Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About ŞeyhmusÇakırtas

Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum. Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum... Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin... Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz. Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum... Hepimize selam ve saygılarımla..

Kapitalist Şölen*

14 Şubat gelince dünyanın dört bir tarafında genç sevgililer arasında bir telaş başlar. Ne alsam, nasıl kutlasam tarzında bir telaş. Sevgililer Günü geliryor ya, o nedenle telaşlanır sevgililer. Kimisi hediye için kuyumcuya, kimisi AVM’ye koşar. Bütün reklamlar “Sevgililer Günü” metaforu çevresinde düzenlenir, tam anlamıyla bir “Kapitalist Şölene”*, tüketim çılgınlığına, kandırma sürecine girilir. Çünkü Sevgililer Günü maddiyatın yansımasıdır. Yani ne kadar pahalı hediye, o kadar sevgi.

Oysa herkes bilir ki, sevgi paranın gücünü kırabilmeli ki, sevgi olsun. Yoksa yalancıktan süren milyonlarca ilişki var. Hatta bence Sevgililer Günü bu yalan ilişkilerin devamı için ilan edilmiş bir mekanizma. Sevgi olmayan, köle efendi ilişkisine benzer bir mekanizma.

Düşüncelerimi uçuk bulunlar çıkabilir. Olmalıdır da, ama gerçeği görmelerini öneriyorum. Tek taş, pahalı hediyeler, tüketim çılgınlığı olmasa Sevgililer Günü’nün ne anlamı kalır?

Başka bir anlamı varsa, birisi bana anlatsın.

Açık olalım, bu iş ekonomik canlılık için gerekli olan bir gün. Başka da bir anlamı yok. Evinde ekmeği yok, ama bu güne özgü sevgilisine tek taş alır, asgari ücretle çalışır, bu şölene dahil olmak için can atar.

Neden?

Çünkü devir, imaj devridir. Bu gün elinde çiçekle dönmeyen eş, – ki bu genellikle erkektir- banal kabul edilir. Herkes eşine değerli hediye alırken, o çiçek bile almaz.

Bu gerçekten bir banallık mıdır, yoksa sürüden ayrılırıp, gerçekliğine dönme midir?

Neyse bence kendi gerçekliğinizi yaşayın. Hediye alınacaksa başka günlerde var. Gösterişten uzak, doğal ve içten bir yaklaşım en doğru olandır diye düşünüyorum.

Hadi size bir tartışma, para gerekmiyor,tören filan istemiyor…

Evet…?

Alıntı: *Avni Odabaşı

İskender’den Lalo’ya bir var oluş hikayesi…

Lalo’yu ilk tanıdığımda sanırım 7 ya da 8 yaşlarındaydım. Babam bana ilk defa bir kundura almıştı.

İlk defa bir kunduram olmuştu yani. Giymiştim ama sokağa çıkıp, yürümeye kıyamıyordum. Bunun için evin içinde, çulların üstünde bir aşağı, bir yukarı gidip geliyordum.

O gece kunduralarımı yatağımın baş ucuna, görebileceğim bir noktaya koyarak uyumaya çalıştığımı ve heyecandan uykusuz kaldığımı hatırlıyorum.

Ne kadar da mutlu olmuştum…

Nasıl mutlu olmayayım ki?

O yaşa kadar giydiğimiz, katrandan üretilmiş lastik ayakkabı ya da naylondan incecik delikli ayakkabılar. Bu nedenle, bana alınan ilk kunduram olağanüstü bir olay gibi gelmişti.

O gece sabaha kadar gözüme uyku girmedi dersem abartmış olmam. Dışarda, sokakta nasıl giyeceğimi düşünüp durmuştum.

Evimiz kentin orta yerinde, bir yığma kalenin eteğinde yüksekçe bir yerde, yol taş, toprak. Yepyeni kunduralarla nasıl yürüyeceğim ki?

Kunduralarımı arkadaşlarıma nasıl göstereceğim, onların içinde nasıl giyeceğim diye derin düşüncelerle sabahı ettiğimi hayal meyal hatırlıyorum. Çünkü mahallenin çocukları hepsi yoksul, hepsi yoksun. Ayaklarında parçalanmış lastik ayakkabılar.

Bu düşüncelerle güne başladım. İçimde bir ağırlık, hüzün ve korku.

Karmakarışık duygular içinde kalarak, o gün çıkmadım sokağa, elimde kunduralarımla avluda dolandım, durdum. Annem kızıyor artık.

İçim içime sığmıyor, sevinç, hüzün, korku iç içe.

Mecbur ya giyip, dışarı çıkacağım; ya da annemin dediği gibi yapıp, bayramlarda giymek üzere kunduraları saklayacağım.

Saklama fikri bana çok sıcak gelmiyor, bayrama daha çok var. O zaman giymeliyim.

En sonunda kunduralarla kendimi attım sokağa. Önce dikkatlice yokuş aşağı, kunduraları kirletmeden, bir taşa değdirmeden bir itinayla indim. Sokak kalabalık, gelen giden çok.

Sanki herkes dönüp bana bakıyor, herkesin gözü bende sanki. Bakışlar rahatsız ediyor beni. Hızlıca kalabalıktan adeta kaçarak, ara sokaklarda kayboluyorum.

Mahallede henüz kimse yok, herkes evinde, işinde, kârında. Bir iki arkadaşımın kapısını çaldım. Kısa sürede çoğaldık, sokakta buluştuk.

Her gelen kunduralarıma bakıp, duruyor.  Bir iki tanesi denemek istedi. İçimde bir korku, ya alıp kaçarlarsa. Bu nedenle, olmaz diyorum.

Küsenler oluyor böylece, ben de üzülüyorum. Verip vermeme arasında gidip gelme halinde kalıyorum. Oyun oynayacak ruh halinde değiliz artık. Arkadaşlarım da kunduralarımın kirleneceğini bildikleri için koşmalı oyunlardan kaçınıyorlar.

