Küllenmiş yaralar.

Yılmaz Odabaşı’nın mısralarıyla güne başlayalım dedik. Ne dersiniz; şiir,edebiyat bir iksir midir yoksa insanın içinde küllenmiş bir yara mıdır? Tabii burda ki küllenmiş kavramını Yılmaz Odabaşı’dan ödünç aldığımı belirmek gerekiyor. Zaten güne başladığım mısralarda Kül Aşklar kitabından…

Bir yanlızlık abidesi:Zifo Nene

 

Sivas’ın serin yaz günlerinin birinde kendisini ziyarete gittiğimizde, yıkadığı çamaşırlarını büyük bir özenle kuruması için dışarıdaki tele asıyordu.

Yavaş ve ağır hareketlerle bizi karşılayan, buyur eden, sevinen yaşlı ama bir o kadar da dinç birisi Zifo Nene.

90 yaşında olduğuna inanamadığım bu yaşlı bilge kadın, gerçekten kendinden yaşça daha küçük insanlara göre, genç bir ruha sahip.

Her şeyden önce kendi ayakları üzerinde duran, ihtiyaçlarını karşılayan birisi olarak, kendine güveni tam.

Oldukça dinç ve zihni açık bir şekilde sohbet ediyor; oturup, kalkıyor, bize ikramda bile bulunmak istiyor.

Hayretler içinde izliyorum…

Daha önce de yaşı ilerlemiş insanlarla konuşmuş, sohbet etmiştim. Ama kesinlikle Zifo Nene, hepsinden daha dinç ve zihni açık birisi. Hem olayları iyi dramatize ediyor, hem de günümüzü biliyor. Yani zihninde herhangi bir dumura uğrama yok. Her şey yerli yerinde işliyor. Geçmişi de biliyor, günümüzü de yaşıyor.

Hayat hikayesi 1930 yıllarında doğmasıyla başlamış, henüz 15 yaşında evlenme ile yaşamı tümden değişir. Komşu köyden, bu köye geldiğinde henüz çocuk denilecek bir yaşta olmasına rağmen, büyük ve kalabalık bir aileye gelin gelmiş.

Bize hayat hikayeni anlat dediğimizde, ses tonu biraz yükselerek,tatlı sert bir tonla;

“Aman  ne yapacaksın hikayemi? Ne var ki hikayemde? Gün mü gördüm? Ah yavrum, ah; her şey yalan oldu, yalan”  diyerek derin bir iç çekerek sustu.

Belli ki, içindeki acılar depreşmiş, anılarına gitmişti. Konuşmak istese de, dudakları titriyor, kendi kendine fısıltıyla anlaşılmaz bir şeyler söylüyordu.

Ben de sustum, gözlerinde geçmişi görmeye çalıştım. Alnındaki çizgiler,  gözlerine doğru inen çizgiler, neler gördü neler?

Kim bilebilir ki?

Zifo Nene’den başka kim bilebilir  ki?

Kendini toparladıktan sonra  yine devam etmeye başladı. Şiirsel, duygu yüklü ve kendinden emin.

“Aman, ne anladım hayattan. Her şey geldi geçti. Geldi, geçti eme bu sinayı deldi geçti.

Sana söylim mi? O gemide çalışıyordu.”

O kim? diye sorunca,

“O işte”  tatlı bir sertlikle  “O işte, bizim adam.”

dedi.

“Adı ne?” dediğimde ise “Aman, ne bileyim, adam işte. Adını anmak istemiyorum.

Gemide çalışıyordu. Evlendik, köye gelin geldim, bir süre sonra adam, İstanbul’a gitti. Gemide iş buldu ve çalışmaya başladı. İlk yıllarda gidip, geldi sonra daha az gelmeye başladı. Bazen aylarca eve gelmiyor, uzaklara gidiyordu. Ben de bu dağın başında kendi başıma kalıyor, bütün yükü bir başıma taşıyordum. Çift sürüyor, köyün altında, 45 ölçeğin yeri, yani 45 teneke. Çift sürüyordum, tırpan biçiyordum, sap getiriyordum öküzünen. Düveynle sürüyorduk. Tığ savuruyorduk, buğda,çerç savuruyorduk. Buğdayı un edip, değirmene, hep yalanız.

