Bir Medeniyet(!) Projesinin Anatomisi

Hasankeyf’e ilk olarak 1995 yıllında gittiğimde adeta büyülenmiş, binlerce yıllık arkeolojik kalıntılara hayran kalmıştım.

Oldukça geniş bir alana yayılan kalıntılar, ova ve dağın kesiştiği Dicle,  kıyısında kurulan antik Hasankeyf  benim için benzersiz bir yerdi.

Tek kelimeyle olağanüstüydü.

Hasankeyf’e adeta vurulmuş, bağlanmıştın. Hem alanın tarihi dokusu, hem de fotoğraf açısından oldukça güçlü  mekanlara sahip olması gözümde çok ama çok değerli görünüyordu.

Kendimi bir ilk çağ kentinde bulmuştum.  Zaman kavramı adeta yer değiştirmiş, ilk çağlar yaşadığım ana ışınlanmıştı sanki.

Binlerce yıllık yapıların bir kısmı yıkıntı da olsa, müthiş bir ihtişamın izleri taşıyor, insan emeğinin yoğun olarak hissedildiği taş eserler, kayalara oyulmuş mağara evler, Dicle kıyısında adeta bir ilk çağ tablosu gibi duruyor, her taş ayrı bir emek, ayrı  bir incelik taşıyordu.

Dicle ise bütün çağların nazlılığıyla  ama bir o kadar da deli dolu inadıyla akıyor ve Dicle’yi geçilir kılan binlerce yıllık köprünün ayaklarını yalayarak, yoluna devam ediyordu.

Attığım her adım, dokunduğum her taş bana binlerce yıllık uygarlıktan haber veriyor; acılardan, savaş ve yıkımlardan dem vuruyordu.

Zamanın durduğu benzersiz bir mekandı Hasankeyf. En derin acıların umuda  dönüştüğü, insanlığın henüz emekleme döneminde inşa edilen ama her seferinde savaş denilen illetin pençesinde can çekişerek, kendini yeniden var eden benzersiz bir yerdi.

Yıllar içerisinde birkaç kez gidip geldim Hasankeyf’e. Her gittiğimde yüreğimden bir parça daha koptu. Ilısu Baraj  sularının altında kalacak olan antik kenttin yok olma süreci, her gün biraz daha belirginleştiğine tanık oldum.  ‘Hasankeyf yok olmasın’ kampanyalarına karşın kent yavaş yavaş boğulma süreci yaşadı, kamuoyunun bütün ısrarlarına rağmen proje adım adım ilerledi.

Her ne kadar baraj suları halen yükselmemişse de aslında yapılan müdahaleler, bazı tarihi eserlerin taşınması, betonlaştırılan yollar, koruma adına zincirlenen alanlar bir özensizliğin ifadesi olarak boğulma sürecinin hızlandığını gösteriyordu.

Her gün binlerce insanın ziyaret ettiği, aslında bir turizm cenneti olan Hasankeyf’e nerdeyse yüzyıldır tek kuruş yatırım yapılmamış, yapılan çalışmalar da hep yüzeysel olduğu görülüyordu.

Kentin tarihi çok eski olmasına rağmen,  buranın kısa vadeli -ki 100 yıllık -enerji ve tarım politikalar için kurban seçildiği görülüyordu.

İlk defa 1954 yıllında gündeme gelen Ilısu Barajı yıllardır tartışılmasına rağmen;çevrecilerin, tarihe sahip çıkanların bütün eleştirilerine rağmen hiçbir hükümet projeyi rafa kaldırma cesareti gösterememiş, tam tersi uygulamak için yoğun bir çaba sarf etmiştir. Kapmayalar süreci geciktirse de gerçek anlamda bir vaz geçirme süreci başlamamıştır. Uluslar arası finans kuruluşları zaman zaman projelerden çekilse de her seferinde yeni ortaklar, yeni yok ediciler devreye girmiş, projenin gerçekleştirilmiştir.

Yani uzun lafın kısası Hasankeyf için yok olma süreci oldukça ince bir politikayla yıllardır devam ettirilerek, son kerteye gelinmiştir.

Bu gün Hasankeyf’te kazılar yapan ekipler, her yeni uygarlık katmanı karşısında hayretlere düşüyor, buranın benzersiz bir yer olduğunu ifade ediyor olmasına rağmen süreç hızlı bir şekilde işleyerek baraj gölünde su tutulmaya başlanılmasına saatler kalmıştır.

