Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About ŞeyhmusÇakırtas

Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum. Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum... Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin... Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz. Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum... Hepimize selam ve saygılarımla..

Antik çağların kutsal kuşu : Keleynak

Keleynak Kuşlarını (Geronticus eremita) ilk defa 20-25 yıl önce duymuş ve görmüştüm. Çok yakından olmasa da birkaç metre mesafeden gözlemlemiş, hikayesinin peşine düşmüştüm.

Birecik’in insanı kavuran sıcağında, Fırat Kıyılarında kanat çırpan kelaynakları incelemek, geçmişlerini öğrenmek için yaşlıları dinlemiş, söylenceleri araştırmıştım.

Ben ne kuş bilimci, ne de bir coğrafyacıydım. Tek amacım belgesel tadında birkaç fotoğraf çekmek ve tabii ki hikayesini not almaktı.

Bu nedenle Birecik ilçesine birkaç kez gidip, kelaynakları gözlemlemeye çalıştım.

Yarım asır önce dünyanın bir çok bölgesinde yaşayan kelaynakların, bu gün sadece Nil ve Fırat nehirleri kıyısında yaşıyor olmaları üzücü ama bir gerçeklik.

Kelaynaklara ev sahipliği yapan Nil ve Fırat, iki asi nehir.  

İnsanlık kadar eski ve kadim olan bu nehirler, tarihe yön vermiş, uygarlıkların yaratılmasında esas kaynak ve tarih boyunca toplumsal göçlerin pusulası olmuştur.

Bu iki nehir  birbirine pek benzemez ama bir çok ortak özellikleri olduğunu söylemek mümkün.

Fırat, Yukarı Mezopotamya’nın yüksek dağlarından bir çok irili, ufaklı doğal su kaynak ve ırmaktan beslenerek, hırçın bir nehir olarak ovaya, oradan da Basra Körfezine dökülür. 2800 km yol boyunca bir çok topluluğa derman olur, susuzluklarını giderir, sulu tarım yapılmasına ortam  açar.  

Nil ise Orta Afrika’da bulunan Uğanda’da bulunan Viktorya Gölünden beslenir ve yeryüzünün en uzun nehiri olarak, çöllerden kıvrılarak, Akdeniz’e dökülür. 6600 km yol boyunca çöle adeta hayat öpücü verir, insan yaşamı için uygun ortamı hazırlar.

Her iki nehir de geçtiği topraklara, binlerce canlıya adeta hayat verir ve özellikle kuşlar için olağanüstü zenginlikte yaşam alanları yaratır.

Bu nedenle bir çok kuş türü göç ederken Fırat ve Nil’i kendine hem yurt, hem de ara durak olarak seçer.

Mezopotamya’da kelaynakların yaşadığı tek yer olan Birecik yerleşimi ovanın başlangıcı, kelaynaklar için doğal yuvalanma ve beslenme alanıdır.

Alüvyonlu tarım alanları ve yuva yapmaya uygun yumuşak kayalıklar, kelaynaklar için uygun yaşam alanlarıdır. Nil Vadisinde de aynı koşullardan bahsetmek mümkündür.

Fırat ve Nil nehirleri arasında ki uzaklığa rağmen, nehirler arasında ki benzerlik kelaynakların buraları yurt edinmesine neden olabileceği düsünülmektedir.

İklim, yeryüzü şekilleri ve sulak alanlar belki de kelaynakların buraları tercih etmelerine neden olmuş.

Hz Nuh, tufan sırasında gemisine bolluk ve bereket timsali olara kelaynaklardan bir çift aldığı rivayet edilir.

Kendi varlığı bolluk ve bereketi temsil etse de, soyları tükenme tehlikesi altında olan kelaynaklar, daha çok böcekle beslenir ve doğada bir denge unsuru olarak bulunur.

Yörede Kürtçe Keçelhenok denilen kelaynaklar, 1950 yıllarına kadar Fırat Kıyılarında koloni şeklinde yaşarken,o yillarda yaşanan çekirge ıstilasına karşı kullanılan zirai ilaçlardan büyük zarar görmüşlerdir. Özellikle DDT denilen zehirli ilaç, kelaynakların sayılarının tehlikeli bir şekilde azalmasına neden olmuş, o yıl çoğu çoğalmamiş, zaman içinde soylarının tükenme eşiğine getirildiği düşünülmektedir.