Nasıl yalanız yürüttüm bütün işleri.

Yavrum, gece bile bana uyku yok. Çektiğim çileler, çok çektim. Bir gün görmedim. O eskiler aklıma geliyor.Geceleri uyuyamıyorum.

Şu tapan varya, sapıda var böyle. Oğlanla yükledik, çifte gideceğiz. Şu tepeyi geçtik, tapan düştü. Kaldıramadım, bir türlü eski hale bağlayamadım.  Tapanı sırtladım, tah sürecek tarlaya götürdüm. İki evlek sürdüm sürmedim,komşu köyün çobanı tarlamıza davar getirdi. Dedim ki davarı öte götür. Bu tarafa çok getirme, sen beni biliyorsun. Bu taraf bizim de yerimiz diye sesini yükselti. Tarlalarımız yan yana. Öteye götür dedim. Yok götürmem dedi. Götürmez misin, öyle mi?

Tabancayı çektim,  götürmez misin, seni buraya serim mi dedim?

Tabancayı görünce, tamam tamam götürür, bir daha da bu tarafa getirmem Zifo Bacı dedi.

Ben yine de havaya iki tane sıktım ki, bir daha tarlama davar getirmesin.

Ah yavrum, her şey yalan oldu, yalan”

diye içerlenerek geçmişini yad ediyor.

Hayatı boyunca bütün ağır işleri yapmış, beş çocuk büyütmüş. Üç kız, iki oğlan.

Çocukları İstanbul’da yaşıyor.  Kızları kendisini İstanbul’a götürdüğünde, bir iki gün içinde sıkılıyor, evlerine girdiği gibi,tekrar geri dönmek istiyor.

Son yıllarda çocukları kışın köyde kalmasına müsade etmiyorlar.

Bu nedenle kış boyunca İstanbul’da çocuklarıyla kalıyor.

Toprak birazcık ısındığı gibi, tekrar 200 yıllık, eski Sivas evine geri dönüyor. Köye döndüğünde çocuklar gibi seviniyor, eşyalarıyla konuşuyor.

Ev kocaman,  çam kütükleriyle ayakta tutturulmuş. Duvarları kalın ve taştan. Üç bölümden oluşuyor. Kocaman bir hol karşılıyor insanı. Hol yüz metre kare var. Odanın tam ortasında, evin içine ışık düşsün diye, çam kütüklerden gökyüzüne doğru konik bir çıkıntı yapılmış. Bu evin hem ışık almasını sağlıyor, hem de hava. Çünkü kocaman odanın çevresinde de odalar var. En arka odada zahire, ön odalarda ise misafir ve yatak odası mevcut.

Kullanılan çamların kalınlığına bakıldığında, en az 100 yıllık çamlar. Ev kaç yıllık bilmiyorum ama Zifo Nene’nin anlatımlarından anlaşıldığı kadarıyla en az 200 yıllık. Henüz sapsa sağlam duruyor.  Taşıyıcı kolonların yerine kullanılan ağaçların, ardıç çamı kullanılmış. Taş gibi sert ve sağlam duruyor.

Kendisi dahil köydekilerin çoğu gerçek adını  unutmuş. Herkes  Zifo Bibi diyor. Yaşlı olmasına rağmen, bir çok insana göre daha çok hayat dolu. Gülüyor, şaka yapıyor, kendi işini görüyor. Evlendiği günden başlayarak, tek başına yaşamaya alışmış.

Gemilerde çalışan eşi, aralıklarla evine dönse de, gurbetlik yılları çok uzun sürmüş.

Ta ki eşi ansızın ölene kadar.  Eşi ölünce tümden yalnız kalmış. Tam 17 yıldır artık kocaman evde tek başına yaşıyor. Az uyuyor, bütün gün evin işlerini görerek, geçiriyor.

