Av.Feyzi Çelik yazdı.
Küçücük minik bir böcek telefonumun ekranında dolaşıyor, ne kadar küçükse o kadar hızlı kaçışıyor, parmağımla yana kaydırmaya çalışıyorum, parmağım dev bir taş gibi üstüne düşüyor, kansız vücudu telefonun ekranında küçücük bir bulut gibi duruyor, parmaklar dünkü hızında bilenmiş olmalı, üzülüyorum o varlığa
Yaşam onda da vardı, kim bilir hangi ağacın kokusundan düşmüştü, tırtıldı belki, erkenden çıkmış kozasından, kelebekliğe özenmişti, kısa ömrünce
O kısacık ömürde bir yaşam saklı, koskoca yaşam onda saklı
Habbede kubbe olmak, kubbede habbe olmak
Bir buğday tanesinden ekmek olmak yeniden buğday olmak
Olmak ya da olmak kısacası…
Category Archives: Genel
Kahvenin acı hikayesi
Benden herkese kahve,
Herkese ama, öteki filan yok, herkese. İnsan olmanın erdemini benimseyenlere.
Davetimi kabul edip, buyur edene benden kahve.
Siz kahvenizi içerken ben de kahvenin hikayesi üzerinde düşüneyim.
Zihnimde olanları toparlayıp, sizinle paylaşayım.
Çocukluk yıllarımda kahve ile ilgili çok şey hatırlamıyorum. Ne kız istemelerde, ne de özel günlerde kahvenin pek bahsi geçmezdi çevremizde. Kahve daha çok zengin işiydi. Beğlerin, ağaların evlerinde kaynar, kokusu bile pek yayılmazdı. Daha çok çay içilir, çay ile ilgili hikayeler hayatımızda yer alırdı. Kaçak çayın getiriliş yollarında yaşanılar sorun ve sıkıntılar, acılar ve mayınlara basan kaçakçılar sohbetlerin temelini oluştururdu. Kaçak çay deyimi de buradan gelirdi zaten. En iyi , en güzel çayı, en yaman kaçakçılar getirirdi.
Böylelikle doğduğum kentte hayat çayla başlardı. Kahve çayın gölgesinde kalır, zengin meclislerin içeceğiydi.
Kaçak çay getiren kaçakçılar kahvede getirirdi ama biz görmez, duymazdık. Hem pahalı, hem de tadı bize uzaktı. Yeterince acı vardı çevremizde, rengi de bize çekici gelmiyordu.
Gel zaman, git zaman kahve evimize girdi bir şekliyle. Çay kadar olmasa da, kıyıda, köşede kahve fincanımız ve cezvemiz oldu.
Nasıl mı?
Zengin değildik, hatta fakirdik desem çok abartmamış olurum. Ama buna rağmen, babam bir gün elinde 200 gr tane kahve ile eve geldi. Böylelikle kahve bir şekliyle hayatımıza girdi çocukluk yıllarında. Tıpkı guvij ya da alıç dediğimiz meyvenin çekirdeklerine benziyordu.
Kahvenin hayatımıza girmesi, babamın halası sayesinde olmuştu aslında. Babamın halasının sosyo ekonomik durumu gayet iyiydi. Çok güzel bir evi ve sanırım yeterince parası da vardı. Eşinin Ankara’da yaşadığını, çocuklarının hiç olmadığını biliyorduk. Hatta eşinin Cumhuriyet’in ilk yıllarında yani tek parti döneminde milletvekili olduğu da söyleniyordu. Bu benim yaşantımda bir küçük ayrıntı olarak kaldı; kimdi, neyin nesiydi sorma gereği duymadım. Halen de bilmiyorum.
Annem kahveyi görünce küçük bir şaşkınlık yaşadı ve hemen arkasından soruyu sordu?
“Kim geliyor, misafirlerimiz kim?”
Babam “Kirvelerimiz gelecek. Kahve çekme aletini İmxan Hala’dan al, çekelim.” dedi.
Kahve çekme makinesi bir nevi el değirmeniydi. İki parçadan oluşan, sarımtırak bakırdan yapılmış bir el değirmeni.
İşte zihnimde yer edinen bu el değirmeni bana bayağı ilginç gelmişti o yıllarda.
Böylelikle kahve evimize girmiş oldu. Ama ben o yıllarda kahvenin tadını hatırlamıyorum. Sanırım bana kahve içmek düşmedi. Ağır misafirlerimize sunuldu.