Bir süre sonra ben de, arkadaşlarım da kunduraları unutup, oyunlara dalıyoruz.

Ve kunduram taşa değdi.

Ta ki kunduram taşa değene kadar oynuyoruz.

Derin bir çizik ve yepyeni derinin üzerini kaplayan toz, toprak.

Baktıkça üzülüyorum, oyundan ayrılıp evin yolunu tutuyorum, bir hüzünle.

Birkaç gün böyle geçti, cebimde bir bez, ha bire temizliyorum. Ama kundura eski parlaklığını kaybetti, yavaş yavaş mat, kirli bir hal aldı ve burun kısmı birkaç kez taşa geldi, kundura yaralandı,derin birkaç çizik aldı.

Ben üzülüyorum tabii.

Giymesem diye düşünüyorum ama giymek de istiyorum.

Babam üzüldüğümü görünce “Üzülme, çaresi var. Boyatırız, tekrar eskisi gibi olur.”diyor.

Biraz teskin olsam da, içimdeki hüzün dağılmamış.

 O gün babam önde, ben arkada Meydan’daki boyacıya gittik. “Çıkar boyasın” dedi.

Ben boyacıyı ilk görüyorum, o da beni. Çıkar diye işaret ediyor. Ben konuşma engelli olduğunu bilmiyorum. Hiç konuşmuyor, arada bir işaretle bir şeyler anlatıyor, sessizce elindeki ayakkabıları boyuyor. Bir fırça sallayışı var, olağanüstü düzeyde ahenkli.

Baktım ki, babam da işaretle bir şeyler anlatıyor.

Şaşıp, kaldım.

Kendi kendime boyacı lal mı diye soruyorum içimden.

O gün adını bilmediğim boyacım kunduralarımı bir güzel boyadı, cilalayıp, parlattı. Eskisi gibi olmadı ama yarım kalmış sevincimi yaşamama yetti.

Yeniden giyerken heyecanıma boyacı da katıldı. Elleriyle güzel anlamına gelen işaretler yaparak, sevincime ortak oldu.

O günden sonra Lalo’yu hep meydanda boya yaparken, bulurdum.  Aylar, yıllar böyle geçti.

Ben liseden sonra Siverek’ten ayrıldım. Öğrencilik, öğretmenlik filan derken, yıllar akıp geçti. Bir ara Siverek’e geri döndüm. Lalo hala meydanda kundura boyacılığına devam ediyordu. Üç darbe görmüş, Demirel’den Ecevit’e, Özal’dan Erdal İnönü’ye birçok başbakan eskitmiş. Darbe günlerinde, kriz zamanlarında, ceng dönemlerinde fırça sallamaya devam etmiş. Yürüyüşler görmüş, protestolara tanık olmuş. Siverek’in en çalkantılı dönemlerinde bile, yerinden bir milim ayrılmamış, aynı yerde ayakkabı boyamayı sürdürmüş. Büyük bir inatla, büyük bir inançla kendi başına hayatını sürdürmüş. Kimsenin eline bakmamış, kimseye avuç açmamış.

Siverek’te kaldığım zamanlarda ayakkabımı boyatmak için Lalo’yu ziyaret ederdim. Bir türlü ilk kunduramın hikayesini anlatamadım kendisine. İçimde bir ukde gibi kaldı. O hep gülen yüzüyle kunduralarımı boyadı ve parmaklarıyla güzel, çok güzel dedi.

Ben ise hep çocukluk dönemime gittim ama kendisine anlatamadım.

Çok geçmeden ben bir daha dönmemek üzere Siverek’ten ayrıldım.

Meydan, Üçgen Park, Kanlıkuyu, Kaleboğazı,Şeytan Kuçesini ve Kale’yi kendi haline bırakarak, yeni mecralarda kürek sallamaya devam etmek için Siverek’i terk-i diyar ettim.

Süreç içinde zorunluluktan öğretmenliği bıraktım, başka mecralarda yürüdüm.

Her şey değişti yaşantımda. Saçlarım ağardı, alnımdaki çizgiler derinleşti. Ülke uçurumdan uçuruma koştu, acılar içinde yol aldı.  Zaman ağır bir yük gibi sırtımda bir kambur olurken, ben çocukluk yıllarıma dönmek için Siverek’e kısa bir ziyaret yaptım, Meydan’da boyacımı hatırladım.

Boyacı Lalo’nun aynı yerde boyacılığa devam ettiğini, havanın soğukluğu nedeniyle işe gelmediğini öğrendim. O gün görme fırsatım olmadı, ama iki kez bizzat görmek, fotoğraflarını çekmek  için 300 km yol yaptım, ama Lalo’yu bulamadım. Lalo bu, yerinde durmaz, telefon kullanmaz, gittiği yerlerde de çok durmaz. Gidebileceği bütün yerlere gitsem de, göremedim Lalo’yu.

Bu nedenle içime yine tanıdık bir hüzün çöktü,

Çocukluk anılarımın hüznü beni gerilere  götürdü.

En son baktım olmuyor, bir arkadaşla evine gittik.

Evde de yoktu, eşiyle ayak üstü konuştuk.

Sabah çıktı,çarşıda dediler. Eski fotoğraflarını, hakkında yapılmış haber küpürlerini gösterdi. Meğer ne çok ünlüymüş benim boyacı ustam.

Ben tam umudu kesecektim ki genç dostum Mehmet Alkanat  “Abi ben sana fotoğraflarını çeker, atarım. Sen merak etme. ” dedi.

Sustum, olabilir mi diye düşündüm.

Hiç yoktan iyidir, demekten başka yol kalmadı zaten.

Birkaç gün sonra da elime ulaştı fotoğrafları.

Olağanüstü bir insan.