Kendi evinin temizliğini, yemeğini ve düzenini kendisi görüyor.

90 yaşında. Dile kolay.

Kaç yaşındasın Zifo Nene sorusuna,

Önce “55” dedikten sonra, soruyla devam ediyor.

“Göstertiyor  de hemi ee kurban?” diyerek ironi yapıyor.

 

“1939 yılında mektebe gittim. Bir yıl odalarda, iki yıl mektepte okuduk.255 kişiydik. Ben o zaman 9 yaşındaydım. Hadi hesapla, kaç yaşındayım, hesapla”diyor.

İyi bir okur yazar. Şeyh Bedrettin Destanı, Hz Ali’nin hayatını okuyor. Kitaplarda boş sayfalara yazılar  yazmış yıllarca. Defterler doldurmuş. Torunu bu kitap ve defterleri kendisinden alarak İstanbul’a götürmüş.

Şimdi elleri titrediği için yazamıyor.

“Ellerim  titremese, neler yazardım neler?” diyor.

Zor günler geçirmiş, savaş yılları, açlık ve seferberlik yıllarını geri de bırakmış.

Zaman değişmiş, mevsimler geçmiş ama Zifo Nene hep köyde kalmış. Çıkamamış buradan, adeta kök salmış toprağa. Ekmiş, biçmiş, ağaç yetiştirmiş, hayvan beslemiş, insanları sevmiş, gülümsemeyi elden bırakmamış. Kaskatı yaşamından, kocaman bir ömür çıkarmış.

Zifo Nene aslen Aydın’lı. Ailesi bilinmez bir nedenle on yıllar önce Sivas Hafik’e  göçüp, Celali Nahiyesi, Kesirik Köyüne yerleşmişler. Bu köyde doğan Zifo Nene, 15 yaşına geldiğinde,  Sivas Acıdere Köyüne  gelin geliyor. Sivas’tan 70 km uzaklıkta köy kışı sert, yaz mevsimi serin geçen bir yer.

Sivas’ı bilenler, bilir; en büyük engel kış mevsimidir. Kar yağar, yollar kapanır, toprak donar, doğa ıssızlaşır.

İşte Zifo Nene buna rağmen yıllarca kışa, kara, kurda karşı direnerek yaşamını sürdürmüş.

.

Hiç umutsuzluğa kapılmamış, içindeki umudu ve yaşama sevincini korumuş. Kimseye muhtaç olmadan, yaşamaya devam etmiş.

Ne yalnızlığa, ne de sevdiği adamın uzak limanlarda çalışmasına aldırmamış. Bir başına tırnaklarıyla toprağı kazmış, yaşamını sürdürmüş.

Şimdi 90 yaşında. Çocukluğunda tanıştığı silahı bir ömür yanından ayırmayarak, kendini korumayı ve gerektiğinde silahı kullanmayı öğrenmiş.Halen  odasının baş köşesine tüfeğini asılı tutuyor.Asılı duran tüfeği torununa miras bırakacağını söylüyor. “

Kimseye bırakmam, torunum gelecek, ona vereceğim.” diyor.

Zifo Nene kentleri sevmiyor. Kentlerdeki kalabalık, beton bloklar ve trafik kendisini çok rahatsız ediyor. Bu nedenle kentlerden uzak duruyor. Çok soğuk geçen mevsimlerde çocuklarının ısrarı üzerine İstanbul’a kısa süreliğine gittiği oluyor.

Onun dışında bütün ömrü Sivas Acıdere’de geçiyor.

Köyde tek başına kalmak zor olsa da köyde kalmayı yeğliyor.

Her gün sabah erkenden uyanıyor, kendisine kahvaltı hazırlıyor, yemek yapıyor, evinin temizliğini yapıyor  ve kendi ihtiyaçlarını karşılıyor.

Çamaşırlarını yıkıyor.Tüm bunları yaparken artık zorlansa da yaşama direniyor.

Hiçbir olayı unutmamış, yaşadıklarını zihninde canlı tutmayı başarmış.