Oysa  yapılan yasal değişikliklerle, bölge Kültürel Varlıkları Koruma Kurullarının kararları da bay bass edilmiş ve merkezi kararların esas alınmıştır. Hükümetler hiçbir bilimsel raporu esas almayarak, 1954 yılında hazırlanan projeyle yola devam edilerek, bu günlere gelindi.

Ne doğal yaşam, ne tarih, ne de demografik yapı dikkate alındı. Her şey barajlar sistemine kurban verilerek, uzun vadeli güvenlik ve kâr temelli politikaları gerçekleştirme esas alındığı görüldü. Tıpkı Samsat’ta, Halfeti’de, Elazığ’da, Nevala Çori’de oldu gibi bir bütün olarak insanlık enerji politikalarına kurban edildi.

Oysa Hasankeyf yıllarca değişik uygarlık adımlarının merkezi olmuş, binlerce ticaret kervanına ev sahipliği yapmış, bir çok ticaret yolunum keşişim noktasında, bu gün bile ihtişamından bir şey kaybetmeyen taş köprüyle Dicle’nin iki yakasını bir araya getirmiştir. 

Bu zenginliği, kültürel çeşitliliği ve stratejik bir alan olması, Hasankeyf’i her seferinde dış saldırıların hedefi haline getirmiştir.

Tarihte en büyük saldırı ve yıkım Moğol istilalarıyla yaşanır. Bir ihtişam ve uygarlık merkezi olan Hasankeyf Moğolların saldırısı sonucu yanar, yıkılır, kent harabeye döner, ama yok olmaz.Savaşın yıkıcı etkisinden yıllar içinde, adeta kendi küllerinden yeniden doğarak, benzersizliğini yeniden yaratır.

Hasankeyf taşıdığı medeniyet tacının kurbanı olmuş, Moğalların istilasında can çekişmiştir.

Moğolların Asya’dan Avrupa içlerine kadar süren saldırıların bir çok nedeni olsa da, Moğolların inançları bu saldırıları daha bir ilginçtir. Moğollar inançları gereği, yazının, kitabenin kötülük kaynağı olduğuna inanır. Bu nedenle saldırdıkları her yerde uygarlık adına ne varsa yakar, yıkar ve orada yaşayanları kılıçtan geçirirdi.

İçinde yaşadığımız çağda Moğol Atlıları yok. Tarih sahnesinden çekileli asırlar oldu. Ama anlayışları daha modern araçlarla yoluna devam ediyor.

Bir çok antik kent bütün kültürel varlıklarıyla yok ediliyor.Güvenlik için, yüksek kâr için insanlar, toplumlar yerinden yurdundan ediliyor, doğa bir bütün olarak yok ediliyor.

Yani Vandalizm olarak tanımlanan ve medeniyetleri yok eden anlayış dünyanın her köşesinde iş başında.Kâh yağmur ormanları yok ediliyor, kâh ekosistem kapitalist kârın çarkında dengesini kaybediyor. Tarihi değeri olan binlerce eser şu ya da bu şekilde çürütülürken, Hasankeyf gibi benzersiz yerler de barajlar yoluyla yok ediliyor.

Hasankeyf sulara gömüldüğünde, ilk Dicle de ölecek diyorum. Yazın bir kenara.

Kendi suyunda boğulacak yani. Akıntısı duracak, sahip olduğu  eko sistem yıllarca bir dengeye oturmayarak, Mezopotamya genelini etkileyecek. Mevsimler değişecek, burada yaşayan canlılar habitatlarını terk etmek zorunda kalacak.

Oysa Dicle nazlı akar hep. Tarihten bu yana Fırat’la arkadaştır.  Dağlarının suyunda şen şakrak, baharda deli doludur.

Hasankeyf ise Dicle’nin rahminde kurulmuş kadimliğin timsalidir. Bu nedenle ölümleri de paraleldir.

Bu poroje bittiğinde evet binlerce kilovat elektrik üretilecek, binlerce hektarlık alan sulanacak.

Ya eko sistem?

Ya orda ki insanlar?

Ya binlerce yıllık tarih?

Ya orda ki doğa ve canlılar ne olacak?

Sadece sulara mı gömülecek ?

Her şey baraj hayata geçirildiğinde bitecek mi?

Elbette değil, yep yeni sorunlar hayatımızın bir parçası olacak, insanların acısı artarken, yeni çevre felaketleri yaşanacak.

Unutmayalım ki atom bombası da bir medeniyet projesiydi.