Sade, kendi halinde ve hep umutlu.

Boyacılık hikayesi tam 60 yıl önce başlamış, aynı yerde, aynı şevkle devam ediyor. Aslen Elazığ Palu’lu. Yıllar önce ailesi Siverek’e göç etmiş. Babası ticaretle uğraşırmış, en çok da şeker tüccarlığı yaparmış. Malatya’dan şeker getirip, toptan ve perakende satıyorlarmış. Herkesin Lalo olarak bildiği Siverek’in emektar boyacısının adının Mevlüt olduğunu da öğrenmiş oluyorum böylelikle. Bir iki yaşına kadar sağlıklı bir bebeklik yaşamış.Sonra ateşli hastalıkla havale geçirince,  işitme ve duyma yetisini  kaybetmesine neden olmuş. O gün bu gün dünyanın gürültüsünden uzak, sözcüklerin sihirli gücünden yoksun yaşıyor. Düşünüyor, tasarlıyor ama sözle ifade edemiyor.

Mevlüt, 6 yaşına gelince okuma yazma öğrenmesi için Diyarbakır’daki işitme ve konuşma engelli öğrencilerin devam ettiği okula gönderilmiş, ama Lalo uzun süre kalmamış, okulu yarıda bırakıp, eve geri dönmüş.

Babasının yanında dükkâna gidip gelir; babasıyla Malatya’ya şeker getirmeye gider, her işine koşar. Ama ömür boyu böyle devam etmeyeceğini de bilir.

Delikanlılık döneminde bir karar vererek, babasının yakınında boya kutusuyla işinin başına geçer. O gün bu gün boyacılık serüveni sürüyor. İlk başlarda yer bulmakta sorun yaşasa da, meydanda bulunan özel bir bankanın  müdürünün işini beğenmesi, sakin ve düzenli olması sayesinde, bankanın önünde boya yapmasına müsaade etmesiyle hayatı değişiyor.

Gelen bütün müdürler ve zabıta da yerini benimsiyor, dokunmuyor ve Boyacı Lalo mekanına mıh gibi çakılıyor. On yıl, yirmi yıl derken, aradan altmış yıl geçiyor. Bu süre zarfında evleniyor, çoluk çocuğa karışıyor, 8 evlat sahibi oluyor. Evde Keko, dışarda Boyacı Lalo,kendi anlatımlarından geçen sürenin 50-55 yıl  kadar olduğu anlaşılıyor. Bu gün 72 yaşında. Soğuk ve yağışlı günler hariç, genelde işinin başında oluyor. Artık çok paraya da ihtiyacı yok. Bütün çocukları iş güç sahibi. Memur olanda var, kendi işinin başında olanda.

Bütün Siverek yerini biliyor, kendisini tanıyor. Adını pek kimse bilmez. Lalo olarak anılıyor.

Çocuklarının bütün ısrarlarına rağmen, işini severek yapıyor. Kimseden destek almıyor, kazancıyla geçimini sağlıyor, hatta iş güç sahibi evlatlarına destek bile oluyor.

Çocukluk yıllarımın yarım kalmış sevincine harç olan Mevlüt Usta, tarihin bütün acılarından payını almış, İskenderin’in ayak izlerine, Yavuz’un kılıç darbesine, 12 Eylül’ün karanlık vahşetine tanık olmuş meydanda hala ayakkabı boyamaya devam ediyor.

Güzel olan da bu zaten.

Meydanda kimsenin izi görünmüyor, Lolo’nun izi göründüğü kadar…

Yazıyı hazırlamamda katkı sunan, fotoğrafıları çekip gönderen, Mehmet Alkanat’a buradan teşekkürlerimi bir borç bilirim. Tşkler Mehmet…

Aşk ve Sevgi

WhatsApp Image 2020-02-14 at 10.13.09

Feyzi Çelik yazdı

Aşk ve sevgi birbirinden kopuk değil, özdeş olmadıkları gibi farklı da değildir. Yani hem özdeş hem de farklıdırlar. Sevgi, somuttur, belirtileri, varlığı ölçülebilir, yaşanır, yaşatır, pratiktir, sonsuz değildir. Aşk ise soyuttur, tanrısal özelliklere sahiptir. Somut değil, ölçülemez, zamana sıkıştırılamaz, sonsuzdur. İnsan yaşamı ile sınırlı değil. Aşk sevgiyi de kapsar. Sevgi, aşkın somutlaşmış hali de denilebilir.

Sevgi, alışkanlıklara yenik düştükçe, aşk kendisini geri çeker. Geçici olan aşk değil, sevgi de geçici değildir. Sevginin devamı aşkın gücüne bağlıdır. Aşk bitince sevgi de biter. Sevgi gibi görünen ise alışkanlıklar ve konforun devam çabasından başka bir şey değildir. Bu nedenle aşk geçici, sevgi kalıcı sözü doğru değil.

İnsanların çoğu, yanılgılı bir şekilde birbirine aşk olduklarını, sevdiklerini söylerler, başkaları da onları öyle görür. Aslında, geleneklerin, alışkanlıkların, sosyal ve ekonomik koşulların etkisi her şeyde olduğu gibi insan/aile ilişkilerinde belirgindir. İnsanın yaşadığı çevre, ana baba ve diğer aile bireylerinin davranışları da insan üzerinde etkilidir. İnsanın bir özü olsa da temelde benzer yanlar hakimdir. İnsanlar aşk ve sevgiyi bile taklit edebilirler. Bunu kendine özgü de sanabilirler. Reklamlar, ticari motivasyon da bunu etkiler.
Bazı durumlarda çaresizlik, bağımlılık türü ilişkilerin kökleşmesine de neden olabilir. Uyuşturucuya bağımlılık gibi uyuşturucu var oldukça hayali dünya gerçek sanılır. Devamı uyuşturucu almaya benzer. Yokluğunda tüm duvarlar bir anda üstüne yıkılır. Kendi bağımlılığından ileri geldiğini görmez. Yanılgılı durum denilen durum tam budur. O zaman, birbirine hatta kendilerine zarar verme dahi gündeme gelebilir.