“ DDT ikinci dünya savaşı yıllarındaki bitten gelen hastalıkları önlemede kullanıldı ve o günün koşullarında harika ilaç olarak bilinirdi. Ancak zamanla DDT’nin vücutta biriktirdiği ve kalıcı hasarlara neden olduğu ortaya çıktı ve faydalarına göre zararları ağır basmaya başladı; 1980’li yıllarda yasaklandı. Mücidine Nobel ödülü kazandıran bir zamanların mucize ilacı DDT doğada çözündüğünde  DDE adı verilen ölümcül bir kimyasala dönüşüyor. “Sessiz Bahar” adlı kitabın yazarı Rachel Carson, 1962 yılında DDT gibi kalıcı organik klorlu kirleticilerin biyolojik birikim yoluyla nasıl bitkilerden hayvanlara ve insana, anne sütünden çocuğa geçen ne denli güçlü bir zehir olduğunu ortaya koymuştu. Ancak DDT’nin ABD ve Avrupa’da yasaklanması için sekiz yıl, Türkiye’de yasaklanması için ise 23 yıl geçmesi gerekti.”*

Bu gün kullanımı yasak olan DDT aslında tam bir kimyasal silah. Ama maalesef İkinci Dünya savaşında haşare ve böceklere karşı kullanılmasında bir sakınca görülmedi ve özellikle 1950 yıllarında çekirgelerle baş etmek için kullanılması çok ciddi sonuçlar ortaya çıkardı. Hatta o yıllarda özellikle Urfa, Mardin ve Diyarbakır yöresinde çıkan hastalıkların kaynağında  DDT  olduğu söylenilir. Toprağa, suya ve tahıl ürünlerinin yapısına yerleşen zehirin , etkisi yıllarca sürdüğü ortaya çıktığında binlerce insan, hayvan ve bitki DDT’nin ölümcül etkisinden kaçamadı.

Bu gün eski popülasyonunu kaybeden kuşlar artık koruma altında, kafeslerde tutuluyor. Her yıl kontrollü bırakılan kuşların bazıları göç etmeyi bırakmış oldukları görülürken, bazıları da göç yollarından geri dönmedikleri anlaşılıyor.

1990 yılından bu yana, Birecik’teki yarı-yabani kuşlar üreme dönemine hazırlık için Şubat-Mart aylarında kafeslerden çıkarılıyorlar ve göç zamanına doğru Temmuz-Ağustos aylarında tekrar kafeslere alınıyorlar. Bu dönem içerisinde kuşlar doğal ortamlarında serbestçe uçabiliyorlar ve ürüyorlar. Üretme istasyonunun içindeki kayalıklar ve tahta yuvalarda üreyen kelaynaklara günde iki kere yem veriliyor. Kuşlar aynı zamanda Fırat’ın kenarındaki alanlara da gidip besleniyorlar. 

Birecik’te 110 adet, Fas’ta iki koloni halinde 350 adet ve Avrupa ile Amerika’daki hayvanat bahçelerinde Fas orijinli 1000 adet Kelaynak kuşu bulunmaktadır. Sürücül bir türdür. Yeri gagayla eşeleyerek veya delik ve çatlakları karıştırarak beslenirler. Beslemelerini gündüz vakti yaparlar. Uçuşu çeltikçiden farklıdır. Kuyruğun arkasında ayaklar görünmez ve kanat parmakları daha belirgindir. Kanat çırpışları yumuşak ama güçlü ve etkilidir. Uzun uçuşlarda kanat çırpmadan süzülebilirler ve V formu oluştururlar. Tek eşli olan bu kuşlar eşlerine çok sadıktırlar. Eşlerini kaybedenlerin yemeden içmeden kesildiği veya kayalıklardan kendini bırakıp hayatına son verdiği sıkça gözlenmiştir.”

