Siverek Xas Bahçaları ve Buğday Fosili

Siverek’te Xas/marul bahçalarının bulunduğu mevkinin yeni imara açıldığı yıllar. Yıllı tam hatırlamıyorum. Ama sanki 1985 gibi aklımda kalmış. Yanılma payını da buraya not düşerek, o dönemi hatırlatmak istiyorum.
Fotoğrafı genelde has bahçeleri olarak bilinen ve Siverek’in sebze ihtiyacının karşılandığı 1975 yıllarında imara açılan alanda çektim. Bu alan Siverek’in toprak ihtiyacını karşılayan bir yerdi. Her nedense toprağı sıva için daha makbul görülür, hep bu alandan toprak çekilirdi. Siverek’in tipik Mezopotamya Mimarisi ile inşa edilen,duvarları taştan,damları kavak ağacından olan, kavak direklerinin birbirlerine duvardan duvara paralel döşenen ve  üzeri tahta ile kapatılan, sonra da kamıştan örtülen, kamışın üstü de çamurla sıvanan toprak damlı evleri her sonbahar tekrardan toprak,saman ve tuzla yoğrulan çamurla sıvanır, kışa hazır hale getirilirdi. İşte bu ihtiyaç için Eski Has/Marul Bahçeleri olarak bilinen alandan eşeklerle toprak çekilir, evler sıvanırdı.  İşte o dönemde evlerin damlarını sıvamak için toprak çekenler tarafından bir kocaman bir küp bulunmuş, hazine sanılan küpte buğday fosili çıkmıştı. O dönem çıkan küpten altın çıkmayınca değerli görülmemiş, fosil olan buğday öylece toprakla karıştırılıp, damlara sıva malzemesi olmuştu. Bu olayı duyduktan sonra haberleştirmek için gittiğim de ise geriye bu manzara kalmıştı. Buğday fosili kömürleşmiş, toprakta dağılmıştı. Sanırım bir kaç tane de olsa buğday fosilini toplamış,çantama koymuştum. Sonra yetkililere teslim etsem de, bir sonuç alamamıştım. O günlerden kalan bu fotoğrafı yıllar sonra kitaplarımın arasında basılı kart halinde buldum.Bir anlam ifade eder mi, çok bilmiyorum. Siverek tarihi için belki bir ışık olur diye paylaşıyorum. Belki ilgilenen arkeologlar, araştırmacılar olur diye gün yüzüne çıkarıyorum.
Lütfen fotoğrafı kaynak göstermeden alıntı yapmayın. Çünkü bu fotoğrafların tümü bir proje çerçevesinde değerlendiriliyor.

AVUKAT ŞEYHMUS İNAL’IN ARDINDAN

Av.Feyzi Çelik yazdı.