Egemenlik kurmak da sevgi/aşk olarak görülebilir. İnsan, egemenlik oluşum sürecini unutabilir ya da farkında olmadan egemenlik içselleştirilebilir. Bilinçlenme, zihnin eleştirel gücü ile bu açıklığa kavuştuğunda buna başkaldırı eşlik eder. İşte bu halde de temel ilişkinin sevgi/aşk olmadığı ortaya çıktı.

Sevgi ve aşkı özdeş olarak gösteren “karşılıksız” olma niteliğidir. Bencillik yok. Elbette ben’e yer vardır. Buradaki ben, öz anlamındadır. Başkasının beni üzerinde egemenlik kurmak yok. Kendini dayatmak da yok. Aynı zamanda dayatmayı kabul etmemek anlamındadır. Bu hep olmalı, yok oldukça biri diğeri üzerinde baskın hale gelir. Bunun siyasette de görünürlüğü vardır. Halk için görülen siyasetin bencilliğe dönüşmesi nasıl toplumsal felakete yol açarsa, bireysel anlamda da felaket anlamına gelir.

İnsan kendini tanımalı, kendisini tanıması içi kendisi ile bir mesafe koymayı bilmelidir. Başka birine bakar gibi bakmalıdır. Kendi sınırıları nedir? Nereye kadar dayanıklığı vardır? Bunu kendini tanımakla bilir. Kendini tanıyan biri başka birini de iyi tanıyabilir. Bunları aşk ve sevgi için de söyleyebiliriz.

Aşk ve sevgi birbiriyle iyiye doğru gitmek için yarışırlar. Hedefi mutluluktur. Fark varsa aşkta sonsuz bir mutluluk, sevgide sonlu bir mutluluk vardır. Bir de aşk kolektiftir, onların yazgısı bütün toplumun yazgısı, destanı, anlatısıdır. Bitmez deryasını yarına, yeni aşklara bırakır. Sürekliliği yaşayarak, var olanı içererek, kendini aşarak.

YARIM KALAN HAYATLAR:LEYLAN

Feyzi Çelik yazdı.

 

Seher ve Devran öykülerinden sonra Selahattin Demirtaş, Leylan’la roman dünyasına adımını atmış oldu. Kitap, biri uzun öykü olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Uzun öykü, tipik bir Diyarbakır kırığı olan Kudret’in anlatımı ile ilerliyor. Kudret, Serap’a çaktırmadan aşık. Serap da bunun farkında. O da çaktırmadan aşık ama bu konuda bir belirlilik de yok.Fotoğraf açıklaması yok.

Kudret, Serap’la evlenmek için adım atmadığı gibi biri avukatla olmak üzere üç kez Serap’ın evlenmesini engelliyor. Arkadaşları da var, tam bir kanki grup. Süphan ve Kemallettin’le çocukluktan gelen arkadaşlıkları var. Hep beraber hareket ediyorlar. Müthiş bir dayanışma halleri var. Okulda yaşanan zorluklar hele hele yasaklanmış Kürtçe karşısında dayatılan asimilasyona karşı kendi hallerince duruşlardan pasajlar verilerek roman politik bir görünüme kavuştuğu gibi Kudret şahsında Diyarbakır kırıklarının Kürt politikleşme süreci de yansıtılıyor. Kudret’in kudreti, tamirci dükkanına tamir için bırakılan arabanın arka koltuğunda bulunan Mehmed Uzun’un “Bîra Qedere/Kader Kuyusu” romanı ile ortaya çıkıyor ve yine tamir için arabasını kendilerine getiren Netice’nin “Hayat Hep Yarımdır” romanı ile bir nefesten sonra devam ederek, savaş karşıtı imzacı Bedirhan’ın yaşam ve mücadelesine odaklanıyor.

Aşkın, insan sevgisinin yaşamın anlamı olduğu kadar ihanetin, sevgisizliğin felsefi tahlillerinin yapıldığı roman ilerleyen sayfalarda bir bilim kurgu hüviyetini alıyor. Teknolojik gelişmenin, bilginin insan zekasına hükmedilmesi süreci Huxley’in Cesur Bir Dünya romanındaki yapay insanını hatırlatıyor. Yer yer o romandan da söz ediliyor. Zekanın zihni esir alacağı kuşkusu üzerinde duruluyor. Büyük tıbbi ve teknik bilgi gerektiren romanı yazmak kolay bir iş değildir. Demirtaş, zor bir işe girmiş gibi görünüyor. Çatısı iyi çatılan bir kitap olsa da böyle karmaşık, birbirinden kopup ilişki, olay ve insanları bir roman içinde kurgulamaktaki zorluk romanın en zayıf noktası olarak görülebilir.

Yer yer kitap bir roman havasından çıkıp, bilimsel bir kitap haline gelebiliyor. Kapitalizm eleştirisiyle bir ekonomik-politik, mutluluk, iyilik, kötülük, zeka, zihin, yapay zeka gibi konuların tartışıldığı bir felsefe kitabı haline gelebiliyor.

Kudret’in anlatıcı olduğu bölüm için roman sanatının anlatım gücü daha fazladır. Olay örgüsündeki ince alay ve mizah romanın artıları olarak görülebilir. Özellikle Kürtçe ve Türkçe’deki kelime anlamlarının farklılığı eğlenceli bir şekilde anlatılarak roman kahramanlarının derinlikli bilgileri de okuyucuya aktarılıyor.