Keleynak eski yazıtlara da konu olduğu da anlaşılıyor. Göbeklitepe ve Mısır yazıtlarında kelaynaklara bire bir benzeyen hayvan tasvirlerinin bulunması, bu kuşların 12 bin yıldan daha fazla bir serüvenine sahip oldukları söylemek çok abartı olmaz. Göbeklitepe Stellerin birinde kelaynaklara benzeyen bir tasvirin bulunması, o çağlarda avlanılan ya da kutsal sayılan hayvanlar arasında kelaynakların olduğunu söylemek mümkün olabilir. Keza aynı durum Mısır yazıtlarında da var. Bereket ve bolluk sembolü olarak, Mısır Pramitlerinin duvarlarını süsleyen keleynak günümüze ulaşma başarısı gösterse de, baraj yapımları, zirai ilaçlar ve bilinçsizçe avlanma soylarını tükenme tehlikesi yarattı. Oysa kelaynak tam bir doğa dostudur. Toprağı eşeler, böçekleri yer, belki de tohum zincirinin doğru bir şekilde geleceğe aktarımını sağlar.

Bu gün gelinen noktada tarım politikaları, kullanılan zirai ilaçlar, barajlar sistemi ve hibrit tohum bir çok canlının yaşam alanlarını daraltıyor. Bu gerçekliğe rağmen, her gün biraz daha canlı yitimi devam ediyor.

Birkaç yıl önce bildiğimiz otlar, kuş ve canlılar biz farkına varmadan sessizce ortalıktan kalkıyor.Çünkü kullanılan zirai ilaçlar, bir yandan bazı zararlı böcek ve haşereleri yok ederken, yararlı olanları da ortadan kaldırıyor. Herkes bunu bilmesine rağmen, faydacı davranarak canlı yitimini görmezlikten geliyor.

Çeşitlilik azalıyor, ama ürün artıyor. İşte insanın gözünü karartan da bu oluyor. Ürün artsın da ne olursa olsun yaklaşımı doğanın yitimine neden oluyor.

İnsanlar yasak filan dinlemiyor. DDT ve benzeri ilaçlar yasak olsa da, daha fazla kâr için kullanımında bir sakınca görmüyor.

Devletlerin yeterince meseleyi ciddiye almaması, kâr ve rantabal mekanizmayı kollaması canlı yitiminin giderek artacağını gösteriyor.

Neyse ki kelaynaklar halen varlıklarını sürdürüyor.

Tek dileğim bu şakacı kuşların soylarının tükenmemesi ve canlı yitimine karşı ciddi tedbirlerin alınması…


Kaynakça:

* http://gidatopluluklari.org/?p=428

**https://www.trakus.org/kods_bird/uye/?fsx=2fsdl17@d&tur=kelaynak s

Hayal ötesi…Umut

Uzun yazmayacağım. İnsanlarin hapitatlarindan kopmasina neden olan politikaların sonucu olarak binlerce,onbinlerce insan yerinden,yurdundan kopmak zorunda kalıyor. Bu durum utanç verici olsa da gerçek bu.

Bu gün dünyanın bir numaralı gündemi savaş ve savaşın bir sonucu olarak zorunlu göç. Hem de ölümüne.

Öyle ellerini, kollarını sallayararak,valizlerini alarak bir araçla uzaklaşma aklınıza gelmesin. Her şey çok daha korkunç ve yakıcı.

Her şeyi geride bırakmak zorunda kalıyor insan. Hiç bir şeyini alamamak,bütün sevdiklerini bırakıp yollara düşmek. Îste ölüme eşdeğer,bırakıp gitmek zorunda kalmak.

Yol da tekin değildir. Mayın,sınır, asker,ınsan tacirleri,rüsvet,ırkçılık ve açlık…

Liste uzayıp gider. Multecilik ölümden bir tık aşağıdadır,bazen eşitlendiği de olur. Yani ölüm mülteciliğin gölgesi gibidir.

Însanin utanci devlet aygitinda olmayınca, insan sinirda,deniz ve metropollerde ölüverir kimsesiz, kayıtsız. Ne üzerinde belge doğrudur,ne de bedeninin sahibini araştıracak bir irade vardır ortada.

Yani kocaman bir kaostur multecilik.

Yaşarsa kocaman yüklenir yaşama. Bütün gücüyle yürür, umuda ve hayale doğru.

Mesele yaşayabilmektir.

Bir multecini firçasından çıkan bu resim de olduğu gibi…

Evi sokak olanlara dair.