Japonya’da kullanıldığında ne kadar medeni olduğu acı bir şekilde anlaşıldı.

…

Bir barajın ömrünün 100 yıl olduğunu düşünürsek,sonuç doğanın yitimidir.

Hem de ağır bir şekilde…

Sararmış incirler

Av.Feyzi Çelik yazdı.

Şemail, eski Fiat Tempra arabasıyla Diyarbakır’dan Elazığ’a gidiyordu. Maden Köprüsü’nü geçtikten sonra yaşlı bir adamın minibüs bekledigini gördü. Şemail, yaşlı adamın yanında durdurdu arabayı. “Elazığ’a gidiyorum, seni de bırakayım.” dedi. Yaşlı adam düşündü. Önce güvenmedi. Ceplerini kontrol etti. Parası yerindeydi. Elazığ’dan gelmiş Maden’deki bağ ve bahçesindeki üzümleri, bademleri, incirleri, cevizleri satmıştı. Elazığ’a dönecekti. Önce dolandırıcı olabileceğini düşündü. Parasının kendisinden alınabilecegini kafasından geçirdi. Kuşluk vaktiydi. Güneş yükseliyordu. Sıcaktı, terlemişti. Bir anda kararını verdi. Elindeki incir, üzüm ve diğer meyvelerle dolu plastik boya kovanını arka koltuğun üzerine yerleştirdi. Bir kısmını bir kağıda sarıp Şemail’e verdi. Şemail dayanamadı. Sararmış incirlerden ikisini yedi. Çok beğendi. Sonra gaza bastı. İkisi konuşmaya başladılar. Her ikisi de dertliydi.Şemail’in derdi büyüktü. Yıllar önce karısının vefat ettiğini ve bir kaç ay önce de Suriyeli bir kadınla evlendiğini, kadının evdeki altın ve paralarla kaçtığını söyleyince, yaşlı adam çok üzüldü. “Helal süt emen biri olmalı” dedi yaşlı adam. Şemail elli yaşlarında birisiydi. “Evet” dedi “helal süt emen, dinini, örfünü bilen birini arıyorum.” Yaşlı adam heyecanlandı. Elazığ’da yaşlı hasta annesi ile birlikte bir çocuğuyla yaşayan kirvesinin dul kız kardeşi Fikriye aklına geldi. Hep onlara giderdi. Fikriye’yi orada görmüştü bir kaç kez. Fikriye’nin yaşadığı zorluğu da görmüştü.Şemail, “Emekli maaşım var, bir de taşeron inşaat işleri yapıyorum.” deyince yaşlı adamın gözleri faltaşı gibi açıldı. “Biri var, çok iyi biri” dedi. “Ama bir çocuğu var” diyerek devam etti. Şemail, “Olsun, benim üç çocuğum var, ikisi kendilerini kurtardı, İstanbul’da çalışıyorlar, 16 yaşındaki küçük oğlum yanımda, onun çocuğu ile kardeş olurlar.” dedi.Her ikisi sanki başka bir işi yokmuş gibi, Fikriye’nin evine doğru gittiler. Şemail arabayı evin önundeki sokağa park etti. Yaşlı adam incir, üzümden bir kısmını küçük bir kaba koyup yanına aldı. Fikriye’lerin evi eski bir apartmandaydı. Apartman dört katlıydı. İkinci katta oturuyorlardı. Dar ve yüksek basamaklı merdivenden yukarı çıktılar. Kapıyı Fikriye açtı. Yaşlı kirve ara sıra geldiği için şaşırmadı. Yanındaki Şemail’e de bir anlam veremedi önce. Eve buyur etti gelenleri. İçeri girdigi andan itibaren, Şemail’in gözü Fikriye’nin üzerindeydi. Oturma odasında oturuyorlardı. Fikriye’nin annesi de yatalaktı. Yatak haline getirtilmiş kanepede uzanıyordu. Şemail, hasta annenin yanına gitti. Hasta zar zor doğrulabildi. Şemail’in ağzından bir anda “anne” kelimesi çıktı. Ellerine sarılıp öptü. Sonra yerine oturdu. Hemen konuya girdiler, Fikriye’ye talip olduğunu söyledi. Her şey bir anda gelişti. Fikriye, konuşulanları çay hazırlarken mutfaktan duymuştu, içinde bir sevinç vardı. Kendi evi olacaktı, çocuğuna babalık yapacak biri olacaktı. Garip bir heyecan ile karışık sevinç hissetti.Fikriye, hamile kaldığında bir anda kendini yalnız bulmuştu. Kocası sanki yer yarılıp içine girmişti. Bu yüzden çocuğu babasız dünyaya gelmişti. Sonradan onu arayıp soran bile olmamıştı. En büyuk özlemi, çocuğununun birine baba demesiydi. Cuma günleri saatlerce Kur’an okur, içinden dua ederdi. Çocuğunun baba diyebileceği birisinin karşısına çıkmasını dilerdi. Hayal kurardı; evi vardı, akşam eve gelip kendisine sarılan bir eşi, çocuğunu bağrına basan bir baba.. Günlerden Cumartesiydi. Bir gün önce yine dualar etmişti. Şimdi de, biri eve kadar gelmişti, çocuğuna gülümsemiş, hediyeler vermiş, hasta annesinin önünde eğilip elini öpmüştü. Bir an kitaplardan okudukları gözleri önünde canlandı. Kendisini, hamile kalacağı müjdelenen haberi gizlice dinleyen Hz.Ibrahim’in eşi Sara’ya benzetti. Sonra Sara’nın ileri bir yaşa gelmesine rağmen çocuğunun olmadığını düşündü. Oysa Fikriye’nin çocuğu vardı. Onun arayışı bir babaydı. Sanki, melekler gelmiş, çocuğuna bir baba müjdesi vermişti. Dileğim gerçekleşti diye Allah’a şükretmeyi içinden geçirdi. Haykırıp Şemail’e sarılacaktı neredeyse. Sonra içindeki bir ses onun durdurdu. Ağzı kupkuru olmuştu. Masa üzerindeki sürahiyi alıp kafasına dikti. Doya doya suyu içti. Sürahiyi yerine koydu. Açık pencereden dışarıya baktı. Kırmızı Tempra’nın kaputunu saran bembeyaz çiçekleri gördü. Kalp şeklinde düzenlenmişti. Kalbin içinde F&Ş harfleri yazılıydı. Fikriye bir anda kendisini beyaz bir gelinlik içinde hayal etti. Şemail’e doğru gitti. Sarıldı ona. Sanki on yıllardır eşiymiş gibi başını omuzuna koydu. Yaşlı adam ve hasta annesi onlara öyle bakakaldılar. Fikriye’nin oğlu da yanlarına gitti. Bir eliyle Fikriye’nin diğer eliyle de Şemail’in elini tuttu. İki gözünü kırpmadan onlara bakıyordu. Mutluydu..