Kaldığı ev, köyün kuzey tarafında ve birazcık yüksek bir tepede. Toprak damlı, taş duvarlı eski bir Sivas Evi. Evde eski elekler, bakır kap kaçak, kilim ve zahire saklama sandıkları bulunuyor. Ev adeta bir müze.

Eski ama halen kullanılan bir ev.Zifo Nene gibi. Bütün kadimliğini üzerinde taşıyor.

Hayat dolu,araçtan inmeyi bekleyen bir yolcu gibi yaşamını sürdürüyor.

 

Fotoğraf ve görüşme konusunda bana yardımcı olan, Zifo Nene’nin fotoğraflarını çeken, roportajı kayıt altına alan Sabriya Çınar Doğan ve Ceren Doğan’a tşk ediyorum.

 

Düşünce Pilavı, salçasız.

 

Okuma ve yazmayı  seven bir toplum yapımız yok. Çoğumuzun ömründe ya hiç kitap okumuyor, ya da çok az okuyor. Bu üniversite mezunu insanlar için de geçerli. Okuma alışkanlığının olmadığı, hatta okumanın tehlike görüldüğü bir toplumun ürünüyüz. Hep birlikte kitap, düşünce ve sanattan uzak yaşamayı daha rahat buluyoruz.

Rahmetli babam okuma yazma bilmezdi. Ama kafasına yerleşen bir düşünceyi sık sık dile getirir, zamam zaman da yüzüme vururdu.

Babama göre bazı kitaplar insanı delirtir. Bu kitapları okuyanlar, hiç tereddütsüz gerekirse kendini ateşe atabilir, canını hiçe sayabilir.

Bu düşüncesini ifade ederken ironi mi yapıyordu yoksa içindeki korkularını mı ifade ediyordu bilmiyorum.

Ama beni korumak istediğine emindim. Okumaya karşı bir ilgim vardı, okuma delisi değildim ama sanırım “Delirten kitaplar’ okuyordum.

Babamın düşüncesi değişmeden, delirdiğimi de görmeden hayata veda etti.

Aradan yıllar geçti, ben  delirmedim ama kitaplara ilgim başıma türlü türlü belalar açtığını söyleyebilirim.

Çünkü kitap okumanın halen tehlikeli görüldüğü bir zamandayız. Hitler dönemi geride kaldı, ama sanırım ruhu yeryüzünde dolanıp, duruyor. Kitaplar en büyük suç aleti, yazarlar da en büyük suçlu.

Bu gün okullarda okuma dersi var, bazı kurumlar okumayı özendirme çalışması bile yapıyor. Olumlu gelişmeler tabii. Eğitim sistemine kitabın özgül ağırlığın olması güzel bir gelişme.

Ama bu güzelliği bozan, kokutan bazı girişimlerin olması ise insanı düşündürüyor. Sessiz düşündürse de, bir şekliyle sesli bir gürültüye dönüşeceği kesin.

Her nedense bazı kitaplar için  yasaklar konulur ve okunması tehlikeli görülür. Mesele eğitim bakanlığı, milli düşüncelere uygun olmayan kitapların okullara girmesini kesin ifadelerle yasaklar.

Önerilen kitap listeleri belirlenir, öğrenciler güya zararlı düşüncelerden korunur.

Peki korunur mu?

Doğrusunu sorarsanız, bence bir etkisi olmaz. Hatta bazen, yasak özendirici bile olabilir.

Yasak, sansür, engelleme girişimleri hep var olmuştur. Yasaklama tarih boyunca varlığını korumuştur.  Ama düşünce de varlığını korumuştur.

Çünkü düşünce sonsuz bir enerjidir.Engelle karşılaşmadıkça sonsuzlukta yol alır. Bir engelle karşılaştığında ise, varlığı yol alma süreçlerinden daha bir belirginleşir, adeta karanlıkta parlayan bir ışığa döner

.İlgili resim

Fizik kurallarına uygun olarak, sonsuzluk içinde engel yoksa, görünür de değildir. Gece ışık boşlukta bir anlam ifade etmez. Ne zaman bir cisme denk gelse, cismi aydınlatır ve aynı zamanda varlığını da  ortaya koyar.