Av Feyzi Çelik yazdı

Biz imkanı olanlar,biraz okumuş, cebi parasız kaldığı günleri olmayanlar bizler. Çaresiz insanlara yardım etmek aşkıyla yanıp tutuşuruz.
Bunu bilenler yoksul, çaresiz birini görünce içinden acı dolu duygular çekerek harekete geçer. Oysa o çaresiz sokak insanları bizden daha çok çözüm üretme becerisine sahiptirler. O çözüm isteğidir ki, onları sokağa çıkaran, dilendiren, mendil sattıran o iradedir.
Düşünüyorum ki, bizler onların yerinde olsaydık satıcı gibi davranabilir miydik? Dilenebilir miydik? Sokakta yatabilir miydik?
İşte bunlardan hiçbirisini yapamadığımız için bu duruma düşmekten hep korkarız. Ve bu korkumuzu, iyiki bu durumda olmadığımıza şükür ederek onlara acımaya başlarız. Onlar bizim bu özelliğimizi bildikleri için bize avuç açarlar. Bir şeyler satmaya çalışırlar. Suç işlerler. İnanınız ki, çok zorunlu olsa bile en basit bir suçu işleyecek mecalimiz yoktur. O yüzden bütün çabamız, çaresiz duruma düşmemek mücadelesinden öte bir anlama gelmiyor.
Peki bizden birinin düşüşünü gördünüz mü?
Gördük, ne kadar çaresiz olduklarını da gördük.
Onların çoğu için gece yarısından sonra hayat başlar. Kesif bir et kokusu kaplar Şirinevler meydanını. Ataköy’e bir üst geçit uzaklığında bir yerde. Kokoreççi, köfteci, mısırcısı, nohutlu tavuklu pilavcısı hazır bekliyorlar.
Siz gündüz yoktunuz. Neden şimdi ortaya çıktınız? Denildiğinde “zabıta bırakmaz bu nedenle biz gece geliririz buraya” derler. Ne güzel çözüm değil mi? Devletten kaçanlar, devletin olmadığı saati ne de iyi biliyor.
Orada siyahi bir Afrikalı var, uzun boylu, üşüyor, belli. Bataniyeye bir çarşafa sarılır gibi dolaşıyor ordan buraya. Dileniyor mu? Bir şeyler mi satıyor pek belli değil. Belli olan bir şey varsa o da sokakta yatabilmeyi becermesi.

Sonsuzluğun sınırında yalnız bir adam:Cantor

“je le vois, mais je ne le crois pas”

Cantor, sonsuzların karşılaştırılmasıyla ilgili deprem yaratan ispatını yaptığında, dostu Dedekind’e tam olarak böyle yazmıştı.

“Görüyorum ama inanamıyorum!”

Dünyanın geri kalanını inandırması daha da güç olacaktı. Zira Cantor gerçekten de tehlikeli bir gerçekle uğraşıyordu. Sonsuzlukla!

Peki bu noktaya nasıl gelmişti?

1845 yılında  St. Petersburg’da doğan bu mütevazı adam Zürih Politekniğini iyi bir dereceyle bitirdi ve ardından dönemin en saygın matematikçilerinin çalıştığı Berlin Üniversitesi’nde Matematik öğrenimini yine dereceyle tamamladı.

Üzerinde Gauss’un da çalışma yapıp yarım bıraktığı  bir trigonometrik dizi açılımının ispatını başarıyla yaparak matematik dünyasında adını duyurdu.

1871 ve 1872  yıllarında Sayı teorisiyle ilgili iki makalesi daha en saygın matematik dergilerinden Crelle’s Journal’de yayımlandı.

Her şey yolunda gidiyordu. Ve artık zamanı gelmişti…

Çocukluğundan beri ruhunu kemiren sonsuzluk mefhumunu masaya yatıracak ve onu ayakları üzerine oturtacaktı.

Yaptığı iş hiç şüphesiz bu kavramı ayakları üzerine oturtmak olacaktı, nitekim içinde yaşadığımız sonsuz zaman boşluğunda sonsuzluk kavramını ilk keşfeden kişinin Cantor olduğunu söylemek mümkün değildir. Hatta denilebilir ki matematikle biraz olsun derinlemesine ilgilenen herkes bu kavramı sezinlemiştir.