31 Mayıs 2020’de akşama doğru çok üzücü bir haber aldım. Siverekli hukukçu, insan hakları savunucusu Avukat Şeyhmus İnal’ın bir trafik kazasında ölümü yediden yetmişe, Kürdünden Türküne, yoksulundan zenginine kadar herkesi üzdü. Büyük bir kayıp olarak görüldü. Şeyhmus İnal’ın dünyaya belli bir bakış açısı vardı. Sol ve Kürdistani değerlerle büyümüştü. Kürt siyasal hareketinin siyasallaştığı, 12 Eylül’ün etkisinin atılmaya başlandığı 1980’li yılların ikinci yarısında İstanbul Hukuk’ta yüksek öğretimini yapmıştı. O yıllarda üniversite gençliği içinde gelişen ulusal Kürt bilinci uyanışından o da payını almış, fikri ve dünya görüşü Kürt ulusal bilinci çerçevesinde gelişmiş, bunu aktifleştirmekten de geri kalmamıştı.
1990 yılının yaz aylarında İstanbul Hukuk’tan yeni mezun olmuştu. Avukatlık stajını İstanbul’da yapmıştı. Henüz İstanbul’dan Siverek’e gelmeden babasının ölüm haberini aldığında hayatının Siverek’te geçeceğini belki tahmin bile etmemişti. Üç kız kardeşi vardı. Üçü de okumamıştı. Ailenin tek okuyanı oydu. Babasının ani ölümü ona aynı zamanda erkenden aile reisliğini de dayatınca hiç tereddüt göstermeden Siverek’e geldi. O günden ölümüne kadar hiçbir zaman Siverek’ten ayrılmadı. Siverek’te herkes tarafından sevildi. Oldukça sempatik, esprili bir yapıya sahipti. Hep güler yüzlüydü. Urfa, Siverek ve bölgenin somut gerçekliğinin farkındaydı. 12 Eylül’ün “ezme” laboratuvarına dönüşen Siverek’te aşiretsel yapı oldukça politik ve gelişen Kürt Siyasal hareketine de mesafeliydi. Aşiretsel yapının bu mesafeli ya da tarafsız duruşu dahi devleti rahatsız ediyordu. Bu koşullarda Şeyhmus İnal gibi bir hukukçunun varlığını devam ettirmesi, hukuk mücadelesi verebilme yeteneği gösterebilmesi oldukça önemlidir. O, keskin ve radikal çıkışlar yapmaktan çok bir arabulucu gibiydi. Deyim yerindeyse “akil insan” portresi çizdi. Ne tam bir devlet yanlısı ne de Kürt hareketi karşıtı olarak etiketlendi. Politik atmosferin çok yoğun yaşandığı bu dönemde o daha çok insanların güncel sosyal sorunlarına politik anlamlar yükleme yolunu seçmedi. Onu ayakta tutan, günümüze kadar Siverek’te kalmasını sağlayan da bu özelliğiydi. O dönem itibariyle hukuk alanındaki mücadelesini Siverek ve Urfa’yı aşacak şekilde Türkiye’de görünür olmasında onun rol oynadığı iki davayı hatırlamakta yarar vardır. Bu davalardan birincisi “AİDS’li kan nakli” nedeniyle hastalığı kapan ailenin Sağlık Bakanlığı’na açtığı davaydı. Şeyhmus İnal, bu dava ile devleti yüklü bir tazminat ödemeye mahkum edilmesini sağladı. İkincisi de çeşitli tarihlerde “Siverek’in il yapılmasını vaat eden politikacılara” dava açılmasıdır. Sembolik bir anlamı olsa da bu dava da onun damgasını taşımış, Siverek’in gasp edilen il olma hakkının canlı tutulmasına katkı sunmuştu. Toplumsal ve siyasal davalara katılmaktan da geri durmadı.
Çevreye, doğaya, hayvana karşı çok duyarlıydı. İnsan ve özellikle de kadın hak ve eşitliği konusunda taviz vermeyen biriydi.
Siverek’ten ve Siverek toprağından hiçbir zaman kopmayı aklından geçirmedi. Zor olduğunun farkındaydı. Sürekli gerilimlerle iç içe yaşayan Siverek’ten onu kaybettiğimiz gün kendi hesabından atılan şu twit durumunu birkaç kelime ile anlatmaya yetiyor. İnatla betondan fırlayıp çiçeklenen güzel zakkum çiçeği fotoğrafıyla birlikte şunu demişti: “Buralarda yaşamak bu çiçeğin betonu delip yaşamaya çalışmak gibi zordur.” Evet, o da her tarafı betonlaşan şehirlerin içinden açma mücadelesi gösteren o çiçek gibiydi. İnadına toprağından betonu delerek az kalmış havayı solumaya çalışıyordu.
Kürt hak ve hukukunun engellenmesinin politik bir tutumun sonucu olduğunun farkındaydı. Buna karşı siyasetten izole edilmiş bir hukukla mücadele edilmeyeceğinin yeterli olmayacağının da bilincindeydi. Hukukun ve Anayasanın askıya alındığı, Kürdün ve Kürtçenin kültürel varlığının dahi tehlikeli görüldüğü bir iktidarın çözümden uzak olduğunu açıklıkla görmeye başlamıştı. Buna rağmen barışçı, insan haklarına dayalı siyasi çözümden umudunu kesmedi. Yazı ve paylaşımlarıyla bunu dile getirmeye devam etti. Onun demokratik hukuk mücadelesine tahammül edemeyenler Koronanın dünyayı sarstığı bir dönemde onu gözaltına alarak ona gözdağı vermeye çalıştılar.
Hukuka inanan, hukuk mücadelesini çeşitlendiren bir hukukçuydu. Keskin kırılmalara karşı sigorta işlevi görebilecek merkezi bir siyasetin gerekliliği konusunda simgesel duruşu aynı zamanda bu konudaki ihtiyacın aciliyetini de ortaya koyuyor. Yaşasaydı bunlar onun şahsında daha somut bir şekilde gündeme gelebilirdi. Ölümü, büyük bir kayıptır. Onu bir kez daha saygı ve özlemle anıyorum.

Av. Şeyhmus İnal’ın son paylaşımı, twitti

Yoksulluk ölümle son bulmuyor.

Dün hiç tanımadığım, bilmediğim bir gencecik insanın ölüm haberiyle kahroldum. Sıkı bir takipçim, ki kendisi de bir mevsimlik gezici tarım gündelikçisi mesaj atarak, durumu bildirdi. Her yıl buna benzer onlarca olay yaşanıyor, çoğunu görmüyor, duymuyor, hissetmiyoruz bile.

Düzensiz, kuralsız, kayıtsız çalışma koşulları insanların gencecik yaşta aramızdan alıp, sonsuzluğa taşıyor. Hepimiz için üzücü de olsa, göz ucuyla bakıp geçiyoruz.  Oysa kıyamet ölen insanın sahsında yaşanıyor, çevresini yıkıp, geçiyor.

Gencecik çobanın ölüm haberini okuyunca, buna benzer vakaların kayıtlarına bir göz attım. Yıldırım çarpması, trafik kazası ,tarım ilaçlarına bağlı zehirlenme, güneş çarpması, mikrobik hastalıklar sonucu çok sayıda mevsimlik tarım işçinin hayatını kaybettiği anlaşılıyor. Bu tür olaylar rutin adlı vakalar olarak kayıtlara geçiyor olmasına rağmen elde düzenli bir  veri  olduğu söylemek güç.  Ama şunu söyleyebilirim, her yıl onlarca mevsimlik tarım işçisi, ölümlü vakaların kurbanı oluyor, özellikle de trafik kazalarının.

Recep Kaya henüz 18 yaşında, hayatının baharında bile değildi. Siverek’in Çığrık Köyünde yaşayan ailesiyle birlikte her yıl olduğu gibi Kayseri Pınarbaşı ilçesine bağlı Kızılkaya Köyüne çalışmaya gittiler. Recep Kaya çapaya giderken, köyde bulunan koyun sürüsünün çobanlığını yapma teklifi ile çobanlığa başlarken,aile de açık arazide çadır kurarak, şeker pancarı ekimi yapılan tarlalarda çapaya başladılar.

Günün ilk ışıklarıyla başlayan uzun ve yorucu çapa işi, gün batımında son buluyor, ertesi gün yeniden aynı yorgunluk başlıyordu. Güneş altında sıcaktan kavrulurken, yağmurda ise sırıl sıklam oluyorlardı çapa yapan aile bireyleri.

Ama başa gelen çekilirdi her zaman. Yağmur da , fırtına da olsa işler devam etmek zorundaydı. Çok yağmur yağsa en fazla çadırlara sığınılırdı, çadırda yağmurdan, soğuk ve fırtınadan  ne kadar korunabilinir  ki?

Anne baba dahil toplam 10 kişi olan Kaya ailesi kazandıkları para ile kışı geçirmeyi hayal ederken,  iki gün önce yağmurlu  ve gök gürültülü bir havada Recep Kaya’nı yıldırım çarpma sonucu ölüm haberleriyle şok oldular.

Bütün hayalleri yıkıldı, umdukları buharlaştı. Yüreklerine derin bir sancı indi.

Ne umuyorlardı, ne geldi başlarına?

Yıkıldılar, kahroldular, yapılacak hiçbir şey yoktu. Ağıt çekmek ve acı içinde kıvranmaktan başka hiçbir şey yapamadılar. Gencecik evlatlarının cansız bedeni adli tıpa kaldırılarak, ölüm nedeni belirlendi. Artık Recep Kaya’da  unutulacak listesine eklenerek, mesele kapatılmış olacaktı her zaman ki gibi.

Oysa annesi evladının ölümünü asla unutamayacak, yüreğinde derin bir yara iziyle aynı işleri yapmaya devam edecekti.

İbni Haldun coğrafya kaderdir diyordu.

Gerçekten de öyle.İnsan doğduğu yerin avantaj ve dez avantajlarıyla hayata başlıyor. Birileri doğarken zaten yenik başlıyor hayata. Birileri ailesinin yoksulluk çemberini hiçbir şekilde kıramıyor, birileri de ailesinin servetinin üzerinde bir hayat sürüyor.

Birileri yani toplumu oluşturan insanlar kaderlerini yaşıyor maalesef.

Bir kısmı zor, zahmetli ve katlanılmaz bir hayatın kıyısında yaşama tutunmaya çalışıyorlar . İnsan yaşam koşullarını, yaşanılanları görünce, duyunca ve hissedince içi cııız ediyor. Her şey yaşamın korkunç ve değişmez kuralına göre şekilleniyor. Güçlü olan yaşıyor, güçsüzler doğal seleksiyonla sonsuzluğa gömülüyor.

Bu gün hayatın bütün yönleri devletin ve devletin ön gördüğü sermayenin çevresinde gelişiyor. Çalışma yaşamı vahşi kapitalizmin kurallarının bile çok gerisinde şekilleniyor; hak , hukuk ve adalet kavramaları askıya alınarak, kâr esaslı bir hayat sürdürülmesi için yoğun bir çaba söz konusu. Herkes önce “kâr” ı esas alarak yol alıyor.

İşçiler, işsizler, gündelikçiler için ne bir kayıt var, ne de bir güvence. Standart diye belirlenen ücret bile kağıt üzerinde. Ucuz iş gücü hayatın bütün alanlarına yayılmış  durumda.

Bu vahşi çalışma hayat içinde sürüklenmemek, sele kapılmamak mümkün gibi görünmüyor. İşsizler iş bulma umuduyla kendini adeta mayınlı araziye sürerken, insanın iş bulduktan sonra bir kazaya kurban gitmesi de her zaman mümkün.

Bunun bir kader olduğunu söylemek elbette mümkün. En kolay yol da bu zaten. Oysa kader de olsa önlem almak gerekliliği ortadayken, insanlarımız sıradan ve basit nedenlerden dolayı hayatlarının en güzel yıllarında ölüyorlar.

Sayısı az gelebilir ama inanın o kadar çok tek tek ölüm var ki, insan şaşıp kalıyor. Her yerden buna benzer haberler geliyor.

Tarım toplumu olmanın doğal sonucu mu, yoksa umursamaz tavrımızın sonucu mu?

Şimşeği durdurma olanağımız yok ama insanca çalışma koşulları yaratmak elimizde.

Recep Kaya çobanlık yaparken hayatını kaybetti. Aslında bir iş kazası, daha doğrusu iş cinayeti.

Ama kayıtlara kaza olarak geçecek ama işinden bahsedilmeyecek.

O köyünde toprakla buluştuğunda, onun gibi onlarca, yüzlerce, binlerce insan bütün tehlikelere rağmen mevsimlik tarım işlerinde çalışmaya devam edecek.

Çünkü yoksulluk ölümle son bulmuyor.

Corona günlerinde gazetecilik.

Burcu Özkaya Günaydın Juoro’ya yazdı.

Salgın belki de en çok serbest gazetecileri etkiliyor. Onlardan biri olan Hasan Akbaş, geçtiğimiz günlerde bir haber fikri üzerine sokağa çıkmış. Hiçbir koruyucu gereci olmadığı için çalışmaya odaklanamamış. Evdeki ailesini de riske atmamak amacıyla geri dönmüş. Ancak eve geldiğinde, borcunu bir saat içinde ödemezse internetinin kesileceği mesajı alınca yeniden sokağa çıkmak zorunda kalmış. “Evde kalanlar” yazı dizisinin dördüncü bölümünde, “virüs ile geçim arasında” kaldıklarını söyleyen serbest gazetecilere kulak veriyoruz.

Koronavirüs ve karantina günleri, tüm dünyada gazetecileri hem ekonomik, hem mesleki, hem de sosyal açıdan etkiledi. Türkiye’de bu zorlu süreçten en çok etkilenen kesimlerden biri ise serbest (freelance) çalışanlar.

  • Para kazanamadığımız için aç kalmayla karşı karşıyayız.
  • Evden haber kaynaklarına ulaşmak işi zorlaştırıyor.
  • Herkes etkileniyor ama sürekli ölüm haberleri yapan bir gazeteci çok daha fazla etkileniyor.
  • Ayın sonunu nasıl getireceğimizi düşünmekten konsantre olamıyoruz.

Bu sözler, salgın sürerken konuştuğumuz serbest gazetecilere ait. Kadrolu gazetecilerin birçoğu şirketleri tarafından evden çalışmaya yönlendirildi, sahaya çıkmak zorunda olanlar da yine şirketlerin aldığı önlemler eşliğinde haberlerini yapıyorlar. Herhangi bir kuruma bağlı olmayan gazeteciler ise evde de, sokakta da çok daha zor bir durumda.

Hasan Akbaş Türkiye’de serbest gazeteciliğin; baskılardan dolayı yayın organlarının kapanması, sansür ve baskı süreçleri neticesinde çalıştığı kurumlarda yer bulamayan gazetecilerle gelişebileceğini düşünüyor. “Eski normal” günlerde bile kurumlara haber vermekte sorunlar yaşayan serbest gazeteciler, Akbaş’a göre karantina sürecinde daha fazla risk almalarına rağmen daha da zorlanıyor.

‘Evde kalırsak aç kalırız’ diyen işçiler gibi

“Evden haber yapmamız kısıtlı, sırf kazanç sağlamak ve mesleki sorumluluk için her türlü riski alıp sahaya iniyoruz. Bu süreç, ‘evde kal’ çağrılarına, ‘evde kalırsak aç kalırız’ diyen işçilerin durumundan farklı değil” diyen Akbaş, haber yaptıkları kurumlardan maske ve dezenfektan talep edemediklerini, hastalanmaları durumunda nasıl tedavi olacakları konusunda da kaygı duyduklarını belirtiyor. Şöyle diyor Akbaş:

“Geçtiğimiz günlerde bir haber fikri üzerinden bir meslektaşımla sokağa çıktım ve haber yapamadan dönmek zorunda kaldık. Koruyucu hiçbir gerecimizin olmaması psikolojik olarak habere odaklanmamızı engelledi, sürdüremedik. Çünkü evlerimize döndüğümüzde birlikte yaşadığımız insanların da hayatını riske atacaktık. Eve döndüğümde, bir saat sonra ödeme yapılmaması durumunda internetin kesileceği mesajını görünce tekrar sokağa çıkmaya karar verdim.”

“İşsiz kalan bir başka gazeteci arkadaşım karantina sürecini atlatmak için kredi çekmek istedi, sigortası olmadığı için kredi de alamadı. Biz bu süreçte hem hasta olmadan nasıl atlatacağız diye düşünüyor, hem iş almak için yoğunlaşmaya uğraşıyor, hem de ekonomik olarak ayakta kalmaya çalışıyoruz. Gazeteci örgütleri, serbest çalışan gazetecilerin içinde bulunduğu durumu görmeli ve sorunlarını dile getirmelidir.”

‘İnsan hikâyeleri üzerinde çalışıyorum’

Şanlıurfa’dan Şeyhmus Çakırtaş da kendisi gibi serbest gazetecilik yapanların virüs kapmanın yanı sıra aç kalma tehlikesi ile karşı karşıya kaldığını söylüyor. 2017 yılında belediyede çalışırken Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile işten uzaklaştırılan Çakırtaş, tüm davalardan beraat etmesine rağmen işine dönememiş. Üç yıldır çalışmak için her kapıyı çalan Çakırtaş şöyle diyor:

“Yıllardır amatör olarak fotoğraf çekiyor, değişik gazetelere yazı yazıyordum. Hiç birisinden para da almıyordum.  Bu süreçte medya alanında iş aradım ama bulamadım. Ben de blog açarak fotoğraflarımı ve hikâyelerini paylaşmaya başladım. Bir süredir de insan hikâyeleri üzerinde çalışıyorum. Bazen değişik medya kuruluşları yazılarımı yayımlıyor. Küçük de olsa ücret alıyorum.”

‘Salgında klişe fotoğraflar değil, akılda kalan öyküler yaratmalıyız’

https://journo.com.tr/haber-fotograf-koronavirus-savas/embed#?secret=IOeHdouNmd

Salgın nedeniyle haber araştırmaları yarım kaldı

Sigortasız çalışma, düzensiz gelir ve düşük telif ücretleri nedeniyle Türkiye’de serbest gazeteci olmak, Çakırtaş’a göre bu mesleği yapmanın en zor yollarından biri. İçinde bulunduğu durumu şu sözlerle aktarıyor:

“Herkesin eve kapandığı ve salgının giderek yayıldığı bir süreçte, içerik üretme, araştırma yapma sıkıntısı doğuyor. Sokakta virüs kapma,  ürettiği içeriği yayımlatamama şu an en büyük sorun. Fotoğraf çekemiyor, görüşme yapamıyorsun. Yapmak istesen bile, insanlar tedirgin. Dolayısıyla benim gibi kendi başına takılanlar zaten en başta zarar görenler arasında. Örneğin, uzun süredir üzerinde çalıştığım bir konu var. Konuya kaynaklık eden kişi yaşadığım kentten 500 km. uzak ve oldukça yaşlı. Araştırmamı sonuçlandıramıyorum. Benzer beş dosya daha var. Peki ne yapacağım? Durumu benim gibi olanlarla dayanışma ağı yapılması gerekiyor.”

‘Yarını görememekten yaratıcı içerik çıkaramıyoruz’

Rabia Çetin ise yaklaşık bir yıldır İstanbul’da serbest gazetecilik yapıyor. Bu bir yıl içinde en büyük kaygıyı karantina sürecinde duymuş. Sahaya inilemediğini ve evden yapılan haberlerin kısıtlı kaldığını belirten Çetin’e göre şu süreçte ajanslara haber içeriği onaylatmak için epey yaratıcı olmak gerekiyor. Hem salgın kaygısı, hem de ekonomik belirsizlikten dolayı yarını görememenin, yaratıcı içerik çıkarmanın önünde en büyük engellerden olduğunu düşünüyor.

Ekonominin yanı sıra gazetecileri etkileyen bir diğer konu da sürekli ölüm haberleri yazmak. Çetin, bu durumu şöyle dile getiriyor: “Sürekli ölümleri gösteren sayılara, verilere maruz kalmak yoruyor. Bende hiç bitmeyen bir endişeye ve kaygıya neden oldu bu. O sayıların içerisinde ailem de olacak mı; sevdiklerim, tanıklarım… o zaman ne yapacağım gibi soruları sürekli kendime sormaya başladım. Ekonomik olarak zorlayan bir döneme bir de bu kaygılar eklenince açıkçası ne uyku düzeni kaldı, ne de sağlıklı düşünebilme olasılığı.”

Ölüm haberleri: Gazeteciler en zor görevi nasıl yapmalı?

https://journo.com.tr/olum-haberleri/embed#?secret=VC1WH3R3be

Haber yaparken ölümün kıyısından dönenler virüsle ölmek istemiyor

Gaziantep ve çevre illerde serbest gazetecilik yapan Orhan Erkılıç, serbest çalışan muhabirlerin, kültür-sanat, sınır, yaşam gibi haberleri kurumların onayı ile yaptığını, bu nedenle salgın boyunca işlerinin zorlaştığını belirtiyor. Ona göre birçok kurum için haber değeri taşıyan ve “yasaklanmamış” olan tek konu koronavirüs. Bu nedenle serbest gazeteciler için bugünlerde haber yapmak demek, çoğu kez sahaya çıkıp kendilerini riske atmak anlamına da geliyor:

“Evden yapabildiğim haberleri teknoloji kullanarak yapıyorum. Ancak bazı haberler için sahaya çıkmam gerektiğinde maske ve eldiven kullanıyorum. Çünkü biz de tedirginiz. Yaklaşık altı yıldır gerek bölgede, gerek sınırda, gerekse Suriye’de gazetecilik yaptım. Diğer meslektaşlarımla birlikte birçok kez ölümün ya da yaralanmanın kıyısından döndüm ama böyle bir virüsle kimsesiz bir şekilde ölmek istemem. Bu süreçte tek temennim, daha çok kişi zarar görmeden bu salgının son bulması.”

‘Risk altında hazırladığım haberler yayımlanmadı’

Yedi yıldır gazetecilik yapan Altan Sancar, bu süreçte serbest çalışmanın en büyük zorluğunun haberin elde kalması olduğunu belirtiyor. Önemli bulduğu haberleri hastalık kapma pahasına hazırladığını, ama bazılarının yayımlanmadığını vurgulayan Sancar, hazırlık sırasında yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

“Karantina sürecinde işe gitmek zorunda kalan insanlarla ilgili hazırladığım bir haber vardı. Halk sağlığı açısından önemli bu haber hâlâ askıda. İşe gitmek zorunda olan binlerce insanın sağlıklarına dair bir haberdi. Bu haber için virüsün en fazla dolaştığı yerlere gittim, görüşmeler yaptım, fotoğraflar çektim, videolar çektim. Ben eve döndüğümde eşim bile kendi can sağlığından endişe etti.”

“Ama ben oraya gitmek zorundaydım. Bu benim hem geçimim hem de bir halk sağlığı sorunuydu. İnsanlar bize güvendi konuştu. Sorunlarının medyada dile gelmesini istiyordu. Bir dönüş olmadığı için haber elimde kaldı. Biz bu haberleri hazırlamaya giderken kendi canımızı riske atıyoruz. Evdeki sevdiklerimizi riske atıyoruz. Haberi yaptığımız insanların sesini duyuracağımıza söz veriyoruz. Bu süreçte yaşadığım en büyük sorun bu oldu.”

Dam palas/Roj bı şewra

Çocukluğum köyde geçmese de, yazın özellikle çok sıcak günlerde hep damda yatardık. Evimiz şehir merkezinde olmasına rağmen, bazen köyde ki gibi dama yataklarımızı serer, yıldızlar altında uyurduk.

Müthiş mutlu olurdum. Hem sıcağı bertaraf etmiş olurduk, hem de yer yatağında sırt üstü gökyüzünü seyrede seyrede uykuya dalardık.

Yıldızları sayar, gökyüzünde ki hareketleri izlerdik.

Büyük bir sessizlik içinde, yıldızların parıltısı altında derin uykulara dalardık.

Çocukluğum çabuk bitti. Geriye dönülmez bir yolda, hep yıldızlar altında uyumayı, gökyüzünde kaybolmayı özledim.

En son sanırım  yedi sekiz yıl önce köyde, yer yatağında damda uyumuştum. Ama gece rüzgar o kadar çoktu ki, bütün tozu üzerimize serpiştirmiş, ortamı karanlığa boğmuştu. Bu nedenle o gece hiç rahat bir uyku olmadı benim için. Yıldızları göremedim, mehtabın ışıltısında uyuyamadım.

Köyden ayrıldığımda , yıldızları görmemek içimde bir ukde olarak kaldı.

Aradan sekiz yıl geçti. Birkaç kez köye gidip, gelsem de yıldızlar altında uyuyamadım bir türlü.

Çok şey değişti yaşantımda, yıldızlara özlemim ise hep varlığını korudu, yaşadı.

Kentlerde yıldızları görmek mümkün olmuyor, büyük bir ışık kirliği söz konusu. Gökyüzü tuhaf bir hal alıyor. Ne karanlık, ne de yıldızları ışıldayan bir sonsuzluk…

Tuhaf bir hal,tarifsiz bir seramcam.

İşte bu özlem içinde Fırat Kıyısında ki atalardan kalma köye gidince, damda yatma fikri içimde karşı konulmaz bir hal aldı. Köydekiler damda yatsalar da, eskisi gibi misafirlerini damda yatırmıyorlardı artık. İyi kötü klima evlere girmiş, sıcak havalarda evin iç bölmelerinde yatmak mümkün hale gelmiş.

Buna rağmen, peşin peşin kararımı verdim.

Bu gece yılların özlemini giderecek, yıldızlar altında, Yıldız Palas hava oteline benzer bir ortamda, uyku çekecektim.

Köy, bildiğiniz köy. Eskinin tortusunda, biraz dağ, biraz çoraklaşan toprak havası. Kayalar, ayakta kalma mücadelesi veren meşelikler ve sürekli akan asırlık bir çeşme. Taş evler, yorgun bedenler ve sıcaktan bunalan evcil hayvanlar.

Akşam olunca, iki katlı köy evlerinin, avlusu sayılan açık alanda oturduk, havadan sudan konuştuk, yemek yedik. En çok siyaset gerginleştirdi ortamı, dağların gölgesi, yıldızların baraklığı ve ışıldayan Fırat ruhumuzu okşadı ve yeniden yaklaştık birbirimize.Kentleşen köylerin, köyleşen kentlerin karışık ruh halinde hasbıhal ettik.

Hepimizin yorgunluğu gözlerinden okunuyordu. İstanbul’dan gelen vardı, benim gibi biraz daha yakın yerden gelen akrabalarımız vardı. Gerçekten yorgunduk.

Uyku saatinden önce uyuma isteğimizi belirtmeden ‘yataklarımızı dama serseniz, iyi olacak, içerisi sıcak. Bu havada içerde yatılmaz diyerek’ düşünceme yer açtım.

Amcam oğlu ‘Sivrisinek  var, içerde klima açarız, rahat edersiniz’ dese de düşüncem baskın çıktı.

Dama yer yatakları serildi.

Derin bir nefes almıştım. Çocukluğumdan kalan damda yatma fikrim nihayet hayat bulacağı için mutluydum.

Yer yatağında uzanıp, bütün ışıkları kapattırarak, karanlık içinde gökyüzüne doğru bakmaya, izlemeye başladım.

Ne kadar özlemişim bu karanlığı ve derin sessizliği.

Gökyüzüne baktım, uzun süre. Ne çok yıldız varmış gökyüzünde diye düşündüm. Çevrede ışık kirliği yok, dağların gölgesi köyün üstüne vurmuş ve ay ancak zayıf bir hilal görünümde.

Doğa sessiz değil aslında. İnsanın ruhunu okşayan bir ritmi var. Dikkat kesilmesen duyulmayan, rahatsızlık vermeyen bir ritim. Dalga dalga yayılan, sonsuzluğun sessizliği.

Samamyolu o kadar net ki, gözlerime inanamadım. Ne çok şey kaçırıyoruz her gece. Beton duvarlar, kat kat üst üste konulmuş kutu evler, bir cezaevini andıran daireler hayatımızı öylesine esir almış ki,

Gökyüzünde yıldız olduğunu unutmuşum.

Gece geç saatlere kadar gökyüzünü seyrettim. En az yedi yıldız kaydı, hareket eden uydular, sessiz uçaklar dikkatimden kaçmadı.

Çocukluğuma döndüm. Gökyüzü hiç değişmemiş, bu uçak ve hareketli uydular olmasa.

Yıldızlar aynı, Samanyolu aynı hiç değişmemiş.

Oysa biliyorum ki bazı yıldızlar parlaklığını kaybederken, bazıları da yeni doğuyor.

Ama bunları çıplak gözle görmeme imkan yok…

Ara sıra zamansız öten horoz sesleri, köpek havlamaları ve ıslık çalan baykuşun sessi olmasa insan kendini uzayın derinliklerinde zan edebilir.

Çok mu bilim kurgu izledim  ne, sanki radyo dalgalarını çağrıştıran bir ses var derinliklerde. O kadar ki duyuluyor.

Yıldızlar gece yarısı daha bir yakın oldu, parlaklıkları artı.

Ben yorganı da üstüme atmadan, sabah dörde doğru bütün gökyüzünü izleyerek mest düştüm ve deliksiz bir uykuya daldım. Güneş doğduğunda sabah saat altı cıvarıydı.

Gökyüzü yıldızsız ve masmaviydi.

Uykusuzdum ama içimde huzur verici bir mutlulukla uyanmıştım. 

Bunun üzerine uyumanın doğru olmayacağını düşünerek, yataktan çıktım.

Yüksek bir kayanın üzerine kurulan evin damından Fırat’ın gümüşümsü yüzeyini seyretmeye başladım.

Tıpkı yıldızlar gibi, Fırat’a çevresine ışık ve bereket saçıyordu.

Mutluydum, yıldızlar altında uyumaktan,Fırat’ın kadim kokusunu içime çekmekten mutluydum.

Annemin sesini duyar gibi oldum, bu sessizlik içinde. Annemin sesinde yıldızların ışıltısını, Fırat’ın gümüşümsü akışını gördüm…

“Tiji akevt, zerqi eşt.

Diki veynda, her zıra, manga qorê, kûtık lawa…

Roj bı şevra…”*

Ağustos 2018

*Güneş doğdu,

horaz öttü,

eşek anırdı,

 inek seslendi,

, köpek havladı,

gün sabah oldu.

İşsizlik ölümün diğer adıdır.

Bir süre önce sivil sayfalar için verdiğim roportajı sizinle paylaşmak istedim.

Çin’in Wuhan Kentinden dünyaya yayıldığı ileri sürülen covit 19 şu an dünya genelinde hızlı bir yayılma süreci gösteriyor. Ölü ve vaka sayısı an be an yükselirken, dünya genelinde işlerini kaybedenlerin sayısı da çığ gibi büyüyor. İşini kaybetmek ölüm kadar insanı sarsıyor ve derinden etkiliyor. İşsizlikle ilgili şunu söylemek mümkün:

“ İşsizlik ölümün diğer yüzüdür.”

Bu nedenle corana günlerinde özellikle güvencesi olmayan, gelirleri ürettikleri içeriklerin yayınlanması bağlı olann freelance gazeteciler için virüs kapmanın yanında, bir de aç kalma tehlikesi baş gösteriyor.

Ben 2017 yılında belediyede çalışırken, hukuksuz bir şekilde işimden KHK ile uzaklaştırıldım. O gün bu gün hukuki mücadelem davam ediyor. Üç yıldır işsizim. Çalışabileceğim bütün kapıları çalmama rağmen, sonuç alamadım. Bütün davalardan beraat etmeme rağmen, ama hala işime geri dönemedim.

Ben yıllardır amatör olarak fotoğraf çekiyor, gözlemlerimi yazıyor, zaman zaman değişik gazetelere yazı yazıyordum. Hiç birisinden para da almıyordum.

Ancak bu süreçte medya alanında iş aramama rağmen, bir sonuç alamadım. Ben de kendi adıma bir blog açarak fotoğraflarımı, fotoğraf hikayelerini paylaşmaya başladım. Bir süredir de insan hikayeleri üzerinde çalışıyorum. Bazen değişik medya kuruluşları yazılarımı yayınlıyor. Küçük de olsa ücret ödeyen var, ödemeyen var.

Yayınlandığında tarafıma bir telif ücreti ödense de rakamın çok düşük olduğunu herkes biliyor. Özellikle ülkemizde telif ücretlerinin oldukça düşük, bazen komik rakamlar olduğunu belirtmekte fayda var.

Serbest çalışan gazetecilerin bu açıdan işleri çok zor. İçerik üretmek için çok ciddi masraf ettikleri halde, ellerine geçen ücret devede kulak bile değil.

Güvence yok, sigorta yok, düzenli gelir yok, mekan yok.

Yok, yok, yok.

Dolayısıyla benim gibi freelance çalışan arkadaşların durumu gerçekten çok zor. Tekrar etmenin bir faydası var mıdır bilmiyorum ama serbest gazeteciler çok çalışıyor, az kazanıyor.

Bu nedenle çok  zor şartlarda çalışan freelance gazetecilerin Korana Günlerinde rahat olmayacakları durumdan anlaşılıyor zaten. Binlerce insanın işini kaybettiği şu dönemde, zaten pamuk ipliğiyle gazetecilik yapanların zora girecekleri aşikâr. Herkesin eve kapandığı ve salgının giderek yayıldığı bir süreçte, içerik üretme, araştırma yapma sıkıntısı yaratıyor. Sokakta virüs kapma,  ürettiği içeriği yayınlatamama sorunları bu günlerde daha büyük bir sorun haline geliyor.

Fotoğraf çekemiyor, görüşme yapamıyorsun. Yapmak istesen bile, insanlar tedirgin. Dolayısıyla benim gibi kendi başına takılanlar zaten süreçten en başta zarar görenler arasında. Örnek vermem gerekirse, uzun süredir üzerinden çalıştığım bir konu var. Konuya kaynaklık eden kişi yaşadığım kentten 500 km uzak ve bahsettiğim kişi oldukça yaşlı.

Yani görüşme yapmam hem haber konusu olan insan için , hem de benim için oldukça riskli. Dolayısıyla araştırma yaptığım konuyu sonuçlandıramıyorum. Buna benzer en az beş dosya masamda bekliyor. Ben bir fotoğrafçıyım. Evde içerik üretme mümkün olmadığı için, sokağa çıkmak lazım. Çıkarsam önce kendimi, sonra ailemi ve çevremi tehlikeye atmış olacağım.

Peki ne yapacağım?

Müracaat edeceğim bir kurum var mı?

Yok?

Destek alabileceğim bir oluşum, o da yok?

Bu günleri kendi başıma atlatmaktan başka bir yol görünmüyor.

Bunun için ülkemizde dayanışma kurumlarının organize edilmesi gerekiyor.  Bu tür dönemlerde insanların ayakta kalmasını sağlayacak mekanizmalar örgütlemek sanırım gelecek açısında önemli. . Bunun için sistemli bir çalışma olmadığı ortada. Ya da ben böyle biliyorum, bana yansıyan bu.

Corana Viris günleri tümden işsiz kalmak anlamına geliyor. İçerik üretemeyen freelance gazetecilerin en temel problemi bu sanırım…