Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum.
Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum...
Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin...
Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz.
Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum...
Hepimize selam ve saygılarımla..
Bahtı teninden yanık bir serencamdı Bir ömrün bana giydirdikleri Kaçamadım şerrinden şamarından feleğin Daha tüysüz bir çocukken dilim dağlandı Yasaklarla korumaya alındı bütün düşlerim
Ardımsıra kurallar devriyeler gezerdi Başım üç numara traş trahomlu gözlerim Babamın ters-yüz ceketi gibiydi hayat Acısı bol bir ağıt gibi dururdu bedenimde Ya da sokaklarıma dar gelirdi.
Parçalanmış bir aynada büyüttüm kendi kendimi Kurşun eritilirdi başımda okunmuş sular içerdim Boynumdaki muskaya havaleydi bütün hâllerim
Hem takdir hem tekdirlik bir mektepliydim on beşimde Yağmurlar ve şarkılar kardeş gibiydi Şarapla tanıştığım rüzgâra bulaştığım bir takvimdi Hepsi bir şiirin eskizleriydi belki Sonraki yaralarıma sargı bezleri
Ten çıra olmamıştı yazgım henüz bakirdi Giz yüzle tanıştı sonra boynunu sıktı muska Bir tren yolculuğunda bozdum bekâretini
Sonrası âhir zaman kahır mevsimi Yenildiğim yıllardı kapılar kilitliydi Rüzgârsız kaldım dilim paslandı otuzumda Tezgahlarda boylu boyunca ertelendim yarına Gözlerinin düsturuyla kırdım gecenin çemberini Kaç arkadaş daha silindi kütüğünden Notalara söz oldular şiirlerle kutsandı isimleri
Kırk kere bozmuştum tövbemi kırkıma geldiğimde Sığınacak bir dergâhım da yoktu üstelik Biraz daha büyütmüştüm yaramı Bende gözlerin kaldı o şarkının sözleri Bu biraz da kendimi seninle tanımlamak gibidir Orda saklıdır dünyanın bütün hazineleri Kutlu bir mirastır elbet Bir ömür yetmez anladım Yazmak için bütün sen’leri
Güneş doğduğunda, hayat yeniden başlıyor sanki. Her şey eskinin aynısı ve tekrarı olsa da, zaman denilen kavram kendini yeniden üretiyor.
Yeniden, bir baştan bir başa.
Dün geçmiş zaman, içinde bulunduğumuz an şimdi ki zaman. Zaman aktıkça her şey eskiyor ve bazı kavramlar, eşyalar, değerler daha bir değer kazanıyor. Bazıları ise çürüyor, buharlaşıyor ve yok oluyor.
Her şey ama.
Geride kalan her şey, daha bir değerli.
Acı bile olsa.
Çünkü geçmişe varmak mümkün olmaz, yaşam geleceğe akar.
Her zaman…
Nokta…
Kalemin ve kâğıdın gücüne inanıyorum.
Kesinlikle insan duyguları kalpten parmaklara, parmaktan kaleme, kalemden kağıda akar.
Ne engel tanır, ne de sınır.
Akar durmadan.
Sınırlamak, durmak gerekse bile kağıda akar.
Oysa bilgisayar bir şeyleri eksik bırakır, akan ırmağa setler yerleştirir.
Soğuk ve duygusuzdur.
Eksik kalan nedir bilmiyorum ama teknolojinin akıllı araçları bir şeyleri eksik bırakır.
Kalem öyle değil, kesinlikle öyle değil.
Bir ruha ve derin duygulara sahip. Tıpkı canlılar gibi.
Kalem kağıtta gezinirken, sözcükler dans eder. Ne kuytu kalır, ne de mahrem. Her şey dile gelir.
Hiçbir şey kalemim yerini alamaz. İlk tabletten bu yana değişmez kuraldır. Kalem kılıçtan keskin, duygudan kalıcıdır.
Bu nedenle kalemle kağıdın izdivacında bütün kelimeler iç içe erir, yek vücut olur sonra yeniden ayrılır.
Olağanüstü bir dans gösterisi gibi.
Şimdi yeryüzü ezgilerinde, bütün sözcükler, bütün diller dansa durmakta yüreğimde.
“Dolmen, toprakta yan yana aralıklı olarak dizilmiş birkaç büyük yassı taşla bunların üstüne yatay olarak yerleştirilmiş yine büyük yassı taşlardan oluşan ve genellikle mezar olarak kullanılmış olan tarih öncesi yapılardır.”diye tanımlıor Vikipedia.