Zenon, ünlü Akhileus  paradoksu ile bize bu sonsuzluğun kapılarını açmıştı.

Yunan matematikçilerinin en büyüğü Arşimet geometrik bir yaklaşımla sonsuzluğu sezinleyenlerdendi, tüketme ilkesiyle bir çemberin içine bir kare çizmiş sonra bunu ikiye katlayarak bir sekizgen elde etmiş sonra bu katlama işini tekrar tekrar devam ettirmişti, bu tekrarların neticesinde tüm köşelerin belirginsizleşip çemberi oluşturacağını düşünüyordu.

Sonra çemberin dışına bir kare çizmiş ve bu kareyi de tekrar tekrar ikiye katladığında aynı çemberi dışarıdan elde etmesi gerektiğini fark etmişti.

Ama olmuyordu. Katlamalar çembere hem içeriden hem dışarıdan çok yaklaşıyor fakat asla ulaşamıyordu. Arşimet bu tekrar tekrar katlama işini sonsuz kez yapmamız gerekir diye düşündü ama bunun bile çemberi oluşturabileceğine inancını kaybetmişti.

“Evet sonsuzluk var. Ama bu bizim zihnimizin ulaşabileceği sınırlarda değil.”

Bilim ve tehlike kelimeleri söylendiğinde akla ilk gelen bilim insanı şüphesiz Galileo’dur. Ve o da sonsuzluk kavramına uzak kalabilmiş değildir. “Yeni Bilim” adlı kitabında her tam sayının bir tam karesi olduğuna ve her tam karenin neticede bir tam sayının karesi olduğuna işaret etmiştir.

Yani bir bakıma ne kadar tam sayı varsa o kadar tam kare sayı vardı. Bunu açıklamak o günün matematiğinde gerçekten çok zordu.Ve Galileo tam bu noktada durdu: “Elbette böyle birşey mümkün değil.”

Dünyanın yuvarlak olması fikri de yeterince tehlikeliyken sonsuzluk kavramının peşine düşmek belki de zamansız olacaktı.

Büyük Matematikçi Gauss bile “gerçek sonsuzluk” fikrini matematiğe bütünüyle katma fikrinin kendisini dehşete düşürdüğünü söylüyordu.

Sonsuzluk Cantor’a kadar olan matematikçiler için varlığı açıkça sezilen ama uğraşılması, en azından matematiğin içine yerleştirilmesi pek de mümkün olmayan bir yerdeydi. Sonsuzluk bize en uzak yıldızın uzaklığındaydı, bilinmezliğin sınırında yaşıyordu.

Evet bilinmezlik.

Belki sonsuzluk için yapılan en güzel tanımlardan biri buydu: “Üçe kadar sayabilen toplumlar için dört sonsuzdur.”

Sonsuzluk böyle tanımlanabilir ve ona bilinmezlik denilip uzakta tutulabilirdi. Cantor gelene kadar…

Cantor, sonsuzu en uzak yıldızdan alıp kapımızın önüne getirdi. Bunu matematikçiler sonsuzluğu çırılçıplak görmeye hazır değilken yaptı!

Sonluötesi Sayılar (Alef Sayılar)

Sonluötesi sayılar makalesinin başlangıcında İncil’den bir alıntı yapmıştı: “Sizden gizlenenler nihayetinde gün ışığına çıkarılacaktır.”

Kendisini ortaya koyduğu ve yıllarca ruhunu kemirmiş olan bu gerçeğin havarisi gibi görüyordu.

Sonluötesi sayıları tanımladı. Onun ilk sonluötesi (alef) sayısı doğal sayıların ulaşabileceği sonsuzluktu. Buna sayılabilir sayılar adını verdi.

Bu noktada daha çarpıcı bir şey yaptı. Sonsuzları karşılaştırmayı denedi. (o güne kadar sonsuzlar hakkında herkesin uzlaşabileceği bir nokta varsa o da iki sonsuzluğun birbiri ile karşılaştırmanın mümkün olmadığı noktasıydı.)

Cantor  0-1 arasındaki tüm rasyonel sayılar ile tüm doğal sayılar arasında 1-1 ve örten bir bağıntı kurulabileceğini ispatladı. Yani 0’dan başlayıp 1’er artarak sonsuza giden tüm doğal sayıların aslında 0 ile 1 arasına sığabileceğini kanıtladı.