KÜÇÜCÜK BEBEK PABUÇLARI

Av. Feyzi Çelik yazdı.

Zeynel Zeytinburnu’da deri kürk yapan bir atölyede makinecilik yapıyordu. Karısı Zeynep’le de bu atölyede tanışıp evlenmişti. Zeynep evlendikten sonra işinden ayrıldı. Ancak evde çalışmaya devam etti. Dışarıdan evlere iş veren bir iş yerinden aldığı siparişleri evinden yapıyordu. Bu şekilde evin bütçesine katkıda bulunuyordu. Evliliklerinin üzerinden üç yıl geçmişti. Çok istemelerine rağmen çocukları olmamıştı. İstekleri bir kız çocuklarının olmasıydı. Doktorlar Zeynel’den kaynaklanan nedenlerden dolayı çocuk sahibi olmayacağını söylediklerinde ikisinin aynı anda birini evlatlık almak akıllarına geldi. Çevrelerine haber verdiler. Kimsesiz kalmış bir çocuğu evlatlık almak istediklerini söylediler.

Aradan bir yıla yakın bir süre geçmişti. Soğuk ve yağışlı bir mart ayından sonra, ağaçlar çiçeklerini açmış, her taraf yemyeşil olmuştu. O yıl çok bereketli bir yıl olacaktı. Zeynel Cumartesi günü olduğu için erken işten dönmüştü. Yolu Merkez Efendi Mezarlığına düşmüştü. Namazını Merkez Efendi Camisinde kıldıktan sonra, lahit mezarların arasında dolaşmıştı. Etraf gelincik ve papatyalarla dolmuştu. Zeynel gelincikten bir demet, papatyadan bir demet yapıp evinin yolunu tuttu. Şimdiye kadar elinde çiçeklerle evine gitmemişti. Zeynep kapıyı açar açmaz, Zeynel’in elindeki çiçek demetlerini gördü ama bir anlam veremedi. Zeynel, henüz ayakkabısını çıkarmadan gülümseyerek, elindeki çiçekleri Zeynep’e verdi. Zeynep sevindi. Çiçeklerin kokusunu içine çekti. Erzurum yaylaları aklına geldi. Çocukluğu, çocukluğunda topladığı kır çiçekleri gözünün önüne geldi. Burnu çocukluğundaki kokuyu aradı. Bir de kovaladığı rengarenk kelebekler aktı aklından. Zeynel’in elinde bir poşet de vardı. Poşeti açıp baktığında pembe beyaz renkli bebek kıyafeti vardı. Bir de küçücük bebek pabuçları. Zeynep çiçek demetlerini su doldurduğu cam bir vazoya koydu. Bebek kıyafet ve pabuçlarını ise çocuk odası olarak adlandırdıkları odadaki kanepenin üzerine serdi. Sanki evde bebek varmış gibi kapıyı yarı açık bıraktı. İkisi oturma odasına geçtiler. Oturma odasında, rengarenk nikah şekerlerinin yapımında kullanılan malzemeler vardı. Kutular, boncuklar, küçücük tüller, badem şekerleri…