Sonra unuttuk kahveyi. Zaman zaman bir avuç alsa da evde bulundurduk.Hatta evimize kahve hiç girmedi desem yalan olmaz. Ne annem, ne de babam kahveyi sevdi. Sadece misafirler için kuytuda saklandı…
Sonra kahve türkülere konu oldu, sokakta, evlerde görünür oldu.
Devasa cafe zincirleri ta yoksul mahallelere kadar ulaştı.
Zenginleştik mi?
Yok aslında. Kahve ticareti geliştikçe, evlere ulaşması da kolaylaştı.
O yıllarda bir türkü duymuştum. Sanırım Urfa Yöresinden.
Kahve yemenden gelir
Bülbül çimenden gelir,
Yarı güzel olanın,
…
Kahveyi kaynatırlar
Fincana damlatırlar
Sahipsiz aşıkları
Vururlar, ağlatırlar.
…
Hepimiz kahvenin Yemen’den geldiğini, orada yetiştiğine inanıyorduk. Yıllar sonra kahvenin ana vatanının Yemen olmadığını öğrendiğimde, kendi kendime gülmüştüm.
Kahvenin ana vatanı Habeşistan’mış. Habeşistan’da doğal olarak yetişen kahve ağaçları varmış. Kahve oradan Yemen’e, Yemen’den de tüccarlar eliyle dünyaya yayılmış.
Bu gün dünya kahve üretimini en fazla Latin Amerika’da ki ülkeler gerçekleştiriyor. Kahve ticareti o kadar gelişkin ki, çok uluslu şirketler, devasa cafe zincirleriyle dünya ticaret ağına dahil olmuşlar. Her gün binlerce ton kahve yeryüzünü dolaşıyor, evlerde, sokakta, dağda, bayırda kaynıyor, içiliyor.
Hem de çeşit çeşit.Meyvesi oldukça acı olan bu ağacın yetişme alanları da ilginç. Tropikal ülkelerde yetişiyor, petrolden sonra en fazla ticareti yapılan meyve olarak kayıtlarda ki yerini koruyor.
Yeryüzünde sudan sonra en fazla içilen içeceği olarak gösteriliyor.
Ama ben buna inanmıyorum. Çayın yerini alacağını düşünmüyorum. Çay suyla eşdeğer içiliyor diye düşünüyorum.
Neyse gelelim kahvenin hikayesine.
Kahve, insanoğlunun hayatına Güneybatı Hebeşistan yani Etiyopya’da bir dağ çobanının keçileri kahve çekirdeklerini yediğinde girdi. Anlatımlara göre Kaldi isimli bir dağ çobanı, sürüsünü otlatırken kahve çekirdeklerini yiyen keçilerin hoplayıp zıplamaya başladığını fark etti ve bu durumu dervişi ile paylaştı.
Önce meyvenin suyunu deneyen ve acı tadını beğenmeyip, ateşe atan derviş, ateşten yükselen aromalı kokuyu alınca, bu kez kavurduktan sonra suyunu içti. Derviş zamanla kahvenin etkisini gördü ve çevresine durumu anlattı. Böylelikle kahve insanların hayatına girmiş oldu.
Çoban her zaman ki gibi keçilerini otlatmaya devam etti, derviş gece uykusunu yenmek için kahveyi yudumladı ama bazıları kahvenin karşı konulmaz aroması ve kokusunu ticari meta haline getirerek, büyük paralar kazandı.
Kahve, 11. yüzyılda anavatanı Habeşsistan’tan Yemen’e, oradan da ve Arap Yarımadasına yayıldı ve “qahwah” ismiyle tanındı. 16. yüzyıl başlarında ise önce Mısır’a ardından ise Osmanlı topraklarına ulaştı. Osmanlı’da kısa sürede yayıldı, her yerde kahve satan yerler açıldı.
Ve kahvenin dolaşımı hızlıca yayıldı.
Hikaye burada bitmiyor, kahvenin hatırı şekilleniyor ve dile bir deyim olarak yerleşiyor.
Günlerden bir gün Üsküdar’da Yemiş İskelesi dolaylarında geçer olay. Yeniçerilerden biri bir gün Yemiş İskelesi’ndeki kahvehaneye gelir ve ”Hey kahveci herkese benden kahve, ama şu kafir Rum hariç. Kahveci yeniçerinin isteği üzere kahveleri yapar ve herkese dağıtır. Daha sonra iki kahve daha yapar ve kahveleri alıp Rum’un yanına oturup, ”biz de seninle içelim” der. Yeniçeri, ”Heyy! Ben sana o kafire kahve yapma demedim mi?” diye çıkışınca, kahveci ”kaptana yaptığım senden değil, benden” cevabını verir.