0-1 arasında da tüm sayı doğrusunda da  sonsuz tane sayı vardı ve bu sonsuzlar birbirine eşitti.

Kendi üzerindeki her bir aralığının kendisinin toplamı kadar büyük olduğu bir  sayı doğrusu tahayyül ediyordu. Bu kadarı bile pek çok matematikçinin tüylerini diken diken etmeye yeterdi ama o burada durmadı.

0-1 arasındaki tüm rasyonel sayı noktalarının herhangi bir alandaki, herhangi bir hacimdeki noktaların sayısıyla eşlenebileceğini gösterdi. Yani tüm boyutlardaki nesnelerin boyut farkı olmaksızın eş noktaları taşıdıklarını, her birinin içinde aynı sonsuzluğu taşıdığını ispatladı.

William Blake’in o meşhur şiirindeki gibi yani:

“Bir kum tanesinde bir dünya görmek
Ve vahşi bir çiçekte cenneti
Sonsuzluğu avuçta tutmak
ve bir saatte nihayetsizliği
…”

Birbirine eşit iki sonsuzluk bulmaktan daha da tehlikeli bir şey yaptı sonra. Reel sayıların sonsuzluğu ile doğal sayıların sonsuzluğunu karşılaştırdı ve reel sayıların temsil ettiği sonsuzluğun daha büyük olması gerektiğini buldu.

“Bir sonsuzluğun ötesinde ondan daha büyük başka bir sonsuz vardır.”

Bu bir anlamda büyüleyici bir şeydi zira bir sonsuzluğun bir diğer sonsuzluktan büyük olması tahayyül edilmesi çok zor bir durumdu. Kendisi bile yaptığı ispata bakıp dostu Dedekind’e şöyle söylemişti:

“Görüyorum ama inanamıyorum…”

Bulduğu bu gerçeğin dünyayı kökünden değiştireceğine inanıyordu (bu bir gün mümkün olacaktı). Ama o lanetlendi. İddiası çok sert tepkiler aldı.

Bir bakıma matematikçiler korkmakta haklıydı. Doğal sayıların güvenilir zeminine basan her adımı açık ve kesin olarak tanımlanmış matematik, bu her yanı muğlak yapıyı kabullenmekte zorlanıyordu.

Çağdaşı Kronocker onu şarlatanlıkla suçladı ve onun makalelerinin yayınlanmasına karşı olanca nüfuzunu ve gücünü kullandı. Ve Kronocker oldukça nüfuzlu adamdı.

Henri Poincaré onun için “Şu Cantor’un fikirleri matematiğin yakasına yapışmış kötü bir hastalık. Ve matematik bir gün onu da tedavi edecektir.” diyecekti.

Cantor gerçeği biliyordu ama maalesef yalnız bir adamdı. Büyük üniversitelerin güçlü ve nüfuzlu matematikçileri onu afaroz etmişti. Sonsuzluğun peşindeki hassas zihni bu baskıya dayanamadı. Dostu Dedekind’e yazdığı bir mektupta “Bunu bulduğumu asla iddia etmemeliydim,” dedi. Ve hazin bir şekilde ekledi: “Benim zarif kanıtım işte bu yıkıntıların altında yatıyor.”

YETENEKSİZLEŞMEK

Av. Feyzi Çelik yazdı.