Zeynel de Zeynep’e yardımcı oldu. O günkü işi bitirdiler. Bir gün sonra bir nikah varmış ona yetişmesi gerekiyordu. Son olarak evli çiftlerin isimlerinin baş harfinin ve evlenme tarihinin olduğu çıkartmayı nikah şekerlerine yapıştırdılar. Nikah şekerlerini sayıp kutusuna koydular. İşi veren dükkan uzakta değildi, götürdü. İşi dükkana teslim edip parasını alıp eve döndü. Kendi aralarında sohbet ettiler. Bebeklerden söz ettiler. Yatak odasına gitmeden önce, bebek odasına baktılar. Bebek kıyafeti ve pabuçları orada duruyordu. Birbirlerine baktılar. Sarıldılar birbirine. Sonra yatak odasına geçip sarılıp uyudular.

Sabah uyanır uyanmaz Zeynel bir rüya gördüğünü söyledi Zeynep’e. Zeynep “hayırdır inşallah” dedikten sonra Zeynel rüyasını anlatmaya başladı. Anlatırken heyecanlanıyor, gözünden sevinç göz yaşları dökülüyordu. Rüyasında küçücük bir kız bebek görmüştü. Dün aldığı kıyafetler bebeğin üzerinde, pabuçlar ayaklarındaydı. Zeynep de heyecanlandı. Sanki o da aynı rüyayı görmüş gibi oldu. Ağzından Zeylan diye bir ad düştü. Zeynel de Zeylan Bebek dedi. Kahvaltı yaptılar. Saat onbir civarında Zeynel evden çıkıp, hemşeri derneklerinden birinin kahvehane olarak kullanılan lokaline gitti. Kahveden içeri girer girmez, kahvede oturanlardan biri cebinden çıkardığı küçücük bir bebeğin fotoğrafını gösterdi. Bebeğin üzerindeki kıyafetler, evdeki kıyafetlere benziyordu. Rüyada gördüğü bebek oydu. Bebeği bulmuştu. Fotoğrafı gösteren adam, bebeğin Erzurum İspir’de olduğunu söyledi.
Kimsesi yokmuş bebeğin. Henüz kimliği bile yok. Zeynel “Olmaz olur mu?” dedi. O benim bebeğim Zeylan’ımız…
Zeynel fotoğrafı alıp eve geldi. Zeynep’e gösterdi. Zeynep fotoğrafı kıyafet ve pabuçların yanına koydu.
Sabah olur olmaz. Zeynel nüfus müdürlüğünün yolunu tuttu. Bir bebeğinin olduğunu, adının Zeylan olduğunu söyledi. Nüfus şefi onun beyanına itibar etti. Kütüğü açtı. Kütüğe Zeylan’ın adını ve doğum tarihini yazdı. Sonrasında pembe bir nüfus cüzdanı düzenleyip Zeynel’e verdi. Zeynel, kalbinin üstüne gelen ceket cebine yerleştirdi nüfus cüzdanını. Sadece Zeynep’e söyledi.
Patronuna telefon açtı. Yıllık izninden 5 gün kullanmak istediğini söyledi. Zaten işler de çok azdı o aralar. Kahvedeki adamı yanına alarak İspir’e yola çıktılar. 20 saat süren yolculuktan sonra İspir’e geldiler. Bebek, İspir’den 15 km uzaklıkta bir köydeymiş. Bir taksi ile köye gittiler. Bebeğin bulunduğu eve gittiklerinde bebek orada yoktu. Meğer bebeği Trabzonlu bir aileye vermişler. Zeynel, elini cebine atıp Zeylan’ın nüfus cüzdanına baktı. Nüfus cüzdanını çıkarıp evde bulunan kadına verdi. “Ben ismini Zeylan koydum, nüfus cüzdanı da bu, bunu verirsiniz Trabzonlu aileye, o benim evladım artık, benim neyim varsa ona kalsın.” dedi. Ağladı, göz yaşlarını gizlemeye çalıştı, gizleyemedi.
İstanbul’a döndü. Aradan üç ay geçmişti. Bir erkek ve bir kadın geldi. Kapıyı çaldılar. Konuşmadan bebeği kapıdan içeri bıraktılar. Üzerinde Zeylan yazılı pembe nüfus cüzdanını bırakıp gittiler. Zeylan bebek, Zeynel ile Zeynep’e bir de kanepe üzerindeki pembe beyaz kıyafetine ve pabuçlarına kavuşmuştu.