Aradan epey zaman geçer. Sisam Adasında büyük bir isyan başlar. Karışıklıkta Üsküdar Kahvecisi de Rumlara esir düşer. Bunu duyan Kaptan, kahvesini içtiği kahveci esirlikten azat etmesi için isyancılar yüklüce para verip, dostunu kurtarır. Issız bir yerde kaptan ”Korkma! Sen beni tanımadın ama ben seni tanıdım” der ve devam eder ”hani bir yeniçeri bana hakaret edip, şu kafire kahve verme demişti. Ama sen onu dinlemeyip bana kahve ikram etmiştin. Hatırladın mı?” der ve kucaklaşırlar.
O gün, bu gün “Bir kahvenin kırk yıl hatırı var.” sözü kullanılıyor.
Hikaye bu. İnanırsınız, inanmazsınız tercih sizin.
Keçilerin bulduğu kahvenin bir de Mırrası var. Belki başka bir yazımda Mıra’yı anlatmam daha ilgi çeker. Bir sonra ki yazım mıra üzerine olabilir.
Ne dersiniz?



Kocaman Yazılarla Satılık Evler Senfonisi.
Duvar yazıları hep ilgimi çekmiştir. Kimisi bireysel bir aşkı insanın gözüne sokarken, kimisi de sıkılı yumruğunu bir başkaldırı timsali yaparak ifadesini duvara yazar.
Bir de bütün yoksulların, gecekondu sakinlerinin bir senfoni olarak dış duvarlarına kocaman harflerle ve çoğunlukla imlayı katlederek “Bu ev satılıktır.” yazılır.
Yazılır, ama niye yazılır?
Kocaman bir soru size. Düşünün artık. Hani merak edersiniz diye soruyu soruyorum?Başka bir niyetim yok. Çünkü ben hep merak ediyorum.
Nerede mi bu evler?
Yoksulların olduğu her yerde. Bir memnuniyetsizlik belgesi gibi, duvarlarda asılı. Evler, mahalleler ve giderek kentler.
Sosyolojileri paramparça olmuş kentlerin duvarlarında kocaman SATILIK yazısı…
Ha anladım. Piyasa ekonomisi. Bu yazıların nedeni piyasa ekonomisi. İsteyen sosyal medya duvarına, isteyen evinin duvarına yazar. Kimine.
Ooh be nihayet merakım giderildi…
Ya evsizler?
Onlar ne yapar, duvarına ne yazar?
?
De buyurun yeni bir merak. Ne geldiyse başıma bu meraktan ve merak sonucu çektiğim fotoğraflardan geldi.
Ne yapayım şimdi?
Evsizlere ne diyeyim?
Fotoğraflarını mı çekeyim?
Bakalım, ne çıkacak bu merakımdan?

Gece Çığırtkanları
“Vah gecenin diliyle mecnun olanlara!..”
“Perdeyi aralayıp oltada yaşam için çırpınan balığa baktım; adamın avuçlarındaydı şimdi, durmaksızın devinen kuyruğu bitmek üzere olan bir özgürlük savaşında çırpınıyordu. Gece inince, bir balık gibi çırpınmış, terbiye edilmiş, cezalandırılmış tenime, isli ellerime bakıp durdum. Gece çığırtkanları ışığımı görüp fişlemesinler diye yarı karanlıkta, el fenerinin cansız ışığında yazdım sözcüklerimi bu defa: Balık, ölüm, yangın.”