Yetenek sizsiniz Türkiye’de Diyarbakırlı Zarif’in durumu o öfkeli duruşu, aynı zamanda onu sempatik gösteriyordu. 80 kola kutusunu patlatmak üzere hazırlayışı ve onlara darbeler vuruşu, kiremitlere gelince kendisini kaybeden bir deli gibi ortalığı toz duman etti. Hele kafasıyla kırdığı kiremitlerdeki hareketi öfkenin doruk noktasıydı. Onun motivasyonu öfkesiydi. Bu Kürt gencinin gücü öfkesinden geliyordu. Ancak bu öfkenin nereye yöneleceği belli değildi şimdilik yarışarak bunu dışa vuruyordu. Nice öfkeli Kürt gencinin neler yapabileceğinin canlı bir örneği olarak karşımızda duruyordu. Sırtına dövme olarak annesinin adını yazdırmıştı. Yapılı sportif bir beden yapısına sahipti. Saçlarını uzatmış, Ramboyu andırıyordu. Yarışmadan birkaç gün önce kendisini yarışmanın atmosferine kaptırdığından dolayı çalıştığı işte uyum sorunu nedeniyle işinden de kovulmuştu. Tüm dikkati yarışmadaydı ve yarışmada bir kazanç elde edebilmekti. Aslında zarif Kürdün politikleşmemiş öfkesini temsil ediyordu. Bu öfke politize bir öfke olmadığı için seyircilerin hoşuna gidiyordu. Acun’a masraflar için hakkını helal et dedi. Çok yorulmuştu. Diyarbakırlıların deyişi ile “İmanım gevredi.” Dedi.
Talep ettiğin hakkı gerçek hayatında uygulayabilirsen o hakkı daha kolay elde edersin. Belirli gücünü o hakkını elde etmek için tükettiğin zaman o hak tanındığında o hakkı yürütecek gücü kendinde bulmayabilirsin. Her iki taraf da güç kaybetmiştir. İnsan sahip olduğu gücü kendisine karşı da kullanbilmeli. Karşındakini dize getirsen bile kendinle baş başa kalacaksın. Zafer kazandığın zaman o zafer için sen de gücünü tüketmişsin. Sen de eski sen değilsin artık. Yeni bir dönem başlıyor ve o döneme damgasını vuracak da sensin.

Resenî meveradê!

                                     

Çandê ser zahf çî ameyo vatiş û nûşnayiş…Her wehêrê pênûs çiyê ardo ziwan…

Darê biyarê xue virî…Çand karitışra amêyo meydan.

Destandi xueya bikarê. Av bidê, binêci bikenê û vero vinderê. Qet av xue vîra mekerê…Ganê dar awa…

Per û gileci awra gan gênê.

Şimayê bivine, dar roj bi roj bena xasek, xemillêna,bena gird. Gird biyayêşici hêdî hêdî oro devam kero; per û gilli aro vêşîkero.

İnsan şeno vajo çand çiyoro ewnayo, zey darêra gird û qedîm.

Çend awdan, hend perî, çend winyayiş, hend gird biyayiş…

Roja ki dar nîro awdayiş, darro bipelişyo, riçeyci av nêresêse aro wişkbo.

Dar bî wişkse, fina kihobîyayişêci zahf çetino. Ju fin dara vişkzî bena kiho, labrê no çiyêrô îstisnayo, je fin belkî.

Çiyêro ki gan u awa xue vinîkero, fina nêbeno gan…

Çand/Kûltûr zî zey darro.. Av û heskerden vazeno. Gereko, insan dari wero windero, zey qeçek wihêrkerden, cefa buro…

Zewbî darro bibo wişk…Wişkbiyayiş mergo. 

Hewna dar nêmerda gerek biro avdan.Ray naya, na rayra geyri ray çinya…Çandzi zey darro.Bi ganno,ganêci ma desta mîyando…

Ma şennê nê gani bifetisnê, yazi nê ganî  bixemlê…

Hirgi riçeyê kûltûrî dalpeyê aw bivîno, ora vera aw şiro…Qandê coy karê ma zahf çetin nîyo…

Mesele çiçyo?

Mesele zerrira cefa verdişo u avdan kerdişo…

Eger ma qayilê dar vişk bo, no zahf rahato. Dîrê roji, çend demi av medi aro roj bi roj vişk bo…

Ewro çandê ma kevto no hal…

Riçeyzi erdi bindê, xorîdê…

Ma cefa nêwerêzi, oro xue pipawo…

Labrê eta koti?

Gan bê aw nêbeno…

Riçe, kok aw wazeno, heskerden û wihêr wişyayiş wazeno.

Kûltûr gan şimayo, ganê merdandê şimayo…

Vizer peynîdi mend, ewro esto se, xeyrê vizêryo. Meşti vizêr u ewro ser beno berz.

Qandê coy resenê çandê meveradê. Çand wizêr,ewro û meşti pêya girêdano.