Antik çağların kutsal kuşu : Keleynak

Keleynak Kuşlarını (Geronticus eremita) ilk defa 20-25 yıl önce duymuş ve görmüştüm. Çok yakından olmasa da birkaç metre mesafeden gözlemlemiş, hikayesinin peşine düşmüştüm.

Birecik’in insanı kavuran sıcağında, Fırat Kıyılarında kanat çırpan kelaynakları incelemek, geçmişlerini öğrenmek için yaşlıları dinlemiş, söylenceleri araştırmıştım.

Ben ne kuş bilimci, ne de bir coğrafyacıydım. Tek amacım belgesel tadında birkaç fotoğraf çekmek ve tabii ki hikayesini not almaktı.

Bu nedenle Birecik ilçesine birkaç kez gidip, kelaynakları gözlemlemeye çalıştım.

Yarım asır önce dünyanın bir çok bölgesinde yaşayan kelaynakların, bu gün sadece Nil ve Fırat nehirleri kıyısında yaşıyor olmaları üzücü ama bir gerçeklik.

Kelaynaklara ev sahipliği yapan Nil ve Fırat, iki asi nehir.  

İnsanlık kadar eski ve kadim olan bu nehirler, tarihe yön vermiş, uygarlıkların yaratılmasında esas kaynak ve tarih boyunca toplumsal göçlerin pusulası olmuştur.

Bu iki nehir  birbirine pek benzemez ama bir çok ortak özellikleri olduğunu söylemek mümkün.

Fırat, Yukarı Mezopotamya’nın yüksek dağlarından bir çok irili, ufaklı doğal su kaynak ve ırmaktan beslenerek, hırçın bir nehir olarak ovaya, oradan da Basra Körfezine dökülür. 2800 km yol boyunca bir çok topluluğa derman olur, susuzluklarını giderir, sulu tarım yapılmasına ortam  açar.  

Nil ise Orta Afrika’da bulunan Uğanda’da bulunan Viktorya Gölünden beslenir ve yeryüzünün en uzun nehiri olarak, çöllerden kıvrılarak, Akdeniz’e dökülür. 6600 km yol boyunca çöle adeta hayat öpücü verir, insan yaşamı için uygun ortamı hazırlar.

Her iki nehir de geçtiği topraklara, binlerce canlıya adeta hayat verir ve özellikle kuşlar için olağanüstü zenginlikte yaşam alanları yaratır.

Bu nedenle bir çok kuş türü göç ederken Fırat ve Nil’i kendine hem yurt, hem de ara durak olarak seçer.

Mezopotamya’da kelaynakların yaşadığı tek yer olan Birecik yerleşimi ovanın başlangıcı, kelaynaklar için doğal yuvalanma ve beslenme alanıdır.

Alüvyonlu tarım alanları ve yuva yapmaya uygun yumuşak kayalıklar, kelaynaklar için uygun yaşam alanlarıdır. Nil Vadisinde de aynı koşullardan bahsetmek mümkündür.

Fırat ve Nil nehirleri arasında ki uzaklığa rağmen, nehirler arasında ki benzerlik kelaynakların buraları yurt edinmesine neden olabileceği düsünülmektedir.

İklim, yeryüzü şekilleri ve sulak alanlar belki de kelaynakların buraları tercih etmelerine neden olmuş.

Hz Nuh, tufan sırasında gemisine bolluk ve bereket timsali olara kelaynaklardan bir çift aldığı rivayet edilir.