Demirtaş,sanat,bilim, politika ve felsefe birikiminden oldukça faydalanmış. Roman tekniği olarak Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sından ilham almış gibi görünüyor. Kürk Mantolu Madonna’da olduğu gibi roman iki roman gibi yazılmıştır. Sabahattin Ali, her iki bölüm bakımından karakter geçişinde bir devamlılık sağlarken, Leylan’da bu devamlılık görülmüyor. Bu da ikinci roman ile birinci romanı birbirinden koparıyor. Bağlantı yokmuş gibi görünüyor. Tek bir bağ görünüyor; o da, Netice ile Bedirhan’ın KHK ile görevlerinden ihraç edilen akademisyen olmalarıdır. Önce bir anlatıcı ve sonra bir şekilde Raif Bey’in çekmecesinden çıkan notlar nasıl ki, Ali’nin roman kurgusunu oluşturmuşsa Demirtaş’ın roman kurgusu da ona çok benziyor. İçerik olarak da benzerlikler var: Celal-Linda aşkı, Raif-Maria aşkını hatırlatıyor. Babadan habersiz dünyaya gelen Mutlu, Raif-Maria’dan doğan çocuğu hatırlatıyor. Ancak, Ali döneminin karamsar, silik, etkisiz kahramanlar yok. Mücadeleci, umut dolu karakterler var. Celal gibi imzasını geri alıp da işine devam eden teslimiyet ve ihanetin zirvesinde yaşayanlar bile bir anda direnişçi haline gelip, komada bulunan Bedirhan’ın yaşama tutulmasına gerekçe olabiliyorlar. İyimserden de çok iyimser karakterler var, gerçek yaşamda bunlar var mı sormamak elde değil. Aşırı naiflik, aşırı karamsarlıktan fazla başımıza iş açabilir. Seher ve Devran’ın karakterleri de böyleydi. Açık olmasa da düzen içinde düzen kurulabileceği iyi niyetliliği ve saflığı var.

Zeliha, önemli bir karakter olmasına rağmen, Zeliha’nın yeni yaşamına geçişteki bağlantılar sanki önceden yazılmış bir kader gibi bir anlatım yolunun seçilmesi bu karakterin giderek romanda silikleşmesi ile sonuçlanmış.

Yarım Kalan Hayatların girişine bakılırsa okuyucu onu ana karakter olarak görmek isteyebilir. Sonuçta, belirli bir düzeyde olan aydın insanların yardımı ile hayata tutunmuş bir görüntü var. Bu da yazarın oldukça iyimser anlatımının bir sonucu olabilir.

Mutlu Açıkgöz, başlangıçta görmeyen bir erkek avukat olarak sahneye çıkarken, sonrasında Celal ve Linda’nın kızı görmeyen bir kadın olarak ortaya çıkıyor ve öyle devam ediyor. Acaba, yazar böyle yaparak paralel yaşanan hayatlar ya da aynı yaşamın farklı kişilerde yaşanabileceğini mi kurgulamak istemiş? Bu kurguyu romana yedirmekte çok büyük bir zorluk var. Romanın zayıf yönlerinden biri olarak görülebilir.

Romanda, Bedirhan ile Demirtaş’ın benzerliği dikkat çekiyor. Bedirhan-Sema aşkı, Selahattin-Başak aşkını hatırlatıyor. Komada beyni Sema’ya bağlanan hayal ve düşünceler Sema aracılığıyla dışarıya çıkması, Demirtaş’ın hayal ve düşüncelerinin hapiste medya üzerinden halka ulaşmasına benziyor. Bedirhan’ın, “…ama insanların mutluluğu için bir şeyler yapma imkanı varken yapmıyorsan, bu seni kesinlikle kötü bir insan yapar.” konuşması Demirtaş’ın görüşlerini yansıtıyor.

Teknolojik gelişmeler, Bedirhan’ı yaşatmaya yetmiyor. Onun yerini Bedirhan’ın hayal ve düşünce dünyasının pencereleri okuyucuya açılıyor. Son yolculuğu Nusaybin’in yıkılmış, yakılmış sokaklarında devam ederek iki genç kardeşinin de yattığı mezarlıkta sonsuzluğa doğru uzanıyor.
Yarım Kalan Hayatlar, Gabar’ın asi çocuğu Bedo’nun Nusaybin ile Kamışlo için söylediği “Yüreğimin diğer yarısı” sözü ile birleşip, hayatın anlam bütünlüğüne ve parçalanmış şehirlerin birleşmesi umudunu yeşertiyor.

“Gözyaşlarıyla yıkamaya gittim
Hasret dolu busenin dağladığı yeri dudaklarımdan….
Gittim, yarım kalmak için bu şarkıda
Gittim, söylenmeyen şeylerle şerefimi kurtarmaya”
Furûğ-i Ferruhzâd

Portakal, yerinde kar.

Dışarısı korkunç bir sessizlik içinde. Soğuk her tarafa sirayet etmiş olacak ki, kenttin araç görültüsü bile dondurucu havanın etkisinde susmuş durumda.

Son yıllarda hiç bu kadar kuru bir soğuk görmemiş, duymamıştım. Artık kar yağmalı ve bu dondurucu soğuğu örtüsüyle toğrağa gömmeli.

dscf4127.jpg

Ve belki bu gece kar yağar.

Usulca kar yağardı toprak evlerimizin damina. Usulca yağardı, kapıyı,pencereyi yarısına kadar kaplardı. Babam ev üzerimize çökmesin diye gece kar kürerdi; ben de yardım ederdim. Bazen bir kaç gün kar devam eder, diz boyunu geçerdi.  Bu durumda yağan kar,günlerce erimez, evimizin avlusunda kalırdı.

Ve bahar gelmeden erimezdi.

Ben ise hayal kurardım,erken erisin,bahar gelsin diye. Herkesin kazanlarla su kaynatmasini,dağlara siyah boya serpiştirilmesini isterdim.