Bimînê weşey…

Tükendi nakd-i ömrüm…


Kazancı Bedih :1 Ocak 1929- 20 Ocak 2004

Bedih Yolluk, bilinen ismiyle Kazancı Bedih ömrünü gazel ve uzun hava türünde parçaları seslendirerek geçirdi. Yıllarca sıra gecelerinde yüreklere su, dillere pelesenk oldu ama kendisine yaranamadı. Bakır işlerinde çalıştı, dolayısıyla kendisine Kazancı lakabı verildi. Emeğiyle geçindi, 70 yaşında şöhreti yakaladı. Bütün yaygın kanallarda eserleri yayınladı ama o eskisi gibi yoksul ve mütevazi hayatını sürdürdü. Elden güçten düşünce de bakır kazan işinden vazgeçip, demlik tamiri yaparak hayatını sürdürdü.
Yapımcılar, müzik şirketleri, tv’ler onun sesinden para kazanmaya, sermayelerine sermaye katmaya devam ettiler…
Yaşlanmasına rağmen sesi son nefesine kadar gazelleri canlı tutmaya yetti. 
20 Ocak 2004 yılında evinde ısınmak için açtıkları katalitikten sızan gazdan eşiyle birlikte hayata veda etti…

Kendisinin sık sık okuduğu gazel, ömrünün özeti oldu.

Tükendi nakd-i ömrüm dilde bir sevda-yi ah kaldı
Tevessül dilber-i yare benim arzum nigah kaldı

Benim taciz etmediğim ne şah ne padişah kaldı
Benim perişan halime kimseden insaf olmadı

Derunum derdini lokmana gösterdim dedi eyvah
Bu derdin def’ine çare eder ancak Allah kaldı

Kara günlerde mi halkeylemiş bilmem beni Mevla
Tutuldu şemsü kemer günlerim pek simsiyah kaldı

Perişan halıma hiç kimselerden olmadı imdad
Benim arzetmediğim şah veziri padişah kaldı

Bu Rıf’at varını yaran uğruna eyledi yağma
Elinde sade bir keşkül başında bir küllah kaldı.

Yıllar önce demlik tamir ederken çayını içtiğim Kazancı Bedih, ya da gazalxanların deyimiyle Pir objektifime poz verirken “Kimler geldi, kimler geçti. Biz de göçüp gideceğiz.” demişti. Çayını içtiğim ve roportaj yaptığım Pir şimdi sonsuz uykusunda ama eserleri hala dillere pelesenk…

Yaşatmak her zaman iyidir.

Uzun zamandır insanın içini ısıtacak, göğüs daralmasını giderecek bir yazı yazmak için zaman kolluyordum. Süren savaşlara, yapılan katliamlara, hak ihlallerine, küresel göçlere, açlık ve sefalete,işçi ölümlerine,insanlığa reva görülen zulme inat neşeli bir yazı olmasını istiyordum. 

Bu nedenle dünya, köşe bucak arayıştaydım. İnat etmiştim. Neşeli bir yazı yazacaktım. Hiçbir şey bulamasam baharın insan içindeki kıpırtısını yazar, yüreklere seslenirdim.

Kendi gönlüme dair bir neşeden bahsetmiyorum. Biraz daha kapsayıcı, toplumun genelini mutlu edecek bir olay peşindeydim.

Sıcak bir tebessüm, içten gelen bir gülüş ama bütün yüreklere doğru akacak bir nehir arıyordum yeryüzünde. Umudun, barışın ve gerçekliğin tebessüme dönüşmesini görmek istiyordum.

Yüreğim yeryüzünün bütün coğrafyalarında atıyor, yangınlarda yanıyor,  ateşte kavruluyor.

Mezopotamya, Anadolu, Ortadoğu  ve giderek yeryüzünün geneli bir sancının basamakları gibi, dalga misali med ceziri yaşıyor, içinde yaşadığımız kaostan kurtulmak için bir ışık arıyor…

Ama her şey o kadar sıkıştırılmış ve katı ki ufacık bir ışık, bir tebessüm bile olağanüstü geliyor insana.

Bu nedenle uykusuz kalıyorum çoğunlukla. Sabahın köründe coğrafyamızdan başlayarak fotoğrafı okumaya çalışıyorum. Her şey o kadar can sıkıcı ki, beynimi çıkarıp