Mevsimsiz Zamanların Baharı

Bir deprem güncesinin devamı niteliğinde bir karalama…

Deprem üzerinden çok gün, çok ay hatta iki mevsim, bir bayram geçti. Kışın zemherisi sessiz sedasız bahara, bahar da sessizce yaza evirilmeye başladı. Yani çok şey değişti o lanet olası zamandan bu yana. Tarihin bütün mevsimsiz anları kısacık zamana sığdı. Hiç düşünemediğimiz kadar öldü insanlar , üşüdü, acıdan yürekleri patladı.

Arada bir gök delinircesine üzerlerine yağmur, kar, dolu  olarak yağdı. Yağmur sel olup sürükledi . Bir acıları söküp, uzaklara götüremedi, bir de değişmez yazgıları. Oysa kurak geçiyordu bütün zaman. Kar boran, yağmur hep az yağardı zaten. Yağmur için duaya çıkar, insanlar heyecan içinde dört gözle beklerdi  yağışlı günleri. Yağmur ya yağardı, ya yağmazdı.

Oysa bu yıl tuhaf başlamıştı zaten. Sonbahar kurak geçmiş, toprak susuzluk içinde çatlamıştı.  Ne yağmur yağıyordu, ne de hatırı sayılır bir kış beklentisi. Her şey uykudaydı sanki. Gökyüzünde bulut bile görülmedi çoğu zaman. Görünse de gelip, geçti kadım kentlerden. Sonra kış geldi sessiz sedasız. Bulutlar birikti zaman zaman. Hava soğudukça yağmur yüklü bulutlar belirmeye, gökyüzü kararmaya başlasa  da yağmur yağmadı.  Yağmur yüklü bulutlar sancılandı, zor  bir doğum sürecine benzer durumlar yaşandı. Gökyüzü bir güz havasını, bir kış modunu yaşadı. İklimsel gel gitler, küçük soğuk hava dalgaları görüldü sadece.

Sonra, sonrası felaket.

Takvim yaprakları 6 Şubat 2023 Saat 04.17’i gösterdiğinde her şey bir anda değişti. Yer şiddetle sarsıldı, bulutlar delirdi,  şimşekler çaktı. Yer titredi ard arda. Dağlarda kayalar oynadı yerinden. Yeryüzü adeta kabardı, zeminde kırılmalar, kaymalar oldu.  Komşu ve aynı fay hattında olan bir çok yerleşim yerinde çok sayıda bina depremin şiddetiyle yıkıldı.

Hatay’dan Malatya’ya, Maraş’tan Adıyaman’a, İslâhiye’den Urfa’ya, Adana’ya, Diyarbakır’a  tarihin en şiddetli depremi yaşandı.  Hatay, Maraş, Adıyaman ve Malatya’nın büyük kısmı tümden sessizliğe gömüldü. Ne iletişim kaldı, ne de müdahale edecek kurum.  Devlet sağır sultanları oynadı. Fay hattı olmayan kentler de bile binalar çöktü, çok sayıda bina oturulamaz hala geldi. İlk gün depremin vurduğu kentlerden insan çığlıklar arşa yükseldi. Her şey karanlık saatlerin bitmez bilmeyen zemheri soğuğunda ölüme evirildi. Kurtulanlar gördükleri manzara karşısında şok üzerine şok yaşadılar.  Her şey yerle bir olmuştu. Binalar yollara, yollar geçilmez yıkıntılarla doldu bir çok yerde. İnsanlar sorumlu olanlara ulaşamadı. İş başında olması gerekenler yoktu ortada. Birinci ve ikinci gün geride kalanlar sevdiklerine ulaşmak için yıkılan binalarda tırnaklarıyla arama kurtarma çalışması yaptılar. Herkes kendi derdine düştü, çığlık çığlığa yiten canlara ulaşmaya çalışıldı. Yıkılan binaların enkazlarından çığlık ve imdat sesleri geldi her yerden.  Çığlıklar birbirine karıştı, yağmur ve soğuk da işin tuzu biberi oldu. Sonra  giderek sesler kesilmeye, ölüm sessizliği görülmeye başladı depremin vurduğu kentlerde.. Geride kalanlar aç sefil enkazın başında çaresiz beklediler. Ne su vardı birinci ve ikinci gün, ne de ekmek. Kurtulanlar sevdiklerini toprağa vermekle meşgul oldular. Acı büyüktü, kayıplar korkunçtu, yıkım şiddetliydi.

Kurtarma ekipleri üç gün sonra ulaştılar yıkılan kentlere. Ne çadır vardı, ne de girilebilecek bir bina.  Kaos öylesine fazlaydı ki kimin ne yaptığı belli değildi. Hükümet her şey kontrol altında derken, insanlar isyandaydı. Kısa sürede mezarlıklar dolmuş, rakamlar korkunç boyuta ulaşmıştı. İnsanların  sığınabilecek bir evleri, ısınabilecekleri bir sobaları yoktu depremzedelerin… Elleri göğüslerinde bağlı çaresiz bekliyorlardı, neyi beklediklerini de bilemeden.  Bir kase çarbo için sıraya girdiler, ekmek ve su için beklediler. İnsanların insaflarına kalmaları zorlarına gitse de başka yolları yoktu. Yarı aç, yarı çıplak ve açıkta yaşamak zorunda kaldılar.

En çok da çadıra ihtiyaçları vardı. Kar, kış, kıyamet sürüyordu. Çadırsızlık en büyük sorundu. Halk seferber olmuştu ama çadır bulamıyorlardı. Kızılay çadır dağıttığını söylese de görünürde çadır görünmüyordu. Kamuoyunda çadır tartışmaları sürerken Kızılay’ın ‘Ahbap’a’ çadır sattığı çıktı ortaya. Oysa çadır yok, yetişmiyor diyordu sahada Kızılay görevlileri.

Depremzedeler çadır beklerken, Kızılay stoklarını başka kurumlara satarak eritme yoluna gidiyordu. Binlerce, on binlerce insan çadırsızken, Kızılay’ın çadır satması bir öfkeye neden olsa da depremzedelerin tepki gösterecek halleri bile yoktu.

Acı o kadar büyüktü ki, depremden  kurtulanlar kurtulduklarına  bile sevinemiyorlardı.

Harebeye dönen kentler, kasabalar, köylerden kötü haberler yayılırken göç başlıyordu deprem bölgesinden. Yakınları olanlar büyük kentlere göçerken, çaresiz olanlar çadırlara sığınmak zorunda kalıyordu.

Günler ilerledikçe hayat giderek çekilmez oldu. Uzun süre temiz içme suyunu bırakın genel temizlik için bile su yoktu deprem bölgesinde. Çöken su şebekeleri, tıkanan kanalizasyon sistemi yeni sorunlar yaratıyor, hastalıklara davetiye çıkarıyordu. Bu nedenle kentler depremin etkisini üzerinden atamıyor, süreklileşen artçı depremler insanları bölgeden kaçırtıyordu.