Niye siyah boya derseniz, güneş siyahı ısıtacak, kar da erimeye başlamış olacaktı böylelikle.

Kar yağdığında en çok ayaklarım üşürdu ama bu rağmen kar yağdığında hep birlikte mutluyduk, gün boyu mahallaeden çocuklarla dışarda oynar,akşam eve öksürere öksüre gelirdim.

Annem hasta olacağımı tahmin edercesine, külde soğan pişirir,yedirir uyuturdu. Sabah hiç bir şikayetim kalmaz, kendimizi tekrardan öksürmek için sokağa atardım.

Bir afat gibi oynardık, ıslanır, yuvarlarlanır, yanaklarımız al al olana kadar oyun sürerdi. Ne atkımız vardı,ne beremiz. Kar yağardı usulca üzerimize ve biz yağan karın içinden yol açardık durmadan.

Kışı oyun beller, deli danalar gibi koştururduk…

Yoksulduk, yoksunduk ama karlanbaçla mutluyduk.

Aradan yıllar geçti. Kar uzun yıllardır bir nazlı, bir nazlı. Hemencecik eriyor.

Ne çocuklar eski tadında, ne de kar eski havasında.

Bu yıl, bir kaç gündür hava buz. Gökten kar yerine buz yağıyor dersin. Karın, yağıp, yağmadığı belli değil. Birazcık hava bozsa ortalık buz.

Oysa beyaz örtü, sımcıcak tutuyor toğrağı.

Mevsimler de biz insanlara benzedi.  Bir bozuyor, bir açıyor.

Belki bu gece kar yağar, toprak evlerin damında kar küreyen birileri çıkar.

Ve belki kar, bir takım çocukları öksürtecek, hasta hasta yataklara düşücek.

Ama sanırım artık külde soğan devri gerilerde kaldı.

Oysa gerçekten iyi geliyordu. Külde kendi halinde pişen kocaman bir baş soğan.

Ve belki bu akşam eskisi gibi usulca kar yağar…

 

 

Sırtlarında dünyanın yükü: İstanbul Hamalları

İskele çalışanları yorgun, iskele çalışanları umutsuz. Oysa dünyanın yükü onların sırtında.

İstanbul’un yağmuru, lodosla birleşince, ortaya inanılmaz bir ıslaklık çıkar. Her yönden yel eser,  rüzgar denizin nemini, ıslaklığını karaya olduğu gibi boca eder. Yağmur gittikçe şiddetlenir, rüzgar etkisini artırır. Zaman zaman çatılar uçar, ağaçların devrildiği olur, yollar sel sularıyla kaplanır.

İşte böylesi bir günde, sırıl sıklam olma pahasına, tarihi yarımada Eminönü ve çevresinde iki asırdır, İstanbul’un bütün yükünü, kahrını çeken yük taşıyıcılarının izini sürmek, hikayelerine ulaşmak ve hayatlarına dokunmak için dar, dolambaçlı ve dik yokuşlu sokaklarında yürüyorum.

Ortalık çok kalabalık değil. Yazın buralara iğne atsan, yere düşmez misali kalabalık. Mevsim kışın en sert günleri olmasına rağmen, insan yoğunluğunu  korur. Hava şartları, rüzgar, yağmur olsa da dışarı çıkacak, İstanbul’u ziyaret edecek, benim gibi gezecek birileri her zaman çıkar.

Şairler, genç aşıklar bu havaları sever. Turistler, yolcular , seyyahlar hayıflanır havanın kapalı ve ıslak olmasına ama gezmekten de asla vazgeçmez.

Bu tür havaların en hoş olanı,  hemen her köşe başında mantar biter gibi şemsiye satan seyyar satıcılar belirler, ucuz ve tek kullanımlık şemsiyeler yolcuların imdadına yetişir ve kısmen de olsa ıslaklık minimize edilir.

Kentin olağan yaşamı kalabalıklar üzerine kurulduğu için, mevsimsel şartlar ne olursa olsun belli bir insan akışı vardır İstanbul’a. Kışın nüfus azalmış gibi görünse de, sokaklar her zaman canlı sayılır, yeterli kalabalıklar oluşur.

Her kıtadan, her ülkeden, yedi düvelden insan var dersem, abartmamış olurum. Cezayir’den gelir, Japonya’dan, İran’dan, Rusya’dan, Mısır’dan, Afrika’dan insanlar gelir İstanbul’un tarihi yarım adasına.

Kimisi ticaret için bu dar sokakları arşınlar, kimisi gezmek, görmek, tozmak için dolaşır ortalıkta. Tarihi doku, kültürel varlıklar uzak doğudan, Avrupa’dan insanları çeker, ticaret için gelenler ise genellikle Ortadoğu ülkelerinden, Kuzey Afrika ve Rusya’dandır.

Yaz, kış yoğunluk devam eder. Bu nedenle de ticaret canlıdır, sürükleyicidir. Yazın doğal olarak kalabalık, birkaç kat daha da artar.

İşte insanları İstanbul’a çeken bu kalabalıklardır. Çünkü insan yoğunluğu bir çekim merkezi oluşturur ve insanlar bu halkaya koşar adım, gelir. Ticaret bu halka çevresinde döner, para bu döngüde el değiştirir. Eminönü, Sirkeci, özellikle Kapalıçarşı paranın mabedi gibidir. Arı kovanı gibi çalışan çarşılar, gelen kargolar, dar sokaklara girmeyen motorlu araçlar ve iki asırdan fazla bir süredir, insanların sırtlarıyla taşıdıkları değerli yükler…

İzlerden biri bu yüklerdir. Dünyanın değişik bölgelerinden, fabrikalardan gelen yükler gemilerden boşalttırılan, tüccarların adreslerine teslim edilmek üzere, bu dik yokuşlu sokaklara ulaştırılır. İşte burada insan gücü devreye girer. Çünkü sokaklar hem dar, hem de motorlu araçlara uygun değildir.