Kendi varlığı bolluk ve bereketi temsil etse de, soyları tükenme tehlikesi altında olan kelaynaklar, daha çok böcekle beslenir ve doğada bir denge unsuru olarak bulunur.

Yörede Kürtçe Keçelhenok denilen kelaynaklar, 1950 yıllarına kadar Fırat Kıyılarında koloni şeklinde yaşarken,o yillarda yaşanan çekirge ıstilasına karşı kullanılan zirai ilaçlardan büyük zarar görmüşlerdir. Özellikle DDT denilen zehirli ilaç, kelaynakların sayılarının tehlikeli bir şekilde azalmasına neden olmuş, o yıl çoğu çoğalmamiş, zaman içinde soylarının tükenme eşiğine getirildiği düşünülmektedir.

“ DDT ikinci dünya savaşı yıllarındaki bitten gelen hastalıkları önlemede kullanıldı ve o günün koşullarında harika ilaç olarak bilinirdi. Ancak zamanla DDT’nin vücutta biriktirdiği ve kalıcı hasarlara neden olduğu ortaya çıktı ve faydalarına göre zararları ağır basmaya başladı; 1980’li yıllarda yasaklandı. Mücidine Nobel ödülü kazandıran bir zamanların mucize ilacı DDT doğada çözündüğünde  DDE adı verilen ölümcül bir kimyasala dönüşüyor. “Sessiz Bahar” adlı kitabın yazarı Rachel Carson, 1962 yılında DDT gibi kalıcı organik klorlu kirleticilerin biyolojik birikim yoluyla nasıl bitkilerden hayvanlara ve insana, anne sütünden çocuğa geçen ne denli güçlü bir zehir olduğunu ortaya koymuştu. Ancak DDT’nin ABD ve Avrupa’da yasaklanması için sekiz yıl, Türkiye’de yasaklanması için ise 23 yıl geçmesi gerekti.”*

Bu gün kullanımı yasak olan DDT aslında tam bir kimyasal silah. Ama maalesef İkinci Dünya savaşında haşare ve böceklere karşı kullanılmasında bir sakınca görülmedi ve özellikle 1950 yıllarında çekirgelerle baş etmek için kullanılması çok ciddi sonuçlar ortaya çıkardı. Hatta o yıllarda özellikle Urfa, Mardin ve Diyarbakır yöresinde çıkan hastalıkların kaynağında  DDT  olduğu söylenilir. Toprağa, suya ve tahıl ürünlerinin yapısına yerleşen zehirin , etkisi yıllarca sürdüğü ortaya çıktığında binlerce insan, hayvan ve bitki DDT’nin ölümcül etkisinden kaçamadı.

Bu gün eski popülasyonunu kaybeden kuşlar artık koruma altında, kafeslerde tutuluyor. Her yıl kontrollü bırakılan kuşların bazıları göç etmeyi bırakmış oldukları görülürken, bazıları da göç yollarından geri dönmedikleri anlaşılıyor.

1990 yılından bu yana, Birecik’teki yarı-yabani kuşlar üreme dönemine hazırlık için Şubat-Mart aylarında kafeslerden çıkarılıyorlar ve göç zamanına doğru Temmuz-Ağustos aylarında tekrar kafeslere alınıyorlar. Bu dönem içerisinde kuşlar doğal ortamlarında serbestçe uçabiliyorlar ve ürüyorlar. Üretme istasyonunun içindeki kayalıklar ve tahta yuvalarda üreyen kelaynaklara günde iki kere yem veriliyor. Kuşlar aynı zamanda Fırat’ın kenarındaki alanlara da gidip besleniyorlar. 

Birecik’te 110 adet, Fas’ta iki koloni halinde 350 adet ve Avrupa ile Amerika’daki hayvanat bahçelerinde Fas orijinli 1000 adet Kelaynak kuşu bulunmaktadır. Sürücül bir türdür. Yeri gagayla eşeleyerek veya delik ve çatlakları karıştırarak beslenirler. Beslemelerini gündüz vakti yaparlar. Uçuşu çeltikçiden farklıdır. Kuyruğun arkasında ayaklar görünmez ve kanat parmakları daha belirgindir. Kanat çırpışları yumuşak ama güçlü ve etkilidir. Uzun uçuşlarda kanat çırpmadan süzülebilirler ve V formu oluştururlar. Tek eşli olan bu kuşlar eşlerine çok sadıktırlar. Eşlerini kaybedenlerin yemeden içmeden kesildiği veya kayalıklardan kendini bırakıp hayatına son verdiği sıkça gözlenmiştir.”