Düşünce de aynen böyledir. En kalın duvar bile, düşünce için anlamsızdır. Bir çırpıda delip, geçer, sınır tanımaz, en ücra yerlere ulaşır.

Yani düşünce akışkan bir madde gibidir, maddenin üç halinden öte hallere sahiptir. Her kaba sığar, duvarları deler, karanlıkta bile çoğalma, yol alma gücüne sahiptir.

Bu nedenle yasaklamanın düşünceyi durdurma gücü yoktur. Sadece öteleme işine yarar, belki gecikmeye sebebiyet verir.

Düşünce bir şekliyle kendini yaşatır, yani delirmesi gereken insanların zihnine er ya da geç ulaşır.

Bu nedenle düşünceyi engellemenin mümkünatı yoktur. Bir şekliyle hedefine kilitlenir.

Kitap okuyanlar, yazanlar, düşünenler ve düşündüğünü sanatsal esere dönüştürenler bilir ki, insan düşündükçe, düşünce dünyası gelişir. Tez, anti tezi doğurur.

Sözüm şudur ki, düşünce en büyük enerjidir. Ne söküp almak mümkündür, ne de yayılmasını engellemek.

Er ya da geç, düşünce adresine ulaşır.

Her düşünce doğru mudur?

Değil elbet.

Ama her insanın düşünce dünyası, inanç biçimi, kültürel yapısı, dili farklıdır ve dünyayı bu farklılık çerçevede görür.

Dolayısıyla her insanın zararlı, yararlı yaklaşımı farklı olur.

Dün yararlı görülenler, bu gün zararlı, dün zararlı olanlar, bu gün yararlı görülebilinir.

Bu nedenle insanın, farklılıkları kabul eden bir dünya görüşüne sahip olması önemlidir. Her düşünce karşıtıyla vardır. Karşıtlık yoksa, düşünce de yoktur.

Daha neler?

Deliriyor muyum?

Yok valla, düşünmekten kendimi alamıyorum.

Hepsi bu.

Belki düşünmeye , yazmaya devam ederim. Sizler de bana katılırsanız, belki daha hızlı bir şekilde zihnimi toparlarım.

 

 

 

 

Az yemek, çok sağlık.

Doktorun biri oldukça fakir bir kentte özel muayene ofisi açarak, hasta kabulune başlamış. Az zaman, çok zaman geçmiş. Kimse doktora muayeneye gelmemiş. En sonunda çalışma ofisini kapatarak, kenti terk etmeyi düşünmüş. Bu sırada birisi muayenesine gelerek, doktoru ziyaret etmiş.

Doktor fırsat bilerek, durumu izah etmiş, kimsenin kendisine muayene gelmediğini söylemiş.

“Nedir bu işin sırı, siz hiç hasta olmazmısınız?”

Kent sakini doktora dönerek; “Biz az yemek yeriz doktor.” demiş.fotoğrafçı dünyanın bir bir haftalık masraflarını fotoğrafladı ile ilgili görsel sonucu"

Bir arkadaşım derdi, “Eskiden insanlar yokluktan, şimdi varlıktan hasta. Yedikçe organizma dengeyi kaybediyor..”

Kıssadan hisse…

Nar & henar.

Eskiden köylerde meyveler kışa kaldırılır, belli bir süre saklanır, sonra ikram edilmeye başlanırdı. Özellikle ağır misafirlere soğuk kış günlerinde nar, ceviz, kuru incir,pastığ, kesme  yemiş olarak önlerine konulurdu. Sonra bütün meyve ve sebze ticarileşince kimse kışın meyvenin yüzünü görmez oldu. Marketler meyve doluyken, köy evleri çölleşen bir bahçeye dönüştü. Gerger’de bazı ailler halen eski gelenekleri sürdürüyor. Özellikle narı kurutmaya bırakarak, kışın ilerleyen aylarına kadar yeme olanağına sahip olunuyor.