Bu nedenle dededen oğula, oğuldan toruna geçen bir meslek erbabı Hamamlar sahneye çıkar.

Bu bir oyun değil elbette.

Hatta hamallık bir meslek de değil. Zorunluluktan yapılan bir iş. Hem de ok zor ve zahmetli.

Buna rağmen, insanlar dünyanın dört bir tarafında hamallık, yani sırtıyla, eliyle yük taşıma işi yapar.

İstanbul Hamalları ise tarihte izler bırakmış, önemli bir gruptur.

Kimimiz için hikâye bildik, yaşanmışlıklar tanıdıktır, kimimiz için ise oldukça banal.

Ama İstanbul Hamalları gerçektir, sokaklarda yağmur altında, sırtlarında yük taşıyan insanlardır.

Görüp geçtiğimiz, bazen fotoğraflarını çektiğimiz yük taşıyan o insanlar gerçektir. Sanal dünyada ne izleri vardır, ne de oyunları.

İstanbul’da hamal gerçeğin ta kendisidir.

Kimisi Malatya’dan gelmiştir, kimisi Adıyaman’dan. Bitlis’ten, Van’dan, Niğde’den gelen vardır. Çoğu bir miktar para biriktirip, geri dönmeyi hayal eder, eder ama hiçbir zamanda memleketine gidecek parayı bulamaz, ekmek parası peşinde yük taşımaya devam eder. Sırtlarında ki yüke, yük katarak hayata tutunmaya, ailelerini geçindirmeye çalışırlar.

Bu kalabalıklar insana çok kazandırır, çok da kaybettirir.

İstanbul bu paranın bol, yoksulun çok olduğu bir yer. Tezat ama gerçek.

İki üç asır öncesinden başlayan, halen devam eden bir göçün hikayesidir aslında. Ermenilerden, Kürtlere, Kürtlerden bêçare sığınmacılara süren bir hikayedir yaşanılan. 18 yy’lın yarısında başlayan ve giderek İstanbul’u bir dünya iskelesine dönüştüren süreç, yeni yaşam biçimleri de ortaya çıkartır.

“Üç taraftan denizlerle çevrili, kıyıları gemilerin yanaşmasına müsait bir şehir İstanbul. Bizans döneminden beri hareketli olan limanlar, fetihten sonra hızla yeniden imar ediliyor. Şehrin ticari önemi de artıyor böylelikle. İkinci Bayezid devrinde Sirkeci ile Unkapanı arası devasa bir ticaret merkezine dönüşüyor. Sahil boyunca malların tartıldığı, ahşap çatılı kapanlar kuruluyor. Suriçi, Haliç kıyıları ve Galata iskelelerine yanaşan gemilerin yükü Odunkapısı, Unkapanı ve Yenikapı’daki hanlara, mahzenlere depolanıyor. Yollar dar, yerleşim dağınık, motorlu taşıt yok! Tüm şehir gemiden limana, gümrükten depoya, pazardan kilere hamalların sırtında taşınıyor. Ticaretin yoğun olduğu liman bölgelerinden içeri doğru girdikçe sıradan halkın ihtiyaçları gündeme geliyor. Bir eve ne gerekiyorsa; mutfak eşyasından kışlık odun, kömüre hepsi için padişahtan nalıncıya herkes hamala muhtaç.

Osmanlı dünyaya açıldıkça ticaretin hacmiyle birlikte İstanbul’daki hamal sayısı da artıyor. 18 ve 19. asırlarda şehrin en kalabalık esnaf grubu onlar. Kendi içlerinde arka hamalları, sırık ve at hamalları gibi gruplara ayrılıyorlar. Ayrıca saray ve resmi kurumlarda daimi hamallar görev yapıyor. Kendi esnaf teşkilatları, başkethüda, kethüda (bir nevi kahya), kethüda vekili, bölükbaşı, ihtiyarlar ve sıradan hamallar şeklinde ilerleyen bir hiyerarşik yapıları; resmi makamlarca tayin edilmiş taşıma bedelleri var.” http://ayseadli.blogspot.com/2015/02/siyaset-hamallarn-srtnda-12-agustos-2013.html

 

İşte İskele denilen kavram o dönemden kalmadır. İskelede çalışan yük taşıyıcılar, zamanla İstanbul geneline ve bütün liman kentlerine yayılır.

Yük taşıyıcıların sayıları ciddi rakamlara ulaşır ve prestijli bir iş olarak kendini kabul ettirir. Sayıları çoğalınca, örgütlenmeleri, siyasi hayata nüfuz etmeleri de kaçınılmaz olur. Yük taşıyanların çoğu o dönemlerde yoksul Ermenilerden oluşurdu. Bunlar gemilerle gelen malları boşaltır, gümrüklerde çalışır ve gerekli yerlere yükleri sırtlarıyla taşıyarak ulaştırırlardı.

Osmanlı Hükümetinin “Ermeni tehciri” siyaseti kapsamında Ermeni Hamal birlikleri kapatıldı ve hamalların büyük kısmı başka kentlere sürgün edilerek, Ermenilerin yük emekçilerinde ki ağırlığı dağıtıldı.

Oluşan boşluğa da Kürt Bölgelerinden getirilen işçilerle dolduruldu.

Bu gün hala İstanbul genelinde 12 hamal birliği bulunuyor. Hamal Birliklerinin çoğu Adıyaman, Malatya, Bitlis, Niğde, Sivas’tan gelmiş olanlardan oluşuyor.

Bu birliklerin biri Çakmakçılar Hamal Birliği. Genellikle tekstil üzerine çalışan Esnafın yoğun olduğu bir alan. Eskiden İstanbul’un bütün kumaşçıları burada bulunurdu.