Keleynak eski yazıtlara da konu olduğu da anlaşılıyor. Göbeklitepe ve Mısır yazıtlarında kelaynaklara bire bir benzeyen hayvan tasvirlerinin bulunması, bu kuşların 12 bin yıldan daha fazla bir serüvenine sahip oldukları söylemek çok abartı olmaz. Göbeklitepe Stellerin birinde kelaynaklara benzeyen bir tasvirin bulunması, o çağlarda avlanılan ya da kutsal sayılan hayvanlar arasında kelaynakların olduğunu söylemek mümkün olabilir. Keza aynı durum Mısır yazıtlarında da var. Bereket ve bolluk sembolü olarak, Mısır Pramitlerinin duvarlarını süsleyen keleynak günümüze ulaşma başarısı gösterse de, baraj yapımları, zirai ilaçlar ve bilinçsizçe avlanma soylarını tükenme tehlikesi yarattı. Oysa kelaynak tam bir doğa dostudur. Toprağı eşeler, böçekleri yer, belki de tohum zincirinin doğru bir şekilde geleceğe aktarımını sağlar.

Bu gün gelinen noktada tarım politikaları, kullanılan zirai ilaçlar, barajlar sistemi ve hibrit tohum bir çok canlının yaşam alanlarını daraltıyor. Bu gerçekliğe rağmen, her gün biraz daha canlı yitimi devam ediyor.

Birkaç yıl önce bildiğimiz otlar, kuş ve canlılar biz farkına varmadan sessizce ortalıktan kalkıyor.Çünkü kullanılan zirai ilaçlar, bir yandan bazı zararlı böcek ve haşereleri yok ederken, yararlı olanları da ortadan kaldırıyor. Herkes bunu bilmesine rağmen, faydacı davranarak canlı yitimini görmezlikten geliyor.

Çeşitlilik azalıyor, ama ürün artıyor. İşte insanın gözünü karartan da bu oluyor. Ürün artsın da ne olursa olsun yaklaşımı doğanın yitimine neden oluyor.

İnsanlar yasak filan dinlemiyor. DDT ve benzeri ilaçlar yasak olsa da, daha fazla kâr için kullanımında bir sakınca görmüyor.

Devletlerin yeterince meseleyi ciddiye almaması, kâr ve rantabal mekanizmayı kollaması canlı yitiminin giderek artacağını gösteriyor.

Neyse ki kelaynaklar halen varlıklarını sürdürüyor.

Tek dileğim bu şakacı kuşların soylarının tükenmemesi ve canlı yitimine karşı ciddi tedbirlerin alınması…


Kaynakça:

* http://gidatopluluklari.org/?p=428

**https://www.trakus.org/kods_bird/uye/?fsx=2fsdl17@d&tur=kelaynak s

Hayal ötesi…Umut

Uzun yazmayacağım. İnsanlarin hapitatlarindan kopmasina neden olan politikaların sonucu olarak binlerce,onbinlerce insan yerinden,yurdundan kopmak zorunda kalıyor. Bu durum utanç verici olsa da gerçek bu.

Bu gün dünyanın bir numaralı gündemi savaş ve savaşın bir sonucu olarak zorunlu göç. Hem de ölümüne.

Öyle ellerini, kollarını sallayararak,valizlerini alarak bir araçla uzaklaşma aklınıza gelmesin. Her şey çok daha korkunç ve yakıcı.

Her şeyi geride bırakmak zorunda kalıyor insan. Hiç bir şeyini alamamak,bütün sevdiklerini bırakıp yollara düşmek. Îste ölüme eşdeğer,bırakıp gitmek zorunda kalmak.

Yol da tekin değildir. Mayın,sınır, asker,ınsan tacirleri,rüsvet,ırkçılık ve açlık…

Liste uzayıp gider. Multecilik ölümden bir tık aşağıdadır,bazen eşitlendiği de olur. Yani ölüm mülteciliğin gölgesi gibidir.

Însanin utanci devlet aygitinda olmayınca, insan sinirda,deniz ve metropollerde ölüverir kimsesiz, kayıtsız. Ne üzerinde belge doğrudur,ne de bedeninin sahibini araştıracak bir irade vardır ortada.

Yani kocaman bir kaostur multecilik.

Yaşarsa kocaman yüklenir yaşama. Bütün gücüyle yürür, umuda ve hayale doğru.

Mesele yaşayabilmektir.

Bir multecini firçasından çıkan bu resim de olduğu gibi…