Bütün bu kaos ortamında bir de bayram gelmiş: yıkılan, toprağa karışan artık olmayan evlere. Ne eski bayramlar vardı ortada, ne de sahip olunan evler ve içinde yaşayan insanlar. Çocuk sevinçleri, çatal kaşık sesler yoktu artık. Hüzün akıyordu yıkıntılara, toprağa karışan anılara. Bir de bayramda mahşer kalabalığına dönen mezarlığa akın ediliyordu. Ağlayan, sevdiklerinin toprağına sarılan, çığlık çığlığa olanlar yan yana ve iç içe kendi acılarının sancısında yanıyorlardı.Boğazları yutkunuyor, gözler kararıp, şişiyordu mezar başlarında.

 Yürek, dokunsan çat diye çatlayacak.

Paramparça olmuş bir hayatın ortasında, zor bela temin edilen kefen bezinden yapılmış çadırlarda yaşamaya tutunmaya çalışan depremzedelere bayram gelip, geçiyor. Çevrede  o kadar çok yaşanmış acı var ki, kendi acılarından bahsetmek aklarına bile gelmiyor artık.  Deprem bölgesinde sabahın çok  önemi yok. Güneşin doğması insanların umudu yeşertmiyor. Öylesine uyuyor, öylesine uyanıyorlar. Doğru dürüst uyudukları da yok hani. Köpek havlamalarından, araba seslerinden, ağır makine gürültüsünden ve en önemlisi yeniden depremi yaşar korkusundan uyuyamıyor insanlar. Deprem her gece zihinlerde devam ediyor. Arada bir artçı depremler olunca korkular daha da büyüyor.  

Geceler gündüz, gündüzler  gece olmuş dersem abartmamış olurum. Zamanlar karışmış yani. Karanlıkla aydınlık iç içe şimdi. Artık rutin bir hayat içinde herkes. Ne geleceği görebiliyorlar,  ne de geçmişten kalan izleri.

Sabah çorba sırası, akşam sıcak yemek sırasında hayatlar  geçiyor. Zaman zaman birileri bir şeyler dağıtmak için yanaşıyor çadırlara. Ağırlarına gidiyor olsa da gerçek yardımlarla yaşamaktır artık. Depremden sonra geride kalanlar yapayalnız.  Şimdi ölümün ikiz kardeşi YALNIZLIK diyorum kendi kendime.  İnsanların çoğu güçten, moralden düşmüş durumda. Ne ellerinde bir iş, ne de hayal kuracak bir hareketlilik var. Yıkılan sokaklar bir bir ortadan kalkıyor, o cıvıl cıvıl evler, o çocuk dolu sokaklarda  yıkım çalışmaları sürürken, kentler ölüm sessizliğinde, asbest içeren toz  bulutlarının gölgesinde yaşama tutunmaya çalışıyor.

Ve bahar sessiz sedasız yıkılan, yerle bir olan kentlere uğruyor. Baharın ıslak havasında, yıkılan kentlerde baharın kokusuna toz karışıyor, enkazdan dağlar oluşuyor.  Şehir dışında doğru gidildikçe gökyüzünün maviliği görülüyor ancak. Meğer mevsim çoktan bahara evirilmiş ve yaza dönmekte..

Deprem ne mevsim bıraktı, ne de mevsimlere bakacak göz, hissedecek yürek.

Güneş bile puslu o günden bu yana. Rüzgar hüzünlü, yağmur ağlamaklı hatta zaman zaman korkunç öfke olup depremzedelerin üzerine yağıyor, yer yer sele dönüşüyor.

Bahar sessizce siniyor doğaya, sirayet ediyor bütün zamana. Buğdaylar başağa durma deminde. Her şey yeşile çalıyor toprakta. Bir toprağın altı kararsız.  Sallanıp duruyor. Sanki yer kayıyor ayaklar ayaklarımızın altında. Arada bir resmileşiyor zelzele.

Zel Zazaca da parça anlamında. Zel zele parça parça olma hali.  Ne tuhaf Kürtler yaşayarak depremi deneyimlemiş. Deprem kentlerinde gün yirmi dört saat havada ölümün parçacıkları, asbest kokak toz bulutları. Yıkım öldürdüğünü öldürdü, öldüremediğini tozuyla yaralıyor, ciğerlerine oturuyor, nefesine ortak oluyor, baharın yüzünü yok ediyor.

Deprem kentleri ölüm kokuyor sahiden. Her yer mezarlık, her yer ağıtın çığlığında lal. Ölümün tuhaf bir kokusu var. Tarifi imkansız, kelimeler kifayetsiz… Biraz sessizlik, biraz öfke ve boğazda biriken çığlık.  

Mezarlıklar ise mahşer kalabalığı. Çığlık çığlığa insanlar.

Ve korkunç bir sancı..

Morfin versen kâr etmez türden.

Asıl deprem şimdi başlıyor. Artık el ayak çekilmeye başladı. Sokaklar ilk günlerin karmaşasından uzak.  Her şey yavaş yavaş dağılma moduna giriyor. Çarşılar çarşı değil artık. Yol yönünü kaybetmiş durumda.

Arsalar mezarlık, binalar ölüm saçan bir korkuluk…

Şimdi nasıl görülsün baharın aydınlık yüzü, yağmurda parlayan taşların armonisi.

Nasıl görülsün?

Bunca ölümden sonra normale döner mi hayat, bilmiyorum.?

Baharın ışıltısı gözlerimizin ferini aydınlatır mı?

Bilemiyorum.

Bana öyle geliyor ki sanki bir göç mevsimindeyiz.

Ve sürüyor bütün şiddetiyle deprem…

Yerin altında ve üstünde. Her yönüyle sarsıyor ve çadırda bile yıkılıyor gök kafes…Bir konteyner uçuşuyor başlarının üzerinden. Paramparça oluyor havadayken. Uçuşuyor bütün umutlar parçalanarak.

Oysa bahar umut mevsimidir. Mevsimsiz zamanlara inat, bahar insana yaşama sevinci verir…  

Artık bahar gelsin yüreklere…

Mem and ZİN

The romance of Mem and Zin, also known as Memê Alan or Mem û Zin, is one that is told across the regions of Mesopotamia. From the mountains of Taurus to the peaks of the Zagros, from southern Turkey to northern Syria, from the mighty Lake Van to Ağri in Turkey, Mahabad in Iran, and Rawandiz and Amedi in Iraq, the legend is known to everyone.

The tale of Mem and Zin has travelled as far as the deserts of the Middle East, the plateaus of the Black Sea, the olive-rich mountains of the Aegean, the salt waters of the Mediterranean, and the coasts of Andalusia.

This centuries-old love story is still being told and has withstood the test of the time. It is hard to say whether there is room for love in people’s lives anymore. It seems that the gradual materialisation of love has left an emptiness in human relations.