Antep Yavuzeli karayolu üzerinde bulunan ve Karadağ eteklerinde halen gün yüzünde olan Dolmenler, ilginç yapılarıyla dikkatleri üzerine çekiyor. Doğal yassı taşların yan yana ve oluşan korunaklı alanın üzerinin yassı büyük taşlarla kapatılması sonucu oluşan eski çağ yapılardır. Öteden beri insanların ilgisi çeken Dolmenler antik çağlardan bu yana varlıklarını koruyor…
21 YY tarihin en sancılı yüzyılı olarak kayıtlara geçeceğine benziyor. Çünkü dünya genelinde bir tıkınma, çözülme ve yozlaşma yaşanıyor. Buna kapitalizmin bunalımı da , solun krizi da demek mümkün.
Her iki durumda da bir krizden bahsetmek yerinde olur.
Hayat teoriden ibaret değil. Binlerce yıllık deneyim ve gözlem gösteriyor ki, söylenen sözler hep eksik kalmış. Biri çerçeveyi çizmiş, diğeri taşırmış, bir başkası renkleri karıştırmış, tümden çerçeveyi boşaltmak isteyenler de çıkmış.
Sonuçta 2020 yıllarında küresel bir krizin yaşandığı, insanlığın yerlerde süründüğü aşikâr.
Bu gün internet sayesinde dünya genelinde yaşanılanları çok hızlı öğreniyoruz. Deprem anını canlı izliyoruz, gökyüzünde hedefine giden füzeleri çayımızı yudumlayarak seyrediyoruz.
Daha neler, neler…
Ama bu hızlı değime denk bir dönüşümün yaşandığını söylemek çok mümkün görünmüyor.
İnsanlık binlerce yıllık deneyime rağmen, ilk çağların ilkelliğiyle yol almaya çalışıyor.
Savaşlar bütün hızıyla sürüyor, göç ve göçertme insanlığın en büyük dramı olarak ortada duruyor. Açlık, yoksulluk, hak mahrumiyeti, sağlıksız yaşam koşulları…
Sanki hiçbir uygarlık katmanı geçirmemiş bir zihniyetle karşı karşıyayız. Teknoloji alabildiğince gelişiyor ama insanca bir yaşam standartları çağın gerisinde seyrediyor, insanlık buharlaşıyor.
Çağlar ötesi ilkler, ne devrimlerin anası değişiklikler, ne de yazılı hakların bir önemi yok. Bir çırpıda en uygar toplumlar, birden bire en ilkel yöntemlere dönebiliyor.
Zihniyet tarih sayfaları kadar eski, araçlar yepyeni ve daha bir öldürücü.
Bu gün yeryüzünde ki silahların miktarı, tahrip gücü, parasal değeri ölçülemiyor bile.
O kadar ki insanlık kendinden geçmiş durumda. Her türlü imkân kullanılıyor ama huzur için, insanca bir yaşam için kafa yoran insanların sayısı o kadar az ki…
Ortalığı daha doğrusu Çin’i kasıp kavuran Koranavirus’in insanlığı düşürdüğü azizliğe bakar mısınız?
Sanki basit bir salgınla karşı karşıyayız. Çin’de kentler karantina altına alınırken, başka coğrafyalar kendi havalarındalar.
Hani gelişmiştik, hani teknoloji her şeye kadirdi?
Demek yanlış giden bir şeyler var.
Bunca dini kitap, bunca filozof ve bunca devlete rağmen insan hala üşüyor, açlık çekiyor, virüsten ölüyor, işkence görüyor, hakları için bedel ödüyor.
Bunca gelişmişliğe rağmen insanların söz hakkı buharlaşıyor, düşünce dünyası çoraklaşıyor.
Uzun lafın kısası geçmişten ders alınmıyor, iktidar ve hegemonya için her şey mubah sayılıyor.
Dünya genelinde bir tartışma, bir karmaşa.
Süren çatışmalar neyin, nesi?
Paylaşılmayan nedir?
Birkaç km toprak mı, yoksa iktidarların nimetleri mi?
Ya da bilmediğimiz bambaşka nedenler mi?
Görünen o ki, eski imparatorluk hayranlığı, kral ve hükümdar olma sevdası bir doktrin olmuş durumda.
Yaşanan kriz bu şekilde aşılmaya çalışılıyor.
Yani daha fazla baskı, daha fazla savaş, daha fazla hükümdarlık.
Oysa hepimiz biliyoruz ki, insan için doğru olan savaşlardan uzak durmak, toplumsal kaynakları tüketmemek, doğaya sahip çıkmak ve her kesin rengiyle yaşamasını sağlamaktır.
Beylik laflar gibi oldu ama başka da bir yol yok. Gidilen yol, yol değil. İnsan haklarıyla, varlığı ve benliğiyle var olmalıdır.
Ne sınır, ne yasa, ne da iktidar buna engel olmamalı.
Çünkü insan doğada yaşayan en kırılgan canlıdır. Çok baskı çarkı tümden kırabilir. Herkesin bu kırılma sürecinde payı var, onarmada da payı olmalıdır.