Nar  ile ilgili çok fotoğraf gördüm ama bunun kadar çarpıcı görmedim.  Narları kışa kaldıran aile,evin tavanına harika bir dekor vermiş…

Kaynak:Gerger Postası

WhatsApp Image 2019-12-16 at 16.32.54

Munzur’a dair. Eski yazılardan.

2008 YILINDA YAZDIĞIM BİR YAZI. PAYLAŞMAK İSTEDİM…

Munzur çayı boyunca iki taraftan gökyüzüne yükselen kasvetli dağlar, takvim yaprakları Haziran’ın sonunu
göstermesine rağmen yemyeşildir. Dünya kuraklıktan kavrulurken Dersim, insanı coşku denizine, yeşile ve suyun
huzur dolu ahengine çeker.

Munzur yok olurken...
Güneş pırıl pırıldır inanılmaz bir şekilde, gökyüzü ise masmavi. İnsanı mest eden bir serinlik ve uslanmaz bir inatla
akan Munzur. Tunceli Munzur’a hakim tepelerde kurulmuş bir kenttir. Binaların çoğu yeni. En eski bina, Munzur’a
tepeden bakan bir yerdeki eski askeri kışla. Dersim isyanında kurulan kışla, şimdi viran bir şekilde kentin merkezinde
kalmış. Dağ dokusunun her adımda hissedildiği Tunceli, yüz bine yakın bir nüfusa sahip. Kentte ekonomik değere
sahip bir sanayi kuruluşu yok, işsizlik Türkiye ortalamasının üzerinde. Kent Ankara, İstanbul ve Avrupa’ya inanılmaz
bir göç vermiş, vermeye devam ediyor. Göç eden Dersimliler kente dönse, kent bir anda nüfus olarak üçe beşe
katlanır. Yani dışarıdaki Tunceli nüfusu, kent nüfusunun birkaç katı kadardır. Dersim ya da devletin tunç elinin bir izi
olarak Tunceli…
Çoğumuzun isyan ve çatışmalardan tanıdığımız bu kent, eteklerinde kurulduğu kasvetli dağlardan hayat alır. Nereye
baksan dağ kokar, dağ silüeti canlanır. Tunceli’nin kurulduğu alan, devletin Dersim isyanını bastırdığı 1938 yıllarına
dayanıyor. Öncesi hakkında çok fazla bilgi yok. Dört bir yanı kasvetli dağlarla çevrili olan kent, yıllardır tam bir
olağanüstülük yaşıyor. Dersim isyanından bu yana, bir türlü normal bir yaşama geçemeyen kent, yıllardır çatışma,
operasyon ve baskılarla gündemde kaldı.
Halen de durum güncelliğini koruyor. Şimdi Dersim yeni bir yıkımla karşı karşıya. 85 km’lik Munzur Vadisi’ni yok
edecek barajlar sistemi şehirde, zaten kuşatılan yaşamı giderek huzursuz ediyor. Gerçekten Munzur Vadisi yok
edilirse, ikinci bir 38 yaşanır. Kent, doğa ve Dersimli hayatsız kalır ve tamir edilmez bir tahribat ortaya çıkar.
Bunun için kentte kime sorsanız Munzur Vadisi’nin yok edilmesini neden olacak projelere çok sert tepki veriyor.
Gerek kent genelinde, gerekse de dışarıdaki Dersimliler “Munzuruma dokunma” kampanyaları yürütüyor.
Çünkü Munzur, bütün mevsimlerin “bahar”ı ve sevdasıdır. Kışın beyaz örtüye inat akar, bahar mevsiminde biraz
hırçın da olsa delidoludur ve Fırat’ı besler, mevsim yaza gelince artık Munzur can suyudur, bütün Dersim’e. Doğa
ancak bu kadar sade ve yalın olabilir. Dağlarında yeşeren meşe, vadilerindeki çınarlar ve binbir renkte çiçekler,
Kınkor’lar, dağ keçileri, geyikler diye liste uzayıp gidiyor.
Dersim’i Dersim yapan, kasvetli dağlar arasında büyük bir coşkuyla akan Munzur’dur. Munzur’u yok etmek hem