Şimdi kumaşın yanında artık tekstil ürünleri alınıp, satılıyor.

Zor bela yerini bulduğum: köhne, karanlık tek gözlü bir iş yeri. Dışardan demir bir kapıdan içeri girildiğinde, tam ortada bir odun sobası ve çevresinde ıslaklıklarını kurutmaya çalışan gurbetçi yük emekçileri karşılıyor beni.

Hepsi de yağmurda ıslanmış. Odun sobası ise kuru tahtaların coşkusunda alev alev yanıyor. Bir anda dışardaki soğukluğu unutarak, içerdeki sıcaklığa kendimi bırakıyorum.

Tek tek merhabalaşmalar, hal hatır sormalar faslı geçince, kaçak çay geliyor önüme. Sıcak çayımı demlerken, mihmandarım Nedim Kaya bana yemek söylemek için harekete geçiyor. Zar zor durduruyorum.

Bur da adettenmiş. Gelen misafir ağırlanır ve mihmandar misafir ağırladığı süre izinliymiş.

Herkes beni dört gözle süzüyor, ben de onları.

Yaşları 25 ile 65 arasında değişiyor.

Hamal denilmesinden pek hoşlanmıyorlar. Zaten bu nedenle kimse konuşmak istemiyor. Kimisi yazılanların onurlarını rencide ettiğinden bahsederken, kimisi de yapılan işin insanı küçük düşürdüğünü söylüyor. Bu nedenle kimse konuşmaya yanaşmıyor.

Oda da on, on beş yük emekçisi var. Çoğu Adıyaman Gerger’li ve akraba. Sabah sekizden önce işe başlıyorlar. Arkalıkla çalışanların yanında, iki tekerlekli taşıma arabalarla çalışanlar da var.  Bir de birliğin aldığı kamyonetleri mevcut. Gemilerle gelen mallar önce başka iskele çalışanları tarafından kamyonetlere, kamyonetler de belli bir noktaya taşınıyor. Sonrası insan gücüne bağlı. Çünkü sokaklar dik, dar ve yokuş. Bunun için her yük, insan gücüyle taşınıyor tüccarların iş yerlerine. Bazen de tam tersi oluyor. Tüccarın malı dükkândan alınıp, başka adrese bırakılıyor. Her yük başına çoğunlukla 15 tl ücret alıyor. Alınan ücret birlik havuzuna aktarılıyor, akşam bütün gelir, o gün işe gelenler arasında bölüşülüyor.

Helen İstanbul genelinde 12 ya da 15 birlik var. Her birlikte 105 ile 150 taşıma emekçisi çalışıyor. Birlikler belli aralıklarla seçime gidiyor ve kendi aralarında bir sorumlu kişi seçiyor. Kürtler bu kişiye Keya diyor. Kahya ya da dayı başı diyenler de var.

Keya çalışmadan toplanan paradan iki yevmiye alıyor ve bütün gün elemanlarını yük bölgelerine dağıtmakla görevli. Her işçinin bir arkalığı var. Arkalığın yanında iki tekerlekli yük araçları da mevcut olduğunu söylüyorlar. Yıllardır bu şekilde çalışmalarına devam ediyorlar. Kimisi işi babasında, dedesinden devr almış, kimisi de yüklü bir para vererek, başkasının çalışma hakkını almış.

Eskiden daha iyi kazandıklarını, artık kazançlarının giderek düştüğünü hep bir ağızdan söylüyorlar sohbet arasında.

Hiç birisinin sigortası yok. Güvencesiz bir şekilde çalışıyorlar ve hastalandığında arkadaşlarının yardımlarıyla tedavi giderleri kısmen de olsa karşılanıyor. En çok da bel fıtığı hastalığı görülüyor doğal olarak. Bel Fıtığı ameliyatı olan hamal bir daha çalışsa da, ömrünü sancılar içinde geçirmek zorunda kalıyor.

Adını vermek istemeyen bir yük emekçisi “İşimiz iş değil, zorunluluktan yapıyoruz. Memleketimizde işimiz , tarlamız, toprağımız olsa burada niye ömür çürütelim. Gider kendi işimizi yaparız. Ama mecburuz, bu işi yapmak zorundayız. Çünkü başka iş yok. İş çok ağır ve kalıcı sakatlık bırakıyor. Bu nedenle yeni nesil iskele işine sıcak bakmıyor. Zorunlu olanlar dışında, kimse dönüp bakmıyor. Belki de biz son hamallarız.”

Bir çay daha geliyor sohbet arasında. Söz dönüp siyasete, hayatın kendisine gelince herkes sus pus.

Artık gitme vakti geldi diye düşünerek, kendimi dışarı atıyorum.

Birkaç sokak ötede bir hamal heykelden bahsediliyor. Onu görmek, fotoğraflamak için ara sokaklardan yürüyorum. Çevrede yokuşları ağır ağır çıkan yük emekçileri var. Onların arkasına takılarak, zaman zaman da fotoğraf çekerek, hayatlarına dokunmaya çalışıyorum.

Bir anda dünyanın en yaşlı kişisi olarak ölen Bitlisli Zaro Ağa sokak başında sırtında 300 kiloluk bir yükle görünür gözlerime. Zaro Ağa’nın siluetine başka Zaro Ağalar karışır, Sirkeci’nin ara ve dik sokaklarında.

Hamal heykelinin önünde noktalıyorum iz sürmeyi. Yağmur iliklerime kadar işlemiş dersem abartmamış olurum.

Heykel oldukça görkemli duruyor. Sırtında İngiliz Kumaşı, üstünde paralanmış el dokuması elbisesi ve çökmüş avurtları manzarayı iyi anlatıyor.

İstanbul bir günü daha geride bırakıyor.

İskele çalışanları yorgun, iskele çalışanları umutsuz. Oysa dünyanın yükü onların sırtında…