However, in pages withered by time, the magic of romance is expressed in epics such as Mem and Zin. The love of the eponymous couple, their devotion to each other to the death, and description of the spirit of the period make it an indisputably unique piece.

For this reason, Mem and Zin, a classic in its own right, should be placed alongside Romeo and Juliet when discussing the theme of love in world literature.

Although the geography of the romances are not alike, they both treat the subject of the torment of love. Both texts explore the enchanting spell of love and highlight the society, politics and cultural life of the period.

Mem and Zin was written in Kurdish by Ehmedê Xanî in the 17th century, supposedly inspired by a real event that occurred in Bohtan (modern-day Cizre) in the mid-14th century.

Romeo and Juliet, on the other hand, was a play written by William Shakespeare between 1591-96, based on a long poem published in 1562 by the English poet Arthur Brooke, titled “The Tragical History of Romeus and Juliet”. Shakespeare developed the play by adding many characters to the story and made the work his own in his handling of the subject.

The thread that runs through both works is that they are written in a timeless style that has cemented their place in the canon of world literature. It is the case of other classical epics such as Layla and Majnun, Kerem and Asli, Siyabend and Xece.

Mem and Zin is considered the masterpiece of the Kurdish epics. The tale deals with the enchanting agony of love, and has been known as ‘Memê Alan’ among Kurdish people for centuries.

The epic was passed on the generations in an oral tradition, brought to life by the dengbêjs or singing storytellers. It was immortalised in the retelling of Ehmedê Xanî, who wrote the legend in the Kurmanji dialect of Kurdish in the 17th century.

The publishing of the epic in Kurdish was also important in terms of the development of Kurdish as a literary language. With this work, Ehmedê Xanî left a significant legacy for the Kurdish language.

The epic is a love story but it also explores the sociopolitical life of the 14th century. The official and administrative structures of that period, the injustices experienced, and the vibrancy of Kurdish culture are all depicted.

The traditions of Nowruz (the Iranian New Year, marking the first day of spring) and the culture of Mir (Kurdish nobility) are captured in the lines of the work.

Although Ehmedê Xanî’s poetic masnavi, Mem and Zin, consisting of 2,650 couplets, has been translated into more than 20 languages and has taken its place in world literature, the work has not attracted the interest it deserves. The epic was banned and labelled as a harmful publication at times.

While the authors and poets of that period preferred to write in Persian, Arabic or Ottoman, Ehmedê Xanî opened a new path in terms of Kurdish language and society by writing in Kurdish. Considering the period in which it was written, it is clear that it has a quite rich vocabulary. Thousands of years of verbal culture of Kurds was captured in the pages of his book.

Ehmedê Xanî’s works are extant as manuscripts, stored in libraries and museums. The earliest known copy of Mem and Zin is in the Baghdad Museum of Manuscripts.

It is not exactly clear whether Ehmedê Xanî’s works were published during the Ottoman period. According to sources reviewed by  Mem and Zin was first published in Istanbul in 1919 by Hamza of Müküs in the Arabic script of the original work. An edition in Arabic letters was published in 1958 in Damascus, and in Latin letters in 1962 in Moscow.

In 1968, the author and translator Mehmet Emin Bozarslan prepared a bilingual Kurdish and Turkish reader of the text for publication in İstanbul, and the book was subject to a legal investigation for a while.

Although there were researchers who worked on Mem and Zin and Ehmedê Xanî for a long time, their work remained out of the public sphere.

Work on Mem and Zin was revived when author Hüseyin Şemerhî prepared Mem and Zin for publication, based on manuscripts held in Baghdad. His edition was published in Istanbul by Nubihar Publications in 2009.

In 2010, Turkey’s Ministry of Culture printed Mem and Zin in Kurdish, based on Mehmet Emin Bozarslan’s edition. The publication of the Ministry of Culture, which was the subject of much criticism and praise, is undoubtedly important.

The publication of a book by the Ministry in a restricted language is itself remarkable, but the authenticity of the edition is under question. The Ministry has not published any further Kurdish works.

The late Prof. Kadri Yildirim, an expert in the Kurdish language, examined the edition published by the Ministry of Culture, in a study on the subject in 2011. He writes,

Towards the end of 2010, the Ministry of Culture published the manuscript, transcription, and Turkish translation of Ehmedê Xanî’s famous work Mem and Zin, which is the handbook of the Kurds. Undoubtedly, it was an important step that a ministry of the state had one of the masterpieces of classical Kurdish literature translated and thus the Kurdish language, which had been denied the right to exist through suppression and assimilation, entered a new phase with the official translation.

However, readers who take the book and examine it, encounter many strange things, translation errors, and serious mistakes, from the preface to the translation. This is because the text of the work in question was largely based on the translation made by Mehmed Emin Bozarslan in the late 1960s, which was banned after being censored.

Moreover, as this was not enough, the “translator”, who could not form a single Kurdish sentence, made a serious lapse of judgement when he sought to underestimate the Kurdish language of Ehmedê Xanî. That another Kurdish classic should not suffer the same fate at the hands of an official institution is one of the main purposes of the writing of this book.

I remember first hearing the saga of Mem and Zin in childhood. Years later, after graduating from university, I first came across the book of the epic that was told to us. I would learn that the person who wrote it was Ehmedê Xanî.

Although six centuries have passed, it is important that a myth is kept alive through successive telling and re-telling both in writing and verbally. This work reveals that Kurdish is a language of literature and art. It is within this framework that Ehmedê Xanî composed his seminal text three centuries ago.

In this respect, Kurdish is a language of literature, politics, and trade. It is no more than this, but it is no less. Like all languages, it has its own character. And Ehmedê Xanî’s immortal work ‘Mem û Zin’ is a clear proof of this.

Translated by Kerim Celik and proofread by Meric Senyuz

Reviewed by Tooba Ali and Celine Assaf

Neden İstanbul?

14 Mayıs 2023 tarihinde yapılacak olan genel seçimlerde Yeşil Sol Partiden İstanbul 3. Bölge aday adayı olmak için HDP üzerinden başvuru yaptım. Neden adaylık, neden İstanbul diye soranlar olacağından dolayı kısaca açıklama gereği duyuyorum. Biliyorum ki bir çok arkadaş, dost ve akrabam bu soruyu soracak.

İnsan bazen meseleyi anlatmak için bir iki cümle kullanır, bazen uzun cümleler dizer ve kendini ifade eder. Kimisi edebi bir dille bunu başarır, kimisi siyasal vurgularla meseleyi ortaya koyar. Yani mesele, yol yöntem sorunu olduğundan tercih öne çıkar.

Ben de kendimce pragmatik bir yol ve yöntem deneyerek kendimi anlatmaya çalışacağım. Umarım kendimi anlatır, size cevap olurum. 