Ben var olmalıyım, beninle birlikte başkaları da var olmalıdır. Başkaları diye bir şey de yok aslında. İnsanlık var ve kocaman bir aile. Bu ailenin kurtuluşu da herkesin çabasına bağlı.
Var olunacaksa, hep birlikte var olmak en doğal ve doğru olanı…
Bu gun baharı çağrıştıran bir zaman diliminde, Antep Çarşılarında dolaştım. Bakırcılar,yemeniciler baklavacılar…Daha başka başka meslekler,esnaflar. İnsan zaman,mekan içinde eriyip gidiyor. Kaçak çayın damakta ki tadı ve menengiç kahvesinin harika kokusu…
Bir dolu gün ve kanımca iyi fotoğraflar…Paylaşmak istedim…
Ankara benim için güzel anıları olan bir kent. Zaman zaman ziyaret etme ihtiyacı duyduğum kentlerden biri. Dostlarım var, arkadaşlarım ve zaman yazıştığım, görüşmek istediğim insanlar var.
Hem uzak, hem yakın.
Ortaya karışık gibi.
İlk liseyi bitirdiğim yıl olan 1985 yılında Ankara’ya yolum düşmüştü. O gün, bu gün zaman zaman ziyaret eder, birkaç gün kendimi sokaklarına atarım.
Ne de olsa başkent. İktidar, siyaset ve ötekileşen her şey Ankara’da.
Lafı uzatıyorum sanırım. Kendimi Ankara’nın havasına kaptırdım. Çok çalan , çok söyleyen ama aynı havayı tekrarlayan bir sistematiğin havasındayım.
Neyse hemen çark ediyor, Yüksek Caddesinde kendime geliyorum.
Hava soğuk, kalabalık sanki biraz azalmış.
Kış mevsiminin etkisinden mi ne?
Oysa buralar cıvıl cıvıl olurdu. Gitar çalanlar, kitap satanlar, küçük öteberi pazarlayanlar buharlaşmış. Sanki sokakta derin bir sükûnet var. Yüksel’deki Duran İnsan heykeli de yok.
Tek iyi değişim, aylardır etrafı dikenli tel ve bariyerlerle kapatılan İnsan Hakları Anıtının çevresi eski halini almış.
Ama polis yoğunluğu devam ediyor.
Adım başı polis desem abartmamış olurum. Her köşe başında insanları süzen gözlerle donatılmış. Canlı cansız gözler, insanların gözlerinden dünyaları anlamaya çalışılıyor.
Tabii ara da bir dijital güvenlik taramadan geçenler de oluyor.
Kitap evlerine dalıyorum istemsiz. En sıcak yerler oralar. Değişik insanlar var. Herkes zihin dünyasına uygun kitapları inceliyor, bakıyor, fiyatlarını kontrol ediyor.
Kitapların çok pahalı olduğunu söylemek, tarihe not düşmek gerekiyor. Sanırım her şeyin ateş pahası olduğu bir dönemde kitapların pahalı olması kaçınılmaz bir sonuç.
Buna rağmen kitapevleri kalabalık. Meraklı gözler, araştıran zihinler, sorgulayan beyinler kitapların sihirli dünyalarına dalmış.
Ama okuma oranının düştüğü, en çok okunanlar listesinde fantastik kitapların başta olduğunu görülüyor.
Kitapların albenisi artmış, baskısı güzelleşmiş ve kalite yükselmiş. İçerik üretme konusunda da bir sıçrama var sanki. Ama emin değilim. Kimilerine göre geriliyoruz, kimilerine göre ilerliyoruz.
O insanın durduğu noktaya bağlı.
Dijital çağda her şey içerik konusu olmuş durumda. Sosyal Medya mesajları bile kitap halini almış. Hatıralar, sevgiliye yazılan şiirler, acılar ve katmerleşmiş sancılar kitapların sayfalarına yansımış.
Bir şişe mürekkebin devrilip, koca bir leke oluşturması gibi, ülkenin realiteleri kitapların satır aralarına sıkıştırılmış sanırım.
Ya da bana öyle geliyor. Belki de görmek istediğim kitapları bulamamadan kaynaklı bir geçici körlük gibi bir durum yani.
Neyse ki kitapevleri insan yüreğine dokunuyor, gelecekten haber veriyor.
Bu bile tek başına önemli.
Kalabalığı, kitapevlerini, Yüksel Caddesini kendi haline bırakıp, Sahaflara doğru yol alıyorum, bir dostumla birlikte.
Sahaflar daha çok sınav kitaplarına yönelmiş gibi duruyor. Eski canlılığı yok, bana öyle geldi. Ama hala nitelikli kitaplar bulmak mümkün.
Hem de fiyat açısından daha uygun.
Havanın soğukluğu burada daha bir yakıcı. Rüzgâr dört yönden esiyor.