İlk kitabı Evlerin Yüreği ile öykücülüğümüze kendine özgü bir soluk getiren, öyküleri ve yazıları 2007’den bu yana kitap-lık, Notos, Özgür Edebiyat, Sözcükler dergilerinde yayımlanmakta olan Şenay Eroğlu Aksoy, Gece Çığırtkanları ile edebiyatdaki yerini sağlamlaştırıyor: Kader, kahır ve vicdan üçgeninde gezinen öyküleriyle, varoluşun ağır toplarını masaya sürüyor. Yerinden yurdundan sürülmüş çaresiz insanlar; yastık altlarında saklanan ya da toprağa bırakılan hatıralar; yangın yerine dönmüş tekinsiz sokaklarıyla karanlık kenar mahalleler; tahta kılıçlarıyla tozlu sokakları, terk edilmiş siperleri aşındıran çocuklar… İsli elleri, endişeli yüzleri ve susturulmuş dilleriyle tahammülsüzlüğe, acımasızlığa ve korkunun kahredici gücüne karşı koymaya çalışanlar…Stok Kodu:9789750833946Boyut:13.50×21.00Sayfa Sayısı:84Basım Yeri:İstanbulBaskı:1Basım Tarihi:2015-10Kapak Türü:CiltsizKağıt Türü:2. HamurDili:TürkçeŞenay Eroğlu Aksoy Gece Çığırtkanları Yapı Kredi Yayınları

Siyabend u Xecê
Ne dijitalden, ne analogdan vazgeçerim! | Fotoğraf Dergisi
Mor Sarmaşık – Oggito
Ah Tamara…
Van Gölünde sabahın ilk ışıklarında gökyüzü aydınlansa da Güneş dağların ardında kalır, göl yüzeyini gümüşümsü bir ışıltı kaplar ve doyumsuz bir ışık seli oluşur.. Özellikle yaz mevsiminin bahardan kalma günlerinde her şey o kadar dingin olur ki, insan ister istemez sessizlik içinde kaybolur. Göl donar sanki. Bir ayna gibi, gökyüzündeki ışıltıyı çevreye yansıtır. Ara da bir oluşan yakamozlar ve balıkların su yüzeyinde ki hareketi dışında göl alabildiğince hareketsiz ve pürüzsüzdür.
Her şey o kadar sessiz ki insan zaman zaman ürperir. Yüreği ıssızlaşır, yalnızlık duygusu insanın içini kaplar.
Tarih canlanır bir an, savaşlar, acılar ve göçler.
Efsaneler sıralanıyor bir bir. Acılardan, katliamlardan ve ayrılıklardan yana efsaneler…
En çok da yürek acısından dem vuran efsaneler.
Semiramis, Tamara, Xecê…
Kavuşamamanın derin acısıdır yaşanılan, dilden dile dolaşan ve bu güne gelen.
Ve denilir ki, Asur kraliçesi Semiramis, Van dolaylarında Ara adında bir hükümdara gönlünü kaptırır. Aşkının izini sürerken, Ara’nın ülkesine savaş açar.
Semiramis bir kraliçe. Söylediği kanun, emrettiği buyruk olan Asurluların ünlü Kraliçesi…
Ne yazık ki benliğindeki hırs aralarında sevgilisi Ara’nın da olduğu ülkenin bir çok insanını kılıçtan geçirtir. Askerleri Ara’nın topraklarını almakla yetinmez ve kendisini de öldürür.
Bunun üzerine Semiramis’ın dünyası kararır. Yüreği yaralı bir kanamalı bir halde seferi durdurur, geri döner. Ara’nın acısıyla Van Gölü kıyısında konuklanır ve buraya sevgili adına bir kale yaptırır. Bir süre sonra da ülkesi Asur’a geri döner.…
Efsane bu ya, dilden dile dolaşır, dağların doruklarında yaşayanların dilinde gezer ve günümüze ulaşır… Ait olduğu yere, insan yüreğine geri döner.
Bir başka efsane yine kavuşamayan Tamara’yla ilgilidir. Denilir ki zamanın birinde adada yaşayan baş keşişin güzelliği dillere destan Tamara adında bir kızı varmış. Adanın karşı kıyılarında çobanlık yapan yoksul genç, kıza gönlünü kaptırır. Kızı görmek için her gece adaya yüzer, Tamara’da ona gece karanlıkta yerini belirlemek için bir fenerle yol gösterir.
Gel zaman git zaman, yasak aşkları Tamara’nın babasının kulağına gider. Tamara’yı bir süre takip eder, ne yaptığını öğrenir.
Tamara’nın babası, fırtınalı bir gecede elinde fenerle adanın kıyısına iner ve sürekli yer değiştirerek gencin boşuna yüzüp, gücünü kaybetmesine neden olur. Yüzmekten gücü kalmayan çoban Van Gölünün soğuk sularında son nefesini verirken, Ah Tamara diye çığlıklar atar ve sonsuza kadar susar artık. Tamara çığlığı duyar ve sevgilisinin boğulduğunu anlar, kendisini de suya bırakır.
Her ikisi de ölmüştür artık…
Adaya adını veren Tamara ve isimsiz çobanın aşkı her gün, her saat göl kıyılarında anlatılır, sonsuza kadar yaşamlarının sırrı adanın kayalıklarına fısıldanır.
Efsane bu, yüzyıllarca dilden dile dolaşır, zamana inat yaşar.
Xecê’nın hikayesi de belki başka bir yazıda..