Her şeyi bilen birisi değilim. Eksikliklerimle ortadayım. Doğru ve iyi olana sıcak bakar, gerekmedikçe katı tutumlardan kaçınırım. Bu benim yaşam felsefem. Diyaloga önem verir, iletişim kanalarını hep açık tutarım. Gerektiğinde ise tereddütsüz kapıyı kapatırım.  

Bu belirlemeler çerçevesinde güncele dönersek, bize biçilen deli gömleğini reddediyor, daha yaşanılır bir yaşamı hak ettiğimizi düşünüyorum. Çabam ne heybetlidir, ne de basit. Olması gerektiği gibidir. Ne fazla, ne de eksik. Kendim için ne düşünüyorsam, başka insanlar için de aynı talepleri savunuyorum. Hümanist olmayı onur sayar, bu çerçevede yol alırım.

İnsan olarak yaşadığım toplumdan bağımsız değilim. İç içe, sorunlarıyla haşır neşir olan birisi olarak sürece dahil olmayı da onur sayıyorum.

Ve biliyorum ki bir çoğumuz siyasetçiden, siyasal kurumlardan mustaribiz. Seçim süreçlerinde ortaya konulan düşüncelerin büyük kısmının, seçim sonrası buharlaştığını biliyor,  tanık oluyoruz. Merkez sağ ve merkez sol ya da klasik devletçi siyasi anlayışların bunu bir yöntem haline getirdiği açık seçik ortada.  Oysa en ilkeli davranması gereken siyaset kurumudur. Söylenen söz havada kalmamalı. Gerçeklere sırtını dönen siyasetten topluma hayır gelmez. Ne tek adam rejimi, ne de çoğunluk yönetimi doğrudur. Doğru olan ise Demokratik Rejimdir. Haklardan tasarruf etmeyen, insan hakları evrensel bildirgesinde anlam bulan ilkeleri hayata geçiren; insana, doğaya, emek ve dezavantajlı gruplara dayanan bir yapı esas alındığında hayat anlamlı olur. Yok saymayan, var olanların yaşam alanlarını genişleten gerçekliğe göre bir sistematik kurup, demokratik çözümü esas alan bir rejim inşa etmeliyiz diye düşünüyorum. Yani iktidar odaklı değil, hak ve özgürlük temelli düşünüp, hayatı kolaylaştırmanın yollarını bulmalı ve en geniş anlamda demokratik rejimi güçlendirme yoğunluğuna girmeliyiz.

Bu belirlemelerden sonra neden aday adayı olduğumu kısaca sizinle paylaşmak isterim.

  1. Her şeyden önce ben bir KHK’lıyım. Yedi yıldır uygulanan bu zulüm rejiminin bütün boyutlarıyla ortadan kaldırılmasını istiyor, bunun için mücadele ediyorum. Bize reva görülen bu hukuksuzluğun çöpe atılması için aday adayıyım. Biliyorum ki çok sayıda kişi, aile bu KHK zulmünden  nasibini almış. İşini kaybedenler ucuz iş gücü olup, ekonomik hayata katılıyorlar. İş bulamayanlar, inşaat ve ağır işlerde çalışanlar iş kazalarına kurban giderken, bazılarının intihar ettiğini de biliyorum.  Oysa adil bir yargılama ve adalet olsaydı eminin bunların hiç biri olmayacaktı. Dolayısıyla yaşadıklarım, yaşadıklarımız için aday adayıyım.
  2. Bu ülkede maalesef köklü bir demokrasi yok. Her şeyden önce demokratik bir rejim için aday adayıyım. Herkesi kucaklayan, kendi doğrusunu başkalarına dayatmayan bir rejim için aday adayıyım. Ne ben kimseden üstünüm, ne de kimse benden üstün. Anayasa eşit yurttaşların ortak sözleşmesidir.  Hiçbir din, hiçbir kültür, hiç dil üstün olma hakkına sahip değil. İnsanların tercihleri kendisini bağlar. Tercih ve inançlarından dolayı kimse ötekileştirilemez. Bu anlayış ve düşünceyi hayata geçirmek için aday adayım.
  3. Demokratik bir çalışma yaşamı için aday adayıyım. İşsizliğin, ucuz iş gücünün, modern köleliğin ortaya çıkardığı sonuçları deşifre etmek, işçi ve emekçiden yana bir mücadele ağı örmek için aday adayıyım.
  4. Ve tabii ki en acil mesele olan Kürt Sorununun demokratik çözümü için katkı sunmak ve barış kül türünün yerleşmesi adına mücadele etmek için aday adayıyım.
  5. İstanbul  ikinci memleketim sayılır. Gençlik yıllarımdan  beri gidip geliyorum. Çok sayıda arkadaşım, yoldaşım, dostum ve akrabam orada yaşıyor. İşçi emekçi yoğunluğu var. Sendikalar, hak örgütleri, basın merkezleri İstanbul’da. Sokaklarında yürüdüğümde Siverek, Gerger, Çermik, Pütürge’yi görüyorum. Sirkeci Adıyaman, Urfa, Antep  ve Diyarbakır gibi. Edebiyatın, entelektüel yapının, aydınların sığınağı. Kadim bir kent.  Kültür başkenti.  Bu nedenle İstanbul 3.Bölge’den aday adayıyım.

Selam ve saygılarımla…

İnsani Kriz!

Depremi Unutma…

13 milyon insanın yaşadığı eski dünyanın kadim kentleri, kasaba ve köyleri 06.02.2023 saat 04.17’de şiddetli sarsıldı, yer yer toprak katmanları yarıldı, binalar çöktü, binlerce insan çöken yapıların altında, enkazda kaldı. Bir anda, kısa bir zaman dilimimde yer sarsıntılarından dolayı çok sayıda insan hayatını kaybetti. Enkaza dönen yapıların altında kalanlar için artık çok geçti,  geride kalanlar ise küçük bir kıyameti yaşadılar. Kutsal kitaplarda işaret edilen, korku filmlerin insanı ürküten sahneleri sokak sokak, kent kent yaşandı. Gecenin karanlığına deprem üzeri soğuk, kar, boran eklendi, kısa sürede ölüm korkusu 11 ilin geneline sirayet etti. Ne girilebilecek ev kalmıştı ortada, ne de sığınabilecek bir mekan. Her şey depremle birlikte sarsılmış, darbe almış, yıkılmıştı. Yıkımdan kurtulan insanlar ise buz gibi havada incecik elbiselerle sokakta kalmıştı.

O gece yaşanılan korkunç zamanı anlatmakta kelimeler kifayetsiz kalır. Aklımızın ucundan bile geçiremediğimiz kadar şiddetli bir depremle sarsılmış ve biraz uzağımızda patır patır çöken binalar görmüştük. Ölümden kaçabilenler hayatta,  sayıları binlerle ifade edilenler ise artık aramızda değillerdi. Bazıları için dokunabileceği birileri kalmışsa eğer,  acının katmerli sancısıyla kucaklaşacaklardı. Bu öyle sıradan bir kucaklaşma değil; insanı delirtebilecek kadar sancılı, yüreğini darmadağın edecek kadar keder dolu. Kucaklaşırken güçleri ve göz pınarlarında yaş kalmışsa belki ağlayacak, birbirlerini teselli edecekler.

Deprem Bölgesinde kentler bir asırda kaybedeceği insanı, 90 saniye içinde  kaybetti. Kadim coğrafya kocaman bir mezarlığa döndü  ve her evden cenazeler çıktı. Birinci gün, ikinci, üçüncü gün derken korkunç  depremin üzerinden bir hayli zaman geçti. Halen acılar insanları delirtecek kadar güçlü bir şekilde yaşanıyor. İnsan bu durumda yaşanılan, duyulan, tanık olunanları nasıl anlatacağını da bilemiyor. Deprem sanki beynimizde ki fay hatlarını da kırdı. Artık kelime dağarcığım, düşünce gücüm sarsıntıya paralel olarak kırılgan. Zihnim her an deprem olacakmış gibi hissediyor.

O gece tarifi güç bir patlama sesiyle uykudan sıçramış binlerce insandan birisi olarak, süren sarsıntının kısa sürede biteceğini düşünerek, ilk önce farkında olmadan, çocukların odasına koşmuştum. Koşarken sağa sola savrulmuş, üç beş metrelik koridor bana korkunç uzun gelmişti.

“Çocuklar korkmayın, korkmayın, şimdi geçer” demiş, ancak sarsıntı hızından bir şey kaybetmeden devam edince binanın çökeceğini düşünmeye başlamıştım. Korkunç bir duyguydu, her an üzerimize beton blokların çökeceğini düşünüyor, beton tabla ile alt katlara düşeceğimizi zihnimden geçiriyordum. Korkunç bir zaman dilimiydi. Sarsıntıya paralel çökme duygusu insan zihninde dayanılmaz bir ağırlık oluşturur. Odalardan bir şeylerin döküldüğünü, duvarlardan kırılma seslerinin geldiğini duyduğumda elim kolum boşalmış, geri dönüşü olmayan bir türbülansa girdiğimizi hissetmiştim.  Şok olmuş bir vaziyette salon kapısının önünde ayakta dikilerek depremin durmasını beklememekten başka elimden bir şey gelmiyordu. Depreme karşı aciz kalmıştım. Güya çocukları koruma adına arada bir seslenerek varlığımla onlara cesaret vermeye çalışsam da tarifi güç bir korku yaşamıştım.

İlk deprem öylesine uzun, öylesine sarsıcıydı ki, bir an hiç bitmeyecek sandım. Öyle ki zaman kavramı zihnimden silinmiş, sarsıntının dakikalarca sürdüğünü düşünmüştüm. Hiç alışkın değildik böylesi sarsıntılara. Urfa 3. Deprem bölgesiydi. Bu kadar şiddetli deprem beklenilen bir durum değildi.

O korkunç sarsıntılar biraz durur gibi olduğunda kendimizi hızlıca dışarı atmak için üzerimize rastgele bir şeyler geçirip, en yakın parka gitmek için harekete geçtik. Zihnimizde artçı depremlerin daha yıkıcı olabileceğini biliyorduk. Uzun süredir yağmayan yağmur tuhaf bir şekilde o gece  dondurucu soğukla birleşerek, zaman zaman kara dönüştürerek dakikalar içinde bedenimizi teslim almıştı. Kışın bütün hainliği o lanet olası zamanda üzerimize bir karabasan gibi çökerek, deprem korkusuna üşümeyi de ekliyordu.  

Bizler depremin yıkıcı etkisinden kurtulmuştuk. Görebildiğimiz kadarıyla çevremizde bulunan binalar da ayaktaydı. Her şeyin kısa sürede düzeleceğini, gün ışımadan evlerimize döneceğimizi umuyor, umut ediyorduk.  Oysa her şey düşündüğümüzden farklı gelişti, deprem her şeyi kökünden sarsarak bütün gücümüzü kırdı. O gece kendini sokağa atabilenler güvenli yerler arayışına girdikleri için yollar tam bir kaosa dönmüştü. Yüzlerce araç boş alanlara hücum edince birçok yol tıkandı, insanlar kıpırdayamaz duruma geldi.  Bu kaos ortamında herkes bir yerlere yetişmeye, bulunduğu ortamdan uzaklaşmaya çalışırken, Urfa merkezde bazı  binaların yıkıldığına dair haberler yayılıyordu.

En sarsıcı olan ise depremin ilk saatlerinde yakın, komşu şehirlerden gelen haberlerdi.  Haberlere göre oralarda yaşayanlar bizim kadar şanslı değillerdi. Deprem sırasında kendilerini dışarı atamayan binlerce insan, yıkılan binaların enkazında kalmıştı. Çevre illerden gelen  kara haberler artıkça korkularımız büyüyor, gece yaşadığımız depremin düşündüğümüzden çok daha fazla yıkıcı olduğunu anlamış oluyorduk. CSM operatörlerinin devre dışı kalması,  elektriklerin kesilmesi felaket hakkında az da olsa ipuçları verse de yaşanan korkunç yıkım aklımızın ucundan bile geçmiyordu.

İlerleyen zaman içinde depremin birçok ilde hissedildiğini, şiddetinin oldukça fazla olduğunu öğrenmiş olduğumuzda işin ciddiyetini kavramıştık. Önce yakın çevremizden gelen haberlerle kahrolduk. Urfa merkezde birkaç binanın çöktüğü, Adıyaman’da ise durumun vahim olduğu dilden dile dolaşıyordu.

Gün ışıdığında üşüyorduk, en çok da gelen haberler içimizi titretiyor, acıtıyordu. Bizler felaketin kanlı bilançosunu dilden dile öğrensek de,  deprem sırasında Adıyaman Valisi Mahmut Çuhadar kentte önemli bir hasar olmadığına dair demeç verdiğinde kafamız karışmıştı. Gelen haberlere göre deprem valinin açıklamasının tersine korkunç bir sonuç doğurmuştu. İnanmak istemiyor, iyi haber alabileceğimiz birilerini arıyorduk. Ama ne yazık ki o saatlerde ne doğru dürüst bir iletişim kurula biliniyor, ne de iyi haberler alabiliyorduk. Kimseye ulaşamıyorduk, ulaşabildiğiniz insanlarla da sağlıklı bir iletişim kuramıyorduk.  Depremin birinci gününde öğlene doğru İkinci büyük deprem dalgası geldiğinde artık işin ciddiyeti ortaya çıkıyor, çok sayıda kişinin öldüğü hızlıca yayılıyordu.

Zaman artık zifiri karanlık bir gece gibi üzerimize çöküyor, kanayan bir iç yara misali acıtıyordu ruhumuzu. Durumun çok ama çok kötü olduğunu anlamaya başlamış olsak da tam olarak ne olduğunu bilmiyorduk. Belki biraz kendi derdimize düşmüş olacağız ki başka kentlerin acısını kavramakta gecikiyor,  kendi sancımızı yaşıyorduk.

O gün deprem öyle güçlü, öylesine sarsıcı  oldu ki, aradan geçen zamana rağmen hala zihnim, zihnimiz yıkılan o anlara tutsak. Ben ne yapsam, ne etsem o kahrolası sarsıntının sesini zihnimden atamıyorum. Bütün seslere baskın gelen, zihnimdeki renkleri siyahlaştıran o karanlık sarsıntı zihnimi sarmış durumda. Daha etkisi ne kadar sürecek bilemiyorum, belki hiç bitmeyecek, bir ömür benimle yaşayacak.

Depremin ilk bir haftası böyle geçti. Evlere yakın, ama evlere girmeden, uzaktan izlemekle yetindik. Akşam ise kimimiz arabada, kimimiz okullarda sabahladık. Artçı sarsıntılar, Adıyaman’da yaşanan korkunç yıkım ve kaybettiğimiz canlar her şeyi anlatıyor, söz hükmünü kaybediyordu.

Büyük deprem üzerinden bir aydan daha fazla bir zaman geçti.  Yarılan zamanın ve kırılan fay hattının henüz öfkesinin dinmediği, bizi vakitli vakitsiz salladığı, yokladığı  oluyor. Bilim insanlarına göre daha bayağı zaman böyle geçeceğine benziyor. Depremde neyin, nerede, ne zaman olacağını kestirmek bu günkü koşullarda imkansız. Belirsizlik içinde sarsılarak yaşama tutunuyoruz. Artık bu belirsizliğe alıştık mı, yoksa çaresizliğe teslim mi olduk bilemiyorum? Herkesin çaresizliği kendine göre ağır;  canlarını, evlerini kaybedenlerin çaresizliğini anlatmak imkânsız. Kıyaslama yapmak bile abesle iştigal.

Deprem herkesi farklı şekilde vursa da hayatta kalanlar için yaşam bir şekliyle devam etti, ediyor. Çadırda, çorba sırasında, enkaz etrafında ya da artık adları sadece birer numara olan sevdiklerinin mezarının başında beklemekle geçti, geçiyor. Yakınlarının cansız bedenlerine ulaşamayanların dramı ise çok daha ağır ve sarsıcıydı.

Artık biliyoruz ki hiçbir şey eskisi gibi olmayacak ve hayat bazıları için çok zor geçecek. Evini, sevdiklerini, arkadaşlarını, anılarını, komşularını, dostlarını ve bir ömür emek vererek biriktirdiklerini kaybedenler için hayat artık çok zor. İnsanların henüz yaraları çok taze, yürekleri yangın yeri, zihinleri acının sancısında.  En kötüsü de belirsizlik. Belirsizlik deprem kadar sarsıcı olmasa da insanı çürüten, içini acıtan bir potansiyele sahip. Geride kalanlar açısından bu kez gelecek değil, geçmişe dönme isteği var. Bunun imkansız olduğunu,  her şeyin yarım kaldığı ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı bilinse de insan bir an zaman sarmalının geriye dönmesini , kaybedilenleri geri getirilmesini istiyor.

Büyük depremin sarsıcı etkisi yıkılan binaların çokluğundan belli oluyor. Büyük depremin ilk günlerinde sosyal medyada dönen bir video izlemiştim. Belki çoğunuz izlediniz. Üstü başı perişan, bitkinliği gözlerinden okunan, sakalı uzamış orta yaşlarda birisinin çöken binanın önünde  yanan  ateşin etrafında beklediği görülüyor. Çökmüş ruh hali, direncini kaybetmiş bedeni  ve sevdiklerini  yitirdiği  her halinden belli olan erkek ısındığı ateşin külünü azar azar yemeye çalışıyor, sonra sıcak külü yüzüne, saçlarına, başına birkaç kez  sürüyor. O günlerde videonun ne kadar gerçek, ne kadar kurgu olduğunu anlamamış, sıcak kül yeme olayının ne anlama geldiğini düşünmeye başlamıştır.

Kürtlerde “Xueli li ser” diye bir deyim var, “kül başına” yani. Genellikle derin acı içinde kıvrananlar için kullanılır. İnsanın inanası gelmiyor ama sanırım “kül başına” gerçek bir vaka. Acının ateşle dağlanması gibi bir şey. Deprem bölgesinde ilk birkaç gün insanlar acılarını hafifletecek bir dayanak bulmak için oraya, buraya kaçıştılar. Enkazların başında ateş yakarak çevresinde kümelendiler ve ateş kısmen onların hayatta kalmasını sağladı.

İlk günler olması gerekenler yoktu ortada. Her şey iklimin ve depremin yıkıcı insafına kalmıştı. Ne teknoloji kalmıştı ortada, ne de övünülen yollar. Her şey ölümün rengine, acının sancısına ve yarılan toprağın şekline dönmüştü. Sadece binalar değil, hayat da yerle bir olmuştu. Ölenler ölmüştü ama  geri de kalanlar için her şey hala 7.8 şiddetinde yaşanıyordu.

Bu ortamda depremin vurduğu Adıyaman’a gitmek şart olmuştu. Çok sayıda tanıdık, dost, arkadaş ve akraba enkaz altındaydı. Gelen haberlerin dayanılmaz ağırlığı altında Adıyaman merkeze ulaştım. Depremin vurduğu güney bölgesini görünce adeta felç olmuştum. Ne olmuştu Adıyaman’a? Sanki  atom bombası atılmıştı kente. Adıyaman merkezi görünce aklıma Nagazaki, Hiroşima ve Kobani gelmişti. Bu nedenle ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilememiş, bir süre dona kalmıştım..  Bir çok dostum, arkadaşım ve birinci derece akraba olanlardan hayatını kaybedenler vardı.  Binalar yollara devrildiği için sokaklar, caddeler büyük oranda yıkıntılar nedeniyle kapalıydı,. Bu kadar büyük yıkımı ilk defa tanık oluyordum. Savaştan beter bir durum vardı ortada. İçim acıyarak yıkılan binalara baktım, gözlerim enkazdan sağ çıkabilecek birilerini aradı.

Adıyaman’da bütün yollar yıkıma çıkıyordu. Deprem koca kenti harabeye çevirmiş, binlerce insanı evsiz bırakmıştı. Sevdiklerini, yakınlarını, evlerini, iş yerlerini kaybedenler, o kahrolası dakikaları anlattıklarında içim titreyerek dinledim, gözyaşlarını içime akıtarak dayanmaya çalışmıştım. Hem gördüklerim karşısında nutkum tutulmuş, hem de oluşan enkaz karşısında içim burkulmuştu. Ölenler, evsiz kalanlar, soğukta üşüyenler her şeyi sarsmaya yetiyordu. Birkaç enkaz başında deklanşöre basarken, ilk kez fotoğraf çekmekten utanır olmuştum. İnsanların acısı karşısında ne yapacağımı bilemez halde beklemiş, büyük oranda fotoğraf çekmekten de vazgeçmiştim.

Depremden kurtulanların anlattıkları tek kelime ile korkunçtu. Kendilerini can havliyle dışarı atabilenler, kurtulduklarına sevinememiş, yaşanan yıkım karşısında dehşete kapılmışlar. Kentten yükselen çığlık sesleri karşısında en az 7.8 şiddetinde ki deprem kadar sarsılmışlar. İnsan çığlıkları Adıyaman genelinde yankılanmış, bir anda her şey karma karışık bir hal alarak tam bir kaos yaşanmış.  Bunun bir kıyamet olduğunu düşünmüş çoğu insan. Çığlıklar gökyüzüne ulaşsa da sonuç değişmemiş. Depremle birlikte  yağmur, şiddetli dolu ve dondurucu soğuk insanların dayanma gücünü kırsa da, insanların çırpınışı sürmüş saatlerce. Enkaz altından bir umutla seslerini duyurmaya , enkazı tırnaklarıyla kazmaya çalışanlar olmuş.  Enkaz altında kalanların çığlık ve inlemeleri ise bambaşka bir depremler yaratmış. O saatler için kelimeler kifayetsiz, duygular lal olmuş.  Enkaz altında kalanların kimisi donarak, kimisi kan kaybından hayata veda etmiş. Ölümün çemberini kıranlar ilk yaşanılanların şokunu atlattıktan hemen sonra kendi imkânlarıyla yakınlarını, sevdiklerini, anne ve babalarını ya da evlatlarını yıkıntılar arasından çıkarmaya çalışmışlar.

Kendi sevdiklerini canlı ya da cansız çıkarabilenlerin bir nebze acıları dinmiş ama sevdiklerini enkaz altından çıkaramayanlar sabahın ilk ışıklarıyla yıkıntıların ürkütücü boyutunu gördüklerinde artık sessizliğe gömülmüşler. Çığlık seslerinin yerini inlemeler almış. Dört gün sürmüş bu durum. Devlet oldukça gecikmiş, yollar kapanmış, yapılan müdahaleler de rasgele olmuş.

Harabeye dönen, ölümün çıldırtan sessizliğine gömülen Adıyaman’ın yerle bir olduğunu söylemek abartı gelse de, yıkımın şiddeti herkesi şok etmiş. İnsanlar kendileriyle baş başa kalmışlar ve elleriyle koca beton bloklar arasında kalan sevdiklerine ulaşmaya çalışmışlar.

Yani depremde söz hükmünü kaybetmiş;  o kara günün ilk ışıklarında, tarih bir yanını yitirmiş. Her şey doğanın insafında sarsılmış, savrulmuş ,yıkılmış… Oluşan enkaz insanları derin bir acıya, sessizliğe, ölüm uykusuna yatırmış. İnsanı yaralayan, ruhunda gedikler açan bir yıkımı yaşamış. Düşünsenize bir gece sabaha doğru geniş bir coğrafya saniyeler içinde yerle bir oluyor, kurtulanlar ise her şeyini kaybediyor.

Bu yıkım hem hayatımızda ki fay hatlarını kırdı, hem de yeni fay hatlarının oluşmasına neden oldu. Artık zaman eskisi gibi olmayacak. Ne yapsak bir yanımız eksik, sözcükler yarım, duygular lal olacak. Uzunca bir süre bu felaketin etkisini atabileceğimizi düşünmüyorum. Korkunç bir travma oluştu ruhlarımızda.

Her çağın, her koşulun kahramanı olabilir ama depremin kahramanı olmuyor.. Önüne ne gelse yıkıp geçiyor. Kahramansız zamanların tetikleyicisi oluyor deprem. Bu nedenle tarih boyunca depreme karşı kahraman ilan edilen hiç kimse yok. İnsan depreme karşı mağlup ve aciz. Hele de aç gözlü, rant odaklı ve rüşvet kültürünü yaşayan toplumlar daha büyük acılar yaşıyor, yıkımlar görüyor.

Hep söylenir. Deprem değil, binalar öldürür diye. Bir kez daha bunu acı ile deneyimledik. Demirden, çimento ve kaliteden çalanlar binlerce insanın hayatına mal oldular. Onlara izin verenler, inşaat aşamasında kontrol edenler, rantlarına göz yumanlar sonucun mimarları oldular.

Ne değişti 99 depreminden? Deprem vergisi, dask, yapı denetim, deprem yönetmeliği.

Ne oldu?

Sonuç ortada. Demek ki sadece kanun, yönetmelik çıkarmak yetmiyor. Etkin bir denetim mekanizmasının yanında rüşveti ortadan kaldıracak bir sistem gerekiyor.

Bunu büyük acılarla deneyimledik. Bir değil, hem de birkaç kez. Sanırım deneyimlemeye de devam edeceğiz. Bir iki haftaya kalmaz her şeyi unuttuğumuzda sorun daha da büyüyerek yarınlara aktarılacak. Depremin ne zaman olacağı belli olmadığına göre yarın olacakmış gibi adım atmalı, depreme dayanıklı konutların inşa edilmesini teşvik etmeliyiz. Teşvik diyorum çünkü milyonlarca insanın depreme dayanıklı konutu yok. Depremden sonra kontrol edilen konutların fotoğrafları incelenirse ne durumda olduğumuz ortaya çıkar.

Uzun lafın kısası önümüzde ciddi bir süreç ve ödev var.

Depremin yıkıcı yönünü bir daha yaşamamak ve ölümleri en aza indirmek için artık deprem gerçekliğiyle yaşamayı öğrenmeli, depreme dayanıklı konutların yapımı için ek önlemler almalıyız. Yasa yeterli olsa denetim yeterli olmuyor, denetim yeterli olsa inşaatlarda kullanılan malzeme yeterli olmuyor. Yani yumak olmuş bir sorunla karşı karşıyayız. Müteahhit, belediye ve denetim mekanizması birlikte ele alınıp, sorun köklü çözüme kavuşmalıdır. Bu gün deprem bölgesinde on binlerce insan çadırlarda zor bir yaşam sürdürüyor. En temel ihtiyaçlardan mahrum, yürekleri yarılı, ruhları kanamış bir halde geleceğe umutsuzca bakıyorlar. Acılarını bu günden yarına hafifletmek mümkün görünmüyor. Bu nedenle meseleyi iktidar odaklı düşünmekten vazgeçip, insani kriz düzeyinde ele almaya başlamalıyız diye düşünüyorum.

Kar yağdı Viranşehir’e

Artık eskisi gibi kar yağmıyor bizim buralarda. Yağınca da çocuklar gibi seviniyor, kendimizi sokağa atıyoruz. Bu anları fotoğraflamak bana hep mutluluk vermiştir. Kışın en yalın hali olan karla kaplı sokakları fotoğraflamak bana bir sosyal olayı fotoğraflamak gibi haz verir.

İşte bu fotoğraflardan bir kaç örnek. 2007 yıllına ait. Urfa Wêranşar sokaklarında çektiğim fotoğraflar…

Son Fotoğraf

Çocukluğumdan beri tanıdığım ve son yıllarda her fırsatta  fotoğraflarını çektiğim Xal Polat 18.11.2022 tarihinde hayata veda etti.  Xal Polat ne bir yazar, ne bir ağa, ne de bir yönetici, ne bir şeyh. Lokman Hekim de değil, iyi bir tüccar da. Siyasetçi hiç değil. Yani anlayacağınız yeryüzünde bu gün güya artı değer olarak görülen hiçbir vasfı yoktu Xal Polat’ın, insan olmak dışında. 

Eskiden oduncuların yanında durur, kışlık odun alilerin isteği üzerine odun kırmaya giderdi. Odun kesmeye, kırmaya gittiğinde iki balta taşır, sorun olursa “baltaların biri yorulursa, diğeriyle devam ederim.” derdi.

Xal Polat farklı bir insandı,  müthiş bir hayal dünyası vardı. Sım sıkı umutlarına bağlıydı ve hayatı boyunca katıksız, kendi halinde yaşadı. Kimi zaman hazine bulma umudunu dillendirdi, kimi zaman kaderine razı olarak yoksulluğun pençesinde yaşadı. Kimlikte 1935 yılında Siverek Yukarı Kelexan Köyünde doğduğu yazılı .

Çocukluk yıllarımdan beri tanıdığım Ded Polat’ın hem hayat hikayesi, hem de yaşam biçimi hep ilgimi çekmişti. Birkaç yıl önce hikayesini kaleme aldığımda çok ilginç bir ömür sürdüğünü anladım ve fotoğraflarını çekmeye çalıştım. Ama bir sorunum vardı..  Xal Polat fotoğraf çekilmesinden pek hoşlanmıyordu.  Bu nedenle hep uzaktan ve habersiz çekmek zorunda kaldım.

Çok nadir yakın çekebildim.

Kendi halinde, deli divane tarzında yaşayan ama aynı zamanda hayatın ipine sımsıkı sarılan birisiydi. Bir Dersimi olarak Fırat Vadisinde bulunan bir dağ köyü olan Kelexan’dan ayrılıp,  bildiği tek yer olan Siverek’e taşındıktan sonra  bildiğimiz Ded Polat olmaya başlar.   Geldiği gibi kentin damarlarına akar, sokak sokak gezer, çalışır, çabalar. O yıllarca insanlara kapok verir.

Kopok nedir peki?

Yiğitlik ölçü birimi. Xal Polat’a göre insanlar en fazla altı kapok taşıyabilir. Fazlası insan da olmaz. O işaret edilen insanların kapoklarını söyledi ama kimse onun kapoğunu söylemedi.

Ben buraya yazıyorum. Xal Polat Şeş yani altı kapok.  Biliyorum ki neden altı kapok dediğinizi duyar gibiyim.

Bu dünyayı tiye alan, kendi yaşam biçiminden asla vazgeçmeyen biri şeş kapok olur.

İşte bu insanla geçen hafta Siverek Sokaklarında dolaşırken her zaman ki gibi tesadüfen karşılaştım. Hal hatırını sorduğumuzda bana değil de yanımda ki arkadaşa biraz çıkıştı. Keyfi yok gibiydi. Kendisine  neden kızıyorsun Ded Polat, benin tanımadın mı?

Yüzüme baktı, tanır gibi olsa da bir cevap vermedi. Sırtında ki yarıya kadar eşya ile dolu olan çuvalı düşmemesi için düzelttikten sonra gülümsersek

“İnsanın keyfi her zaman yerinde olmaz ki?”

Diye konuştu.

Sesinde bir tuhaflık vardı. Normalde Ded Polat yaz kış palto giyerdi. O gün ne ilginçtir ki üzerinde paltosu yoktu ve oldukça da moralsizdi.

Anlaşılan hastaydı. Makinayı kendisini rahatsız etmeyecek şekilde ayarladım ve ard arda bastım deklanşöre.

Fotoğraflarının çekildiğini anladı mı bilmiyorum.

Aramızdaki son konuşma buydu o kentin kalabalığına doğru ilerlerken, biz ise Siverek’in dar ve dolambaçlı sokaklarına daldık. Bilemezdim ki bu son görüşmemiz olacak!

O gün çektiğim  fotoğrafı son  fotoğrafı oldu.   18.11.2022 tarihinde ölüm haberi geldi bana. Çarçabuk bir iki fotosunu hazırlayıp, anısına saygımı göstermek istedim. Sonra düşündüm, uzun süredir fotoğrafını çektiğim, hikayesini araştırıp yazdığım ve ilk kitabımda yer verdiğim birisi için son bir yazı yazmamak olmazdı.

O Siverek’te bilinen, tanınan , en renkli simalardan birisiydi.  Öylesine naif bir hayat sürdü, uzun yaşadı ve sonra sessizce göç kervanına katıldı.

Son yarım ağızla gülümseyen fotoğrafı ise ben de hüzünlü bir anı olarak kaldı.

Ruhu şad olsun.

Rahmetle…

Fotoğrafo soyın.

Xal Polat’e Kelexan’i ewro şiyo rahmet. Allah rahmdaxuedı şakero. Werêney çend roji ez û Mehmet Alkanat’a çoşmey İnidê Serebidı ma geyrayê, Xal Polat zi kuçara wera çarşê şiyê. Ki Xal Polat amnan zımıstan bê palto nê wıjênı tewer. A roJ bê palto bı. Ma bersê cı kerd, xırsa wa mıra duri kevê. Ezi, Mehmed zi ma çadê xue bi vışk.

Mı va Ded Polat xeyro, ma perso to kerd. Ez filan kesa. Winya mıra, zek mı bısıllasno. Tayn wınderd û nim hıvateya , winya çımandê mıra va “ma kefê insani hergı roj bêno.”

Vatendacı sero ne ma çiyê va, nezi ey. O şi rayda xue, ma şi rayda xue.

Ewro xabera mergdêcı amê.

Ez xeyli biya bêhes. Serri şi mı çiman verra. Zey filimê sinema. No dünyara Şeş Kapok Xal Polat raverd.

Allah caycı cennet kero.

No fotoğrafê cı a roj mı and. Ez vana belki no fotoğraf, fotoğrafê ciyê peyniyino…