dağların kasvetini öldürür hem de olağanüstü güzelliği ortadan kaldırır. Silveti, insanın içinde müthiş bir heyecan
uyandıran, dağların doruklarındaki kar sularından beslenen Munzur’un, inanılmaz güzellikleri var. Dağ dokusuyla iç
içe geçen vadi, meşenin inadını içine taşır ve kıyısında çınarları büyütür. Yıllardır yakılan, kesilen, bombalarla
dövülen meşe büyük bir inatla Dersim dağlarını korur, yeşil bir örtü oluşturur. Munzur bu yeşil örtüyü ak pak suyuyla
besler ve destek olur…
Munzur barajlarla yok olacak
Yemyeşil bir doğaya , isyancı bir ruha sahip olan Munzur’u yok edecek baraj projesi hayata geçerse, bölgede sekiz adet
hidroelektrik santralı yapılacak. Bölgenin yıllık su potansiyelinin yüzde 37.3’ü baraj göllerinde tutulacak. Mercan,
Pülümür ve Munzur Vadileri göl haline gelecek ve Munzur’un iklim dengesi altüst olacak. Kışın kar yağışları
azalacağı tahmin edilirken, bazı yeraltı kaynaklarının da kuruyacağı ileri sürülüyor. Bu barajlar nedeniyle en az üç
ilçe, sular altında kalacak, Munzur çayı’nın doğal akısının önü kapandığı için, Dersim gerçek anlamda bir yıkıma
uğrayacak. 70’e yakın köy sular altında kalacak ve toplam 84 köy zorunlu olarak göç edecek. İklimin değişmesi
tehlikesini de eklerseniz, artık Dersim bu barajlardan sonra hiç olmayacak. Bazı dağ köylerinin ulaşımı imkansız hale
gelecek, bazı alanlar yeni imar alanına alınacak. Munzur dağlarında bilinen 1518 bitki türü de bu durumdan etkilenip
yokoluşları hızlanacak. Bunlardan 43’ünün bütün dünyada yalnızca Munzur’da bulunan endemik türler olduğu
düşünülürse, bu bitkilerin doğal alanları değişecek, büyük çoğunluğu ortadan kalkacak.
Bu da yeni sorunlar, yeni problemler anlamına gelecek. Bu alanın endemik yapısı, coğrafik durumu gözönüne
alındığında Munzur Vadisi’nde barajların gerçek bir yıkım getireceği kesin. Enerji ihtiyacı nedeniyle yapıldığı ileri
sürülen hidroelektrik santrallerin yanında neden rüzgar enerjisinden yararlanma yoluna gidilmediği sorulması gereken
bir soru… Yani uzun lafın kısası Munzur çayı üzerinde kurulacak barajlar yeni sorunlar yaratacak… Munzur yok
olmadan bu sesi duymak, Dersim’e kol kanat germek her insanın görevidir bence.
13.7.2008, RADİKAL İKİ

Gününüz aydın olsun.

Kış mevsiminde gün batarken, gökyüzü korkunç bir kızıllığa bürünür. Özellikle dağlarda, temiz havanın olduğu bölgelerde kızıllık insanın içindeki şairi harekete geçirir. Mısralar ard arda dizilir ve gün batımı unutulup, bambaşka bir hava oluşur.

Ne soğuktur artık, ne de akşam karanlığıdır.

Dağ sulietleri, bulutlar bir dansın ahengidir.  Siyah bile insana güzel gelir. Su gümüş bir tepsi gibi parlar, gökyüzü bütün renklerin armonisine döner.

Zorlu aşkların mevsimidir, bu saatler…

Gün batımıdır oysa, geçen zamanın hüznüdür.

Bir yanılsama yani.

Pek de yanılsama sayılmaz sanırım. Çünkü ışıktır gökyüzünde olan.

Umut yani…IMG_6531