Hilvan’a kar çok yağmaz. Bu geç de olsa yağınca memleket halaya durdu.
Sevinç, müzik ve Kürdi govend…
Video İhsan Yavuz
Hilvan’a kar çok yağmaz. Bu geç de olsa yağınca memleket halaya durdu.
Sevinç, müzik ve Kürdi govend…
Video İhsan Yavuz
Dışarısı korkunç bir sessizlik içinde. Soğuk her tarafa sirayet etmiş olacak ki, kenttin araç görültüsü bile dondurucu havanın etkisinde susmuş durumda.
Son yıllarda hiç bu kadar kuru bir soğuk görmemiş, duymamıştım. Artık kar yağmalı ve bu dondurucu soğuğu örtüsüyle toğrağa gömmeli.

Usulca kar yağardı toprak evlerimizin damina. Usulca yağardı, kapıyı,pencereyi yarısına kadar kaplardı. Babam ev üzerimize çökmesin diye gece kar kürerdi; ben de yardım ederdim. Bazen bir kaç gün kar devam eder, diz boyunu geçerdi. Bu durumda yağan kar,günlerce erimez, evimizin avlusunda kalırdı.
Ve bahar gelmeden erimezdi.
Ben ise hayal kurardım,erken erisin,bahar gelsin diye. Herkesin kazanlarla su kaynatmasini,dağlara siyah boya serpiştirilmesini isterdim.
Niye siyah boya derseniz, güneş siyahı ısıtacak, kar da erimeye başlamış olacaktı böylelikle.
Kar yağdığında en çok ayaklarım üşürdu ama bu rağmen kar yağdığında hep birlikte mutluyduk, gün boyu mahallaeden çocuklarla dışarda oynar,akşam eve öksürere öksüre gelirdim.
Annem hasta olacağımı tahmin edercesine, külde soğan pişirir,yedirir uyuturdu. Sabah hiç bir şikayetim kalmaz, kendimizi tekrardan öksürmek için sokağa atardım.
Bir afat gibi oynardık, ıslanır, yuvarlarlanır, yanaklarımız al al olana kadar oyun sürerdi. Ne atkımız vardı,ne beremiz. Kar yağardı usulca üzerimize ve biz yağan karın içinden yol açardık durmadan.
Kışı oyun beller, deli danalar gibi koştururduk…
Yoksulduk, yoksunduk ama karlanbaçla mutluyduk.
Aradan yıllar geçti. Kar uzun yıllardır bir nazlı, bir nazlı. Hemencecik eriyor.
Ne çocuklar eski tadında, ne de kar eski havasında.
Bu yıl, bir kaç gündür hava buz. Gökten kar yerine buz yağıyor dersin. Karın, yağıp, yağmadığı belli değil. Birazcık hava bozsa ortalık buz.
Oysa beyaz örtü, sımcıcak tutuyor toğrağı.
Mevsimler de biz insanlara benzedi. Bir bozuyor, bir açıyor.
Belki bu gece kar yağar, toprak evlerin damında kar küreyen birileri çıkar.
Ve belki kar, bir takım çocukları öksürtecek, hasta hasta yataklara düşücek.
Ama sanırım artık külde soğan devri gerilerde kaldı.
Oysa gerçekten iyi geliyordu. Külde kendi halinde pişen kocaman bir baş soğan.
Ve belki bu akşam eskisi gibi usulca kar yağar…
İskele çalışanları yorgun, iskele çalışanları umutsuz. Oysa dünyanın yükü onların sırtında.
İstanbul’un yağmuru, lodosla birleşince, ortaya inanılmaz bir ıslaklık çıkar. Her yönden yel eser, rüzgar denizin nemini, ıslaklığını karaya olduğu gibi boca eder. Yağmur gittikçe şiddetlenir, rüzgar etkisini artırır. Zaman zaman çatılar uçar, ağaçların devrildiği olur, yollar sel sularıyla kaplanır.
İşte böylesi bir günde, sırıl sıklam olma pahasına, tarihi yarımada Eminönü ve çevresinde iki asırdır, İstanbul’un bütün yükünü, kahrını çeken yük taşıyıcılarının izini sürmek, hikayelerine ulaşmak ve hayatlarına dokunmak için dar, dolambaçlı ve dik yokuşlu sokaklarında yürüyorum.
Ortalık çok kalabalık değil. Yazın buralara iğne atsan, yere düşmez misali kalabalık. Mevsim kışın en sert günleri olmasına rağmen, insan yoğunluğunu korur. Hava şartları, rüzgar, yağmur olsa da dışarı çıkacak, İstanbul’u ziyaret edecek, benim gibi gezecek birileri her zaman çıkar.
Şairler, genç aşıklar bu havaları sever. Turistler, yolcular , seyyahlar hayıflanır havanın kapalı ve ıslak olmasına ama gezmekten de asla vazgeçmez.
Bu tür havaların en hoş olanı, hemen her köşe başında mantar biter gibi şemsiye satan seyyar satıcılar belirler, ucuz ve tek kullanımlık şemsiyeler yolcuların imdadına yetişir ve kısmen de olsa ıslaklık minimize edilir.
Kentin olağan yaşamı kalabalıklar üzerine kurulduğu için, mevsimsel şartlar ne olursa olsun belli bir insan akışı vardır İstanbul’a. Kışın nüfus azalmış gibi görünse de, sokaklar her zaman canlı sayılır, yeterli kalabalıklar oluşur.
Her kıtadan, her ülkeden, yedi düvelden insan var dersem, abartmamış olurum. Cezayir’den gelir, Japonya’dan, İran’dan, Rusya’dan, Mısır’dan, Afrika’dan insanlar gelir İstanbul’un tarihi yarım adasına.
Kimisi ticaret için bu dar sokakları arşınlar, kimisi gezmek, görmek, tozmak için dolaşır ortalıkta. Tarihi doku, kültürel varlıklar uzak doğudan, Avrupa’dan insanları çeker, ticaret için gelenler ise genellikle Ortadoğu ülkelerinden, Kuzey Afrika ve Rusya’dandır.
Yaz, kış yoğunluk devam eder. Bu nedenle de ticaret canlıdır, sürükleyicidir. Yazın doğal olarak kalabalık, birkaç kat daha da artar.
İşte insanları İstanbul’a çeken bu kalabalıklardır. Çünkü insan yoğunluğu bir çekim merkezi oluşturur ve insanlar bu halkaya koşar adım, gelir. Ticaret bu halka çevresinde döner, para bu döngüde el değiştirir. Eminönü, Sirkeci, özellikle Kapalıçarşı paranın mabedi gibidir. Arı kovanı gibi çalışan çarşılar, gelen kargolar, dar sokaklara girmeyen motorlu araçlar ve iki asırdan fazla bir süredir, insanların sırtlarıyla taşıdıkları değerli yükler…
İzlerden biri bu yüklerdir. Dünyanın değişik bölgelerinden, fabrikalardan gelen yükler gemilerden boşalttırılan, tüccarların adreslerine teslim edilmek üzere, bu dik yokuşlu sokaklara ulaştırılır. İşte burada insan gücü devreye girer. Çünkü sokaklar hem dar, hem de motorlu araçlara uygun değildir.
Bu nedenle dededen oğula, oğuldan toruna geçen bir meslek erbabı Hamamlar sahneye çıkar.
Bu bir oyun değil elbette.
Hatta hamallık bir meslek de değil. Zorunluluktan yapılan bir iş. Hem de ok zor ve zahmetli.
Buna rağmen, insanlar dünyanın dört bir tarafında hamallık, yani sırtıyla, eliyle yük taşıma işi yapar.
İstanbul Hamalları ise tarihte izler bırakmış, önemli bir gruptur.
Kimimiz için hikâye bildik, yaşanmışlıklar tanıdıktır, kimimiz için ise oldukça banal.
Ama İstanbul Hamalları gerçektir, sokaklarda yağmur altında, sırtlarında yük taşıyan insanlardır.
Görüp geçtiğimiz, bazen fotoğraflarını çektiğimiz yük taşıyan o insanlar gerçektir. Sanal dünyada ne izleri vardır, ne de oyunları.
İstanbul’da hamal gerçeğin ta kendisidir.
Kimisi Malatya’dan gelmiştir, kimisi Adıyaman’dan. Bitlis’ten, Van’dan, Niğde’den gelen vardır. Çoğu bir miktar para biriktirip, geri dönmeyi hayal eder, eder ama hiçbir zamanda memleketine gidecek parayı bulamaz, ekmek parası peşinde yük taşımaya devam eder. Sırtlarında ki yüke, yük katarak hayata tutunmaya, ailelerini geçindirmeye çalışırlar.
Bu kalabalıklar insana çok kazandırır, çok da kaybettirir.
İstanbul bu paranın bol, yoksulun çok olduğu bir yer. Tezat ama gerçek.
İki üç asır öncesinden başlayan, halen devam eden bir göçün hikayesidir aslında. Ermenilerden, Kürtlere, Kürtlerden bêçare sığınmacılara süren bir hikayedir yaşanılan. 18 yy’lın yarısında başlayan ve giderek İstanbul’u bir dünya iskelesine dönüştüren süreç, yeni yaşam biçimleri de ortaya çıkartır.
“Üç taraftan denizlerle çevrili, kıyıları gemilerin yanaşmasına müsait bir şehir İstanbul. Bizans döneminden beri hareketli olan limanlar, fetihten sonra hızla yeniden imar ediliyor. Şehrin ticari önemi de artıyor böylelikle. İkinci Bayezid devrinde Sirkeci ile Unkapanı arası devasa bir ticaret merkezine dönüşüyor. Sahil boyunca malların tartıldığı, ahşap çatılı kapanlar kuruluyor. Suriçi, Haliç kıyıları ve Galata iskelelerine yanaşan gemilerin yükü Odunkapısı, Unkapanı ve Yenikapı’daki hanlara, mahzenlere depolanıyor. Yollar dar, yerleşim dağınık, motorlu taşıt yok! Tüm şehir gemiden limana, gümrükten depoya, pazardan kilere hamalların sırtında taşınıyor. Ticaretin yoğun olduğu liman bölgelerinden içeri doğru girdikçe sıradan halkın ihtiyaçları gündeme geliyor. Bir eve ne gerekiyorsa; mutfak eşyasından kışlık odun, kömüre hepsi için padişahtan nalıncıya herkes hamala muhtaç.
Osmanlı dünyaya açıldıkça ticaretin hacmiyle birlikte İstanbul’daki hamal sayısı da artıyor. 18 ve 19. asırlarda şehrin en kalabalık esnaf grubu onlar. Kendi içlerinde arka hamalları, sırık ve at hamalları gibi gruplara ayrılıyorlar. Ayrıca saray ve resmi kurumlarda daimi hamallar görev yapıyor. Kendi esnaf teşkilatları, başkethüda, kethüda (bir nevi kahya), kethüda vekili, bölükbaşı, ihtiyarlar ve sıradan hamallar şeklinde ilerleyen bir hiyerarşik yapıları; resmi makamlarca tayin edilmiş taşıma bedelleri var.” http://ayseadli.blogspot.com/2015/02/siyaset-hamallarn-srtnda-12-agustos-2013.html
İşte İskele denilen kavram o dönemden kalmadır. İskelede çalışan yük taşıyıcılar, zamanla İstanbul geneline ve bütün liman kentlerine yayılır.
Yük taşıyıcıların sayıları ciddi rakamlara ulaşır ve prestijli bir iş olarak kendini kabul ettirir. Sayıları çoğalınca, örgütlenmeleri, siyasi hayata nüfuz etmeleri de kaçınılmaz olur. Yük taşıyanların çoğu o dönemlerde yoksul Ermenilerden oluşurdu. Bunlar gemilerle gelen malları boşaltır, gümrüklerde çalışır ve gerekli yerlere yükleri sırtlarıyla taşıyarak ulaştırırlardı.
Osmanlı Hükümetinin “Ermeni tehciri” siyaseti kapsamında Ermeni Hamal birlikleri kapatıldı ve hamalların büyük kısmı başka kentlere sürgün edilerek, Ermenilerin yük emekçilerinde ki ağırlığı dağıtıldı.
Oluşan boşluğa da Kürt Bölgelerinden getirilen işçilerle dolduruldu.
Bu gün hala İstanbul genelinde 12 hamal birliği bulunuyor. Hamal Birliklerinin çoğu Adıyaman, Malatya, Bitlis, Niğde, Sivas’tan gelmiş olanlardan oluşuyor.
Bu birliklerin biri Çakmakçılar Hamal Birliği. Genellikle tekstil üzerine çalışan Esnafın yoğun olduğu bir alan. Eskiden İstanbul’un bütün kumaşçıları burada bulunurdu.
Şimdi kumaşın yanında artık tekstil ürünleri alınıp, satılıyor.
Zor bela yerini bulduğum: köhne, karanlık tek gözlü bir iş yeri. Dışardan demir bir kapıdan içeri girildiğinde, tam ortada bir odun sobası ve çevresinde ıslaklıklarını kurutmaya çalışan gurbetçi yük emekçileri karşılıyor beni.
Hepsi de yağmurda ıslanmış. Odun sobası ise kuru tahtaların coşkusunda alev alev yanıyor. Bir anda dışardaki soğukluğu unutarak, içerdeki sıcaklığa kendimi bırakıyorum.
Tek tek merhabalaşmalar, hal hatır sormalar faslı geçince, kaçak çay geliyor önüme. Sıcak çayımı demlerken, mihmandarım Nedim Kaya bana yemek söylemek için harekete geçiyor. Zar zor durduruyorum.
Bur da adettenmiş. Gelen misafir ağırlanır ve mihmandar misafir ağırladığı süre izinliymiş.
Herkes beni dört gözle süzüyor, ben de onları.
Yaşları 25 ile 65 arasında değişiyor.
Hamal denilmesinden pek hoşlanmıyorlar. Zaten bu nedenle kimse konuşmak istemiyor. Kimisi yazılanların onurlarını rencide ettiğinden bahsederken, kimisi de yapılan işin insanı küçük düşürdüğünü söylüyor. Bu nedenle kimse konuşmaya yanaşmıyor.
Oda da on, on beş yük emekçisi var. Çoğu Adıyaman Gerger’li ve akraba. Sabah sekizden önce işe başlıyorlar. Arkalıkla çalışanların yanında, iki tekerlekli taşıma arabalarla çalışanlar da var. Bir de birliğin aldığı kamyonetleri mevcut. Gemilerle gelen mallar önce başka iskele çalışanları tarafından kamyonetlere, kamyonetler de belli bir noktaya taşınıyor. Sonrası insan gücüne bağlı. Çünkü sokaklar dik, dar ve yokuş. Bunun için her yük, insan gücüyle taşınıyor tüccarların iş yerlerine. Bazen de tam tersi oluyor. Tüccarın malı dükkândan alınıp, başka adrese bırakılıyor. Her yük başına çoğunlukla 15 tl ücret alıyor. Alınan ücret birlik havuzuna aktarılıyor, akşam bütün gelir, o gün işe gelenler arasında bölüşülüyor.
Helen İstanbul genelinde 12 ya da 15 birlik var. Her birlikte 105 ile 150 taşıma emekçisi çalışıyor. Birlikler belli aralıklarla seçime gidiyor ve kendi aralarında bir sorumlu kişi seçiyor. Kürtler bu kişiye Keya diyor. Kahya ya da dayı başı diyenler de var.
Keya çalışmadan toplanan paradan iki yevmiye alıyor ve bütün gün elemanlarını yük bölgelerine dağıtmakla görevli. Her işçinin bir arkalığı var. Arkalığın yanında iki tekerlekli yük araçları da mevcut olduğunu söylüyorlar. Yıllardır bu şekilde çalışmalarına devam ediyorlar. Kimisi işi babasında, dedesinden devr almış, kimisi de yüklü bir para vererek, başkasının çalışma hakkını almış.
Eskiden daha iyi kazandıklarını, artık kazançlarının giderek düştüğünü hep bir ağızdan söylüyorlar sohbet arasında.
Hiç birisinin sigortası yok. Güvencesiz bir şekilde çalışıyorlar ve hastalandığında arkadaşlarının yardımlarıyla tedavi giderleri kısmen de olsa karşılanıyor. En çok da bel fıtığı hastalığı görülüyor doğal olarak. Bel Fıtığı ameliyatı olan hamal bir daha çalışsa da, ömrünü sancılar içinde geçirmek zorunda kalıyor.
Adını vermek istemeyen bir yük emekçisi “İşimiz iş değil, zorunluluktan yapıyoruz. Memleketimizde işimiz , tarlamız, toprağımız olsa burada niye ömür çürütelim. Gider kendi işimizi yaparız. Ama mecburuz, bu işi yapmak zorundayız. Çünkü başka iş yok. İş çok ağır ve kalıcı sakatlık bırakıyor. Bu nedenle yeni nesil iskele işine sıcak bakmıyor. Zorunlu olanlar dışında, kimse dönüp bakmıyor. Belki de biz son hamallarız.”
Bir çay daha geliyor sohbet arasında. Söz dönüp siyasete, hayatın kendisine gelince herkes sus pus.
Artık gitme vakti geldi diye düşünerek, kendimi dışarı atıyorum.
Birkaç sokak ötede bir hamal heykelden bahsediliyor. Onu görmek, fotoğraflamak için ara sokaklardan yürüyorum. Çevrede yokuşları ağır ağır çıkan yük emekçileri var. Onların arkasına takılarak, zaman zaman da fotoğraf çekerek, hayatlarına dokunmaya çalışıyorum.
Bir anda dünyanın en yaşlı kişisi olarak ölen Bitlisli Zaro Ağa sokak başında sırtında 300 kiloluk bir yükle görünür gözlerime. Zaro Ağa’nın siluetine başka Zaro Ağalar karışır, Sirkeci’nin ara ve dik sokaklarında.
Hamal heykelinin önünde noktalıyorum iz sürmeyi. Yağmur iliklerime kadar işlemiş dersem abartmamış olurum.
Heykel oldukça görkemli duruyor. Sırtında İngiliz Kumaşı, üstünde paralanmış el dokuması elbisesi ve çökmüş avurtları manzarayı iyi anlatıyor.
İstanbul bir günü daha geride bırakıyor.
İskele çalışanları yorgun, iskele çalışanları umutsuz. Oysa dünyanın yükü onların sırtında…
Erdinç Akkoyunlu/ Oggito
Jose Saramago, insanı gördü ve kendisini derinden sarsan bu yalansız dolansız, rol yapamayan ama en çok da çırılçıplak gerçek bizi de rahatsız etsin istedi. Bu karşılaşmanın tesadüfen meydana geldiğini söyleyerek kadere yapılacak bir atıf, Saramago edebiyatını incelerken sözün ucunu Tanrı’ya getirmek olur. Ki Portekizli ustaya böylesi bir ihanet olsa olsa körlüktür. Çünkü Saramago dünyasında insan her şeyin yaratıcısı ve oyuncusudur. Hırsları, iki yüzlülüğü, ihaneti, vahşeti ve olur olmaz ortaya çıkan merhametiyle kaderin tek tayin edicisidir. Böyle olduğundan insan bilincinin ihanet, kötülük ve iki yüzlülük kayıtları nesilden nesile kalıtımsal olarak aktarıldığından beri on binlerce yıldır herkesin malumu olan bu davranışlar, Saramago için yenidir. İncelenmelidir ve yazılmalıdır. Bir düşünceyi kabul ettirmek için yazanların en başarılısı Tolstoy‘un doğal akışın detaylarla insanı büyüleyen tarzının izinden yürümek yerine Jose Saramago kendi anlatı ifadesini arar. Ve ortaya tüm süslerden, makyajdan, dil oyunlarından öte yandan süslü imgelerden ve baskın karakterlerden uzak bir anlatı ortaya çıkar. Sanki bir anlatıcının sözlerini okumuyormuşuz da basbayağı bir kaderin şahidi oluyormuşuz hissi veren sadeliğin ihtişamı tarzındaki Saramago anlatısı, insanı sarsar, yorar ve sonunda varacağı yere yani düşünmeye varır: Portekizli usta, insanın her şeyi yapmaya kadir olduğunu ama bunlar hakkında yüzleşme içeren bir düşünce eylemini gerçekleştiremeyeceğini savunur. Hatta bunu bir tez olarak bırakmakla kalmaz, bunu bize kabul ettirmeye çalışır. Ya da çalıştı ve başardı demek daha doğru.

İnsanların en iyi olana tutkusu nedeniyle kimi yazarların en iyi varsayılan romanları, onların edebi şöhretini gölgeleyecek kadar bir öğle güneşi gibi yüzüne bakılmaz, dışarı çıkılmaz ve aman vermez bir güçte parlıyor. Portekizli büyük öğretici Jose Saramago’nun Körlük romanı da tıpkı dünyaya 100 milyon kilometre ötedeki güneş adlı yıldızımıza çıplak gözle bakma cüretini gösterdiğimizde yaşadığımız gibi bembeyaz bir körlük salgınını anlatıyor: İsmi verilmeyen bir ülkenin önemli bir şehrinin trafik ışıklarındaki bir aracın sürücüsü yeşil yanmasına karşın aracını hareket ettirmeyince, bu karmaşanın sebebini anlamak için yanına gelenler adamın dünyayı süt gibi bembeyaz gördüğü daha doğrusu beyaz bir bulanıkla aniden kör olduğunu öğrenirler. O kör adamı evin iyi kalpli bir araba hırsızı bırakır ve dönerken aracı çalar. Eşine görmediğini zorla da olsa kabul ettiren kör adam en yakındaki göz doktoruna gider ve orada koyu camlı gözlüklü çok güzel bir genç kız, annesiyle gelen şaşı bir çocuk ve başka hastaların itirazlarına karşın ilk sırayı alıp muayene olur. O gün içinde önce araba hırsızı trafikteyken kör olur. Ve onun hırsız olduğundan habersiz yardıma muhtaç biri olduğunu görerek eve getiren polis ile hırsızın eşi aynı akıbete uğrar. Koyu camlı gözlüklü genç kız da bir otelde seks yaparken orgazm olduğunu düşünürken bu körlüğe yakalanır. Hastalarının durumundan habersiz evine gelen ve eşine bugün karşılaştığı ani körlük vakasını anlatan göz doktoru da kör olunca bunun bir salgın olabileceğini düşünüp adı bilinmeyen ülkenin sağlık bakanlığına haber verir. Diğer körlük vakalarının en yakın hastanelere başvurmasıyla bakanlık bunun kör eden ve tanımlanamayan bir salgın olduğuna hızlıca karar verip, körlük başkalarına da bulaşmasın diye ani bir tecrit protokolü başlatır. Ama bu tür durumlar için rezervde bir yerleşke olmadığından kışla, süper market ve akıl hastanesi seçeneklerinden en uygunu bir vakitlerin delilerine ev sahipliği yapan alan olarak belirlenir. Tüm körler tedbirsiz yetkililerce alelacele toplanırken körlüğün kısa sürede yanındakinden bulaştığını keşfeden doktorun karısı eşi götürülürken tecrit ambulansına, “Ben de kör oldum” diyerek biner. Ve aslında gördüğünü ama eşini bir meçhulde yalnız bırakmayacağını, onunla gelmemesi konusunda asla ısrar etmemesini göz doktoru kocasından ister. Körlük romanının bu noktasında önemli bir edebiyat dersi veren Saramago, sadeliğin ihtişamındaki üslubuyla bize romanın başkarakterinin doktorun isimsiz eşi olacağını o ana değin hissettirmedi. Böylece romanını büyük bir karakter yaratma güç gösterisine dönüştürmeyip, olay anlatısının gücünden alacağını ilan etti.

İlk kör kafilesi akıl hastanesinde tecride alındığında duruma el koyan askerler, asla değiştirilmeyeceği ilan edilen talimatları verir: Size herhangi bir ilaç sağlanmayacak. Güvenliğiniz tehlikeye girerse, askerler asla akıl hastanesine adım atmayacak. İhtiyacınız kadar yiyecek sağlanacak. İçinizden ölenler olursa, hangi dine ya da inanca bağlı olduğu göz edilmeksizin duvar dibine yine sizin tarafınızdan gömülecek. Göz doktoru, onun gören karısı, koyu cam gözlüklü kız, şaşı çocuk, araba hırsızı ve ilk kör olanlardan oluşan küçük bir grup her türlü konfordan ve insani ihtiyaçtan arındırılmış bu akıl hastanesinde tecrit edilirken, doktorun karısı gördüğünü kimseye söylemez. Bu romanın en önemli noktasını oluşturur çünkü Körlük’te birkaç kez yinelendiği gibi “Körler ülkesinde tek gözlü kral olur” deyişi hayata geçer. Göz doktorunun eşi daha ilk dakikadan koyu renk camlı gözlüklü kıza asılan araba hırsızının kızın topuk darbesiyle bacağından ağır şekilde yaralanışına şahit olur. Araba hırsızı görmemesine karşın kızın sesi ve yayılan davetkâr kokusundan etkilenip onu elle taciz edebilme cüretini gösterir. Saramago da bize ani bir körlükle panik içinde olması gereken insanların her durumda sadece üremek ve çoğalmak için değil hayvandan daha aşağılık ve daha vahşi olan cinsel açlığının ne denli alçaltıcı ve önüne geçilemez kötülüklerle dolu olduğunu anlatır. En nihayetinde askerler sözlerinin arkasında olduğu için araba hırsızı kaptığı enfeksiyon nedeniyle ölür ve bu ölüm süt beyazı bir aydınlıkla kör olanların zihinlerinde yeni bir ışık çakmasına sebep olur. Bu akıl hastanesi salgının kontrol altına alınması ve önlenmesi için ilaç bulunmasına yönelik bir tecrit yeri değil, hastalık taşıyanların ölerek, öldürerek ortadan yok olması için bir mezarlıktır.

Körlük romanının dünyası, insanın insan olmaya ilişkin en uygunsuz şartlarda yine bu sıfatı taşıyıp taşıyamayacağını ele alır. Yeni tecrit otobüsleri akıl hastanesine geldiğinde kör olanlar ve kör olma potansiyeli taşıyanlar hastaneye dağılır. Doktorun karısı her ne kadar bir düzen kurmak istese de, sonuçta gelenler kendilerinden önce oluşturulmuş bir otoriteye boyun eğecek türden insanlar değildir. Doktor da bu konuda karısını uyarır ve tam da hesap edildiği gibi olur. Hem aniden kör olmanın verdiği hırçınlık hem de kör olmanın bu bembeyaz dünyasında yolunu bulmaya çalışanlar yemekten ve hijyenden uzak akıl hastanesinde bir tıpkı kurbanı oldukları salgın hastalığın mikropları gibi çoğalmaya başlarlar. İnsan nasıl sarhoşken içinden çıkan aslında onun tüm nezaket, görgü ve yasa kuralları ardına gizlediği gerçek benliğiyse, kör olduklarında ortaya koydukları davranış da aslında gerçek benlikleri olur. Görmedikleri için zaten suyu bulunmayan tuvaleti kullanamayanlar, henüz kısıtlı yiyecekle sindirim düzenleri bozulmadığı için çiş ve kakalarını koğuşlara, koridorlara yapmaya başlar. Ardından askerlerin kapıya attığı yiyecekleri gözleri görmediğinden ilk kim kaparsa kendine büyük payı ayırarak haksız şekilde dağıtır. Kör olmanın saatleri karıştırmaya dönük şaşkınlığıyla biyolojik zamanı bozulduğundan uyku düzenleri de bozulur. Yeni tecrit otobüsleri akıl hastanesine yeni körleri taşıdıkça bu şaşkınlıkla sinir krizi geçirenler, kendilerine bir yatak bulup bunu başkasından kaba kuvvetle savunanlar, bulunduğu yeri yoklayarak tanımaya çabalayanlarla dolu bir kaos kısa sürede her yeri ele geçirir. Doktorun gören karısı ise şahit olduklarına dayanamadığı için hem her an kör olmayı ister, hem hastalık kendisine de bulaştığından kör olmayı bekler ve aynı zamanda da kimseye kör olmadığını hissettirmeden belli bir düzen kurmaya uğraşır. Ama başta yiyecek sıkıntısı, sonra hijyen sorunları insanları insanlıklarının sınırına getirir. Akıl hastanesinin zemini çiş, kaka bu kokuya dayanamayanların kusmuğu ve ezilme ya da yatak veya bir parça yiyecek için işlenen cinayetlerin kanı, birbirlerini kıstıran kadın ve erkeklerin kör seksinden arta kalan spermle kaplanır. Doktorun karısı insanların körlüklerinde kulaklarının en duyarlı organ olduğunu fark edip, ses çıkartmadan birbirleriyle seks yaptıklarına şahit olur. Koğuştaki koyu camlı gözlüklü kız da, yine koğuşta göz doktorunun eski hastası bir gözünde bant olan yaşlı ve çirkin adamla seks yapar. Bunun şahidi doktorun karısı ve diğerleri ise körlüğün dış görünüşü önemsiz kılmasının yanında insanın vicdani duyarlılığını da sivrilttiğini ve genç kızın hazdan çok merhamet duygularıyla yatağa girdiğini düşünür. Körlük romanının her bölümü Saramago dünyasının roman inşa özelliğinin bir mimari ders niteliğini taşır. Öte yandan Körlük, hiçbir zaman roman inşa sürecinin izlerini barındırmaz; Körlük başı ve sonu önceden düşünülmüş bir imgesel kontrol altına alış sürecidir. Ama bunu bağırıp çağırmaz. Aynı zamanda Saramago’ya büyük öğretici usta dememin başlıca sebebini oluşturan bir nitelik de Körlük’ün doğal akışa sahip olmasıdır. Hiçbir roman yazılmadan önceki düşünceleri tam olarak kağıtta barındırmaz. Yazı mutlaka kendi varacağı yere yazarı sürükler; ustalık bu rota sapmasında kendini dilden, kurgudan ve konudan sapmamanın dışında kendi yazığına hayran olup, okurun vaktini çalmamakla gösterir. Körlük dahil Saramago’nun okuduğum hiçbir metni Filin Yolculuğu, Kabil, Bilinmeyen Adanın Öyküsü ile Not Defterimden okurun tek saniyesini dahi boşa harcamaz. Okuma vaktinin bu denli değerli geçtiği başka bir yazar bulmak da dünya edebiyatında iğne aramakla eş değerdir ki bu da Saramago’nun değerini bir başka şekilde ortaya koyar.

Niyetim Körlük romanını okumayanlar için romanın tüm hazinelerini döküp saçarak onları bu zevkten mahrum etmek ve kulağımı çınlatmak değil. Körlük’ün kırılma noktasını kendi körlüklerine çabuk alışan ve silahlanan tecrit insanları oluşturur. Dışarıda hastalık kıyıcı şekilde sürüyor mu yoksa çare çoktan bulundu da kendileri burada unutuldu mu bir haber göz doktoru, eşi, koyu renk camlı güzel kız, şaşı çocuk, göz bantlı adam ve ilk körlerden oluşan grup akıl hastanesindeki silahlı gruptan bir direktif alır. Bundan sonra yemek yemek istiyorlarsa bedelini ellerindeki en değerli şeyleri vererek ödemelilerdir. Körlerin bir anda vahşetin çağrısına uyan bir gruba dönüşmesi, bunlara gözleriyle şahit olan doktorun karısını şaşırtmaz ama korkutur. Ellerindeki tabanca ve diğer sivri aletlerle korku salan on kişilik erkek grubu önce yemek için tüm değerli eşyaları toplar, verecek bir şey kalmayınca da kadınlar onlarla seks yapmazsa yemek vermeyeceklerini ilan eder. Saramago, hemen bu durumla karşılaşan herkesin aklına geldiği gibi kaçmak ya da bu onur kırıcı teklif karşısında çeteye saldırmak seçeneklerini karakterlerin zihninden geçirmez. Bunun yerine yemek karşılığı seks fikrine ilk katılan doktorun karısı olur. Bunu iffetsizlik ya da cinsel açlıkla değil körlerin sahip olması gereken ama bunu göremedikleri merhamet duygusuyla yapar. Biri çocuk diğerleri çaresiz insanların aç kalmasına razı olmaz. Bu fikirde onu destekleyen eşi olur ama insanları kurtarmak için bu kirli eyleme diğer kadınlar da katılır. Bir süre devam eden bu seks karşılığı yemek daha sonra koğuş baskınlarındaki tecavüzlere dönüşür. Aynı zamanda da doktorun karısı bir gün koyu renk cam gözlüklü güzel genç kızın, eşinin yatağına girip seks yaptığına şahit olur. Bir anne şefkatiyle kıza yaklaşır, eşini de bu iffetsiz durum nedeniyle aşağılamaz ya da onu bırakıp terk etmez. Saramago’nun dünyasında ahlak en kötü şartlarda sınanırken, ancak olan biteni gören kişi yani gerçekte gözleri olsa da gözlerinin ötesindeki merhamet ve zeka ile dünyayı gören doktorun karısı bu sınavlardan geçer. Romanın büyük bölümü akıl hastanesindeki akıl almaz tecrit, tecavüz ve zemini kat kat dolaşan kan, kir, pas, sperm ve cesetlerle geçerken doktorun karısının kendilerine bunu yaşatan kör çete liderini öldürerek intikam alışı ve ardından çıkan yangın sonucu hastaneden kurtuluşları yaşanır.

Dışarıdaki dünya akıl hastanesi felaketinden kurtulan körler grubu ve gören doktorun karısı için ayrı bir dehşet sahnesidir. Körlük hemen herkese bulaşmış, tedarik zincirleri koptuğundan açlık şehri kuşatmış, evcil köpekler karnını doyurmak için cinayet işleyen sokak çeteleri kurmuş, su ve elektriksiz dilsiz ve kör bir dünya kendi felaketinde kaybolmuştur. Onlar içerideyken dışarının da ayrı yangın yerine döndüğünü gözleri gören doktorun karısı fark ederken yemek ve barınma gibi sorunları halleden körler grubu, tek tek değil de beraber hareket ederlerse hayatta kalabileceklerini keşfeder. Saramago Körlük’ün bu noktasında da insanların en kötü anda ancak birbirleriyle zorluklara dayanabileceklerinin altını yine süssüz, gösterişsiz ama düştüğü zihinde anlayış bombaları patlatan bir güçle ifade eder.
Jose Saramago’nun Körlük‘ünü okuduğumda da her an doktorun karısı gibi, “Ben de kör mü oluyorum” korkusuna kapılarak ama her satırını görerek bitirdiğim romanda herkesin ani bir iyileşme dalgasıyla yeniden görmeye başladığı bir sondan başkası yakışmaz diye düşündüm. Ayırca Körlük’ü okumak, kendi görmediklerinin muhasebesi kadar sana karşı takınılan Körlük’lerin de muhasebesini yaptırıyor. Tıpkı gördüklerinden utanan ve adını, boyunu, yüzünü, şehvetini bile bilmeden o içindeki inanç ve dayanma gücü nedeniyle âşık olduğum göz doktoru
Kaynak: Ogitto
Üç yıldan fazla bir süredir işsiz olmamdan kaynaklı ülke genelinde iş ilanlarını inceliyor, işsizlik rakamlarına bakıyor, ekonominin gidişatını takip ediyorum.
Takip ediyorum da ne oluyor?
Bir şey olduğu yok aslında, sadece gerçekliğin çıplaklığı karşısında daha bir şaşırıyor, hatta şok oluyorum bazen.
Mesela kimisi için para gerçekten elinin kiri. Ama bir farkla, kir hep yerinde duruyor ve çevresinde artıyor, çoğalıyor.
Kimisi için de para ulaşılmaz bir hayal, görülmez bir rüya, Kaf Dağındaki elmas.
Böylesine ulaşılmaz, uzak ve serap etkisi gösteren korkunç bir araç.
Çok ilginç ve anlaşılmaz ilişkiler ağına sahip. Yani para trafiği sandığımdan daha karmaşık ve insanı çıldırtacak kadar düğümsel.
Benim aklım bu para işine pek basmıyor, düşündüğümün tersi çıkıyor ve çoğu zaman tersi davranmak da bana ahlaki gelmiyor. Aklım karışıyor, yetmez oluyor.
Para; ahlak, değer, inanç, düşünce ve dini gölgede bırakıyor, bütün ilişkileri belirliyor.
Bu nedenle son dört yılda para ile ilgili o kadar çok tespit dinledim, okudum, duydum ki yazsam, bir kitap olur.
Mesela birileri aslında parayı din kabul ediyor. Din varsa paradır diyebiliyor.
Kimisi de inancını hiçbir şeye değişmediğini söylüyor ama parasal ilişkilerde dinsel kuralları unutarak, paraya bir kutsiyet katıyor.
Her şeyi para ile satın almaya çalışan mı desen, ilişkilerini paranın rengine göre düzenleyen mi desem her türlü insanla yani.
Meğer para nelere kadirmiş, bilmiyormuşum.
Bütün insanlar bu şekilde mi, elbette hayır. Paranın kirli yüzünden uzak duran, düşünce ve insancına göre davrananları insanlar da var. Paranın her şey olmadığını söyleyen, buna göre yaşayan de var elbette.
Ama çoğu paranın bütün değerlerin üstünü örtüğünü kulağıma fısıldadı, zaman zaman da hissettirdi.
Velhasıl bu üç dört yıl içinde, diplomasız bir eko gözlemci oluverdim. Daha önce yalancıktan okuduğum iktisadın beş para etmediğini de kendi gözlerimle gördüm, yaşadım.
İnsan diploma sahibi olabiliyor ama paranın korunmasını, erimeden elde tutulmasını öğrenemiyor maalesef .Mutlaka bir deneyim ve bir yaşanmışlık gerekiyor.
Yani zarar, ziyan.
İktisadın temeli zarar, ziyandır diye düşünüyorum artık. Zarar, ziyan insanın önlem almasına, parasını korumasına neden oluyor.
Tabii bu parası olan için geçerli. Parası olmayan için bir koruma planına da gerek yok.
Yoksul, parasız olanları yaşamları zaten zarar, ziyan.
Neyse iktisadın girdabında boğulmadan çıkmak gerekiyor. Ne paranın yüzü, ne de Şam’ın şekeri, dönmeli insan kendi gerçekliğine.
Meğer onca yıl, ben hiç parayı tanımıyor muşum?
Tanımam için, parasız kalmam gerekiyormuş.
Hayat bu, derslerle dolu.
Paranın olağanüstü çekici bir yüze sahip olduğunu gördüm, öğrendim ve şok oldum…
Para yaw, para.
Akan suları ters akıtan, insanı insanlıktan çıkaran güçlerden biri.
Neyse para bu, kulağı var, gözleri var her yerde.
Çarpar bizi,
Elimiz ayağımız tutmaz olur.
Para sen olasın, insansız bir adaya düşesin.
Düşesin ki değerin ağaç yaprağı kadar da olmaya.
Amin…
Bu da benin hayatta ki ilk beduavam.
Kimseye değil,
Para denilen illete.
Corana virüsünün yayılma nedenidir aynı zamanda.
Dokunan yanıyor, bilesiniz.
Dokunmayan zaten yanmış…
İktisat bu. Kuralları sert ve bulaşıcı.
Corana ne yapsın, kendisine parayı yuva seçmesin de ne yapsın?
Ha unutmadan yazayım buraya. İlk parayı Lidyalılar buldu ama paranın ilk defa banknot olarak basılmasını Çinliler gerçekleştirdi. Yani kağıt para fikri, Corana’nın ana yurdundan.
Tuhaf değil mi?
Ben de bunu diyorum işte. Corana ile bir para arasında bir ilişki var.
Var, ne yapayım?
“Bütün gücümle uykumu bastırmaya çalışıyorum. Bir ömür uykusuz kalmışım gibi, vücudum kırgın, bedenim mecalsiz…
Bu güzergahta yolcu taşımacılığı yapan minibüs hızla İpek Yolunda, batıya doğru ilerliyor. Gözlerim kapandı, kapanacak…
Uyumuşum.
Zaman ne kadar geçmiş bilemiyorum.
Arabanın sert freniyle irkilerek, uyanıyorum. Neyse ki tek parçayız. Araba tıklım tıklım. İnsanlar üst üste binmiş adeta. Ayaklar altında valizler, çantalar, gelişi güzel toplandığı belli olan eşyalar, en çok da çocuklar.
Ne olmuş böyle diyorum kendi kendime. Savaş mı çıktı, ne diye düşünürken, kaptan şaşkın bakışlarımdan anlayacak ki,
‘Bu gün yol boyunca onlarca, yüzlerce Suriye’li var. Sınırın öte tarafı fena karışmış. Çatışmalar o kadar artmış ki, silah sesleri Ceylanpınar ve Viranşehir’in köylerinden duyuluyor. İnsanlar kaçışıyor. Bu soğukta yolda bırakmak olmaz. Çoluk, çocuk, kadın hepsi yollarda.’ diyor.
Zihnim bir an bulanıyor. Bir asır önce ki ölüm katarları aklıma geliyor. Göç, göçertmenin korkunç fotoğrafları canlanıyor kafamda.
Beynim zonkluyor.
Kaptan konuşmaya devam ediyor ama ne dediğini anlamıyorum. Gözlerim, sığınmacıların gözlerinde.
Acının saklanamadığı tek yer olan, gözlerine bakıyorum ve ürküyorum acılarının şiddetinden.
Benim de içim acıyor.
Minibüs hızla batıya yol alırken, ben iniyorum.
Sığınmacıların ise yolları uzun ve bilinmezliğe doğru.
30 Ocak 2013/Suriye sınırına paralel uzanan İpek Yol.”
2013 yılında zihnime, ajandama bu cümleleri yazarken, Suriye’deki yangın giderek büyüme eğilimine girmişti bile. Ortaya karışık Ortadoğu, biraz Suriye, biraz Libya, kısmen Mısır fotoğrafı önümüze gelmişti.
Bir Ortadoğu hikayesi şekilleniyordu kan ve gözyaşından. Adına Arap Baharı denilen, canlı, kanlı ve acı dolu bir yaşanmışlık hikayesi. Binlerce, on binlerce insanın kan donduran, göç yollarında alabora olan yaşamların sentezlenmiş hikayesiydi halen süren.
Bakmayın hikaye dediğime, anlatılan bir Ortadoğu gerçekliğidir.
Yarım kalmış hesapların yeniden görülmesi: Arap Baharı
Takvim yaprakları 2010 yılına gelindiğinde, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’da bulunan Arap Ülkelerinde bazı huzursuzluklar gün yüzüne çıktı. Petrol zengini ama halkı yoksul Arap ülkelerinin pek alışık olmadığı gösteriler filizlendi, despotik yönetimlere karşı bir kalkışma yaşandı. Yıllarca demokrasiden uzak, kendi yöntemleriyle ayakta duran rejimler halkı sokaklarda görünce afalladılar, bildik yöntemlerle sokakları susturmaya çalıştılar.
İlk kıvılcım Tunus’ta çakıldı. Yıllarca Fransa’nın etkisinde olan Tunus, Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun görece daha sakin bir ülkesiyken, yaşanan yoksulluk, yolsuzluk ve tek adam rejimi toplumu bir sıkışmışlığa itmiş, halk alttan alta bir memnuniyetsizliği yaşıyordu.
İşte tam bu dönemde, 17 Aralık 2010’da seyyar satıcılık yapan üniversite mezunu Muhammed Buazizi adlı gencin kendi bedenini ateşe vermesi, olayların patlak vermesine neden oldu. Bedenini ateşe veren üniversite mezunu gencin, iş bulamayınca, bir çok insan gibi sokakta seyyar satıcılık yapmaya başladığı, bir süre sonra zabıta tarafından satışı engellendiği ve şiddete uğradığı, yaşadıklarını protesto etmek üzere, valiliğin önünde bedenine ateşe verdiği, haber bültenlerine düşünce, göstericiler sokaklara inerek protesto gösterilerine başladı. Olaylara yönetimin sert tepkisi halkın öfkesini daha da büyüterek, rejimi tehdit eder noktaya ulaştı. Sokakların karışması, olayların büyümesi üzerine 23 yıl boyunca devlet başkanlığı koltuğunda oturan Zeynel Abidin Bin Ali’yi bir takım sıkı önlemler almasına itti ama gösterilerin sona ermesini sağlayamadığı gibi, öfke seli rejime yöneldi.
Olaylarda bir dış etki var mıydı, yoksa yılların biriken öfkesinin patlaması mıydı bilinmez ama halkın, bedenini ateşe veren genci kendisine meşale ettiği açık seçik ortadaydı.
Bu olay hem içte, hem de dış kamuoyunda geniş yankı bulur ve bütün dikkatler Arap Ülkelerine çevrilir. Bir bahardan, devrim sürecinden bahsedilmeye, Arap Baharı tanımı kullanılmaya başlanılır. Tunus artık bir sembol haline gelir ve sokaklar dinmemek üzere hareketlenir. Dünya Tunus’ta olup bitenleri anlamaya çalışırken, komşu ülkelerde Tunus halkıyla dayanışma gösterileri düzenlenir. Olay kısa zamanda Arap Dünyasının en önemli ülkelerine yayılır, büyür, sosyal bir mesele haline gelir.
Tunus’ta ise gösteriler sokak çatışmalarına dönüşür ve 200’ü aşkın gösterici polis tarafından öldürülür.
Buna tümden öfkelenen halk daha büyük kitlelerle sokaklara iner ve 27 yıldır yönetimde olan Zeynel Abidin Bin Ali’yi istifaya zorlar, Zeynel Abidin 11 Ocak 2011 tarihinde yönetimi bırakarak, Suudi Arabistan’a sığınır.
Tunus bir kıvılcım olur böylelikle. Adına Arap Baharı denilen toplumsal kalkışma, önce Mısır, sonra Libya sokaklarında yankı bulur.
Batı dünyasında bir bahar havası, Arap Ülkelerinde ise bir tedirginlik baş gösterir, despotik yönetimler savunma pozisyonu almaya koyulur. Böylelikle Ortadoğu’da kara bulutlar görülmeye, hatta toplanmaya başlanır.
Buna fırtına öncesi sessizlik demek mümkün.
Tunus’tan en fazla etkilenen Mısır ve Libya olur.
Mısır’da 25 Ocak 2011 tarihinde binlerce kişi sokağa iner, yoksulluk, yolsuzluk karşıtı ve demokrasi eksenli sloganlar Tahrir meydanında yankılanır. Göstericilerin sayısı her gün biraz daha artar ve kısa sürede büyük bir toplumsal destek alır, Polise rağmen, asker halkın yanında yer alarak, 1981 yılında iktidara gelen Hüsnü Mübarek’in 11 Şubat 2011 tarihinde istifası sağlanır. Yerine geçici olarak Ahmet Şefik atanır. Kısa zamanda iki seçim yapılma kararı alınır.
Yapılan Cumhurbaşkanı seçimlerini Muhammed Müsri kazanır. Görevine başlar, başlamaz tartışmalar da alevlenir. Yüksek Askeri Konsey yönetimde söz sahibi olmaya çalışır. Musri Cumhurbaşkanı olmasına rağmen, müdahaleler bitmez. Müsri yeni anayasanın kabulü için referanduma giderek halkın desteğini alır. Yeni anayasa bu kez Müsri karşıtlarını Tahrin Meydanında toplanmasına neden olur. Yine binler, on binler sokakta Müsri’nin istifasını ister. 1 Temmuz 2013 tarihinde Mısır Ordusu yönetime el koydu. Ne gariptir ki Müsri’nin atadığı general Abdulfettah El Sisi Müsri’yi yönetimden uzaklaştırarak, tutuklatır.
Tahrir bu kez Müsri taraftarlarına ev sahipliği yapar. Ama bu kez asker çok sert önlemler alarak göstericileri bastırmaya, dağıtmaya çalışır. Kanlı geçen çatışmalar, kısa sürede askerle göstericilerin sert çatışmasına neden olur. Çok sayıda ölü ve tutuklanan binlerce Müsri taraftarları için , iktidara gelme hayalleri bir başka bahara kalır.Darbeci Sisi, yönetime gelir. Sorunlar ise bir başka isyan günlerinde çözülmek üzere ötelenir. Tahrir meydanı ise kısa aralıklarla birbirine muhalif yüzbinlerce insana ev sahipliği yapar, istikrarsızlık kalıcı hale gelir. Darbe yönetimi ipleri eline alsa da, toplumsal kırılmanın yıkıcı etkisinin önü alınamaz.
Tunus ve Mısır’da olaylar sürerken, şubat 2011 tarihinde Libya’da küçük çaplı da olsa sokaklar hareketlenmeye başladı. 42 yıl boyunca ülkeyi tek başına yöneten ve çoğu zaman ABD ve bazı batılı devletlere kafa tutan Muhammer El Kaddafi olayların ülkesine sıçramasına kesinlikle masama göstermeyeceğini söylemesine rağmen, gösteriler yer yer göründü ve kısa sürede ülkenin geneline sıçradı. Sokaklar ısınırken, Kadafi ise daha sert tedbirler alarak, gösterileri bitirmeyi hedefledi. Yönetimin sertleşmesi, kitleleri bastırmaya başlaması: ABD, İngiltere ve Fransa’nın harekete geçmesine neden oldu. Bazı askeri hedefler bombalandı, muhaliflere silah yardımı yapıldı. Böylelikle çatışmalar dada da derinleşti ve kısa sürede kanlı bir iç savaşa dönüştü. Savaş ülke geneline yayılarak, ülke bir anda alevler içinde kaldı. Dış dünyanın desteğiyle Kaddafi güçleri zayıflatılır ve 20 Ekim tarihinde Kaddafi kameraların önünde linç edilerek öldürülür.
Kaddafi’den sonra Libya fiili olarak parçalanır ve istikrarsız, çok başlı bir ülke haline gelir. İç savaş bütün hızıyla devam ederek, ülke tam anlamıyla bir yıkımı yaşar. Her bölgede yerel hükümetler ilan edilir. Kaddafi öldürülse de Libya artık eski Libya olmaktan çok uzaktır. Ülke de iki hatta üç beş hükümet ilan edilir. Bu gün uluslar arası bir krize dönen Libya eski günleri arar duruma gelmiş demek çok yanlış olmaz. Kaddafi sonrası iç çatışmanın boyutunu tahmin etmek, kim kiminle savaşıyor sorusuna cevap bulmak bile oldukça zor.
Tunus, Mısır, Libya’dan sonra Yemen’de de iç karışıklık başlar ve sokaklar ısınır. 1990 yılında Kuzey ve Güney Yemen’in birleşmesiyle ortaya çıkan ve Sünni-Şii Müslümanların iç içe yaşadığı ülkede 1990 yılında iktidara geçen Ali Abdullah Salih, gösteriler ve iç çatışmalar nedeniyle koltuğu bırakmak zorunda kalır. Yerine yine Sudilerin desteklediği Mansur Hadi geçse de istikrarı sağlayamaz. Huşiler başkent Sena’yı ele geçirse de, Sudilerin devreye girmesiyle dengeler bir kez daha değişir ve çatışmalar daha da derinleşir. Arap Dünyasının en yoksul ülkesi olan Yemen’de iç karışıklık, yüzyılın insani krizine dönüşür, yüzlerce insan açlıkla karşı karşıya kalır. Halen Suudilerin desteklediği gruplarla, Şii Huşiler iktidar için kanlı bir savaş halinde. Yemen harita da tek parça ama gerçekte paramparça.
En Kanlı sayfa: Suriye
Tunus’ta başlayıp, Mısır ve Libya’da kanlı bir süreç yaşayan Arap Baharının etkisi Akdeniz kıyılarında bulunan Suriye’ye ulaştığında Ortadoğu çoktan alevlenmiş, bahar kapkara bulutlara teslim olmuştu. Bu nedenle kalkışmasının en kanlı sayfası Suriye’de açılır. 15 Mart 2011’de başlayan olaylar; başta, Esad ve rejim karşıtı gösteriler olarak sürse de, olaylar bir silahlı muhalif kalkışmaya evirilir. Kısa sürede özellikle ülkenin kuzeyinde derinleşen çatışmalar, bir çok kenttin tamamıyla yıkılmasına neden olur. Suriye rejimine karşı cihat ilan eden muhalifler, Rejim ve Muhalifler karşısında konumlana Kürtler, El Kaide, IŞID Suriye karanlığında savaşan taraflar olarak tarih sahnesine çıkar. Alan da kimin kiminle olduğu, siyasetin dengesine göre belirlenirken, iç savaş özellikle Kuzey bölgelerini harabeye çevirir. Rejim muhaliflere serttir ve en küçük gösterilere bile müsaade etmez. Ağır silahların kullanıldığı çatışmalar, dünya gündemine oturur, Libya’da yaşanılanların tekrar edileceği düşünülür. Oysa rejim elindeki bütün kozları oynamaktan çekinmez.
ABD, İngiltere, Fransa, Suudi Arabistan ve Türkiye Suriye’de ki muhaliflere destek sunarken, İran ve Rusya rejimin yanında yer alarak savaşın bambaşka bir boyuta taşınmasına neden olur. Işıd ve El Kaide gibi örgütlere karşı temel omurgasını YPG’nin oluşturduğu SDG denetimi ele geçirdiği Rojava/Kuzey Suriye’de konumlanmaya çalışan İşid’e karşı savaşa tutuşur. ABD ve bir çok koalisyon ülkesi SDG’yi destekleyerek, havadan destek verir, silah yardımında bulunur. Böylelikle SDG bir çok yerde İŞİD’i püşkürtür ve bir çok alanda denetimi sağlar.
Türkiye resmen Suriye’deki savaşa dahil olur ve askeri operasyonlarını 36 km derinliğe taşır. Daha önce denetimine aldığı Afrin’e ek olarak, Resulayn ve Telebyad’da da denetimine alır. SDG ve YPG güçleri ise daha iç kısımlara çekilir.
Bu kes savaş rejim ve Rusya’nın saldırılarıyla İdlip’te yoğunlaşır. Yani Suriye hiçbir şekilde çatışmasız gün geçirmez. Bir yanda ateşkes ilan edilirken, başka bir bölgede korkunç çatışmalar yaşanır.
On yıllık süre zarfında sadece Suriye’de 6,5 milyon Suriye’li ülkelerinden mecburi bir kaçışı yaşadı, 500 bin insan öldü, 1.5 milyon kişi sakat kaldı, binlerce çocuk ilaçsızlıktan, gıdasızlıktan öldü.
Kültürel ve tarihsel eserler tahrip edildi, bazıları tümden ortadan kaldırıldı.
Arap Baharından, Ortaya karışık bir Ortadoğu çıktı. Kah Suriye kaynadı, kah Libya; Irak giderek daha derin çatışmaların girdabına girdi, Yemen, Mısır’da ateş harlandı, Suudiler bile sarsıldı. Bir çok ülke de koca kentler yerle bir oldu, çatışmalar öyle yayıldı ki, kitlesel göç nedeniyle binler göç yollarında, açık denizlerde öldü, hayatları alabora oldu, olmaya da devam ediyor.
Çözüm ise halen çok uzak bir ihtimal. Yüz yıl önce cetvele çizilen sınırlar ya birkaç beden büyük geliyor, ya da dar.
Şimdi ki plan ise istikrarsızlığın, istikrarı.
Yani fotoğraf paramparça..
İnsan mülteci olmasın, her şey o kadar farklı gelişir ki, hiç bir değerin önemi kalmaz. Dünya üzerine daralır, adım atacak toprak parçası kalmaz, denizler yutan bir hortuma döner. Nefes alman bile zorlaşır, kacaman cihanda bir başına kalırsın. Her sınır senin için geçilmez bir duvar, her kanun senin için bir ferman.
Bu gün yeryüzünde o kadar çok sığınmacı, evini barkını terk eden insan var k,, insan hayret eder. Doğduğu değil, doyduğu yeri yurt edinmeye çalışan, ama bir türlü doymayan, güvenli bir yuva bulamayan binlerce mülteci var. Hatta adına mülteci bile denilmeyen savrulmuş insan var. Savaştan, açlıktan, demokrasisizlikten savrulan on binlerce insan.
Çoğu çocuk…
Yürekleri, hayalleri, rüyaları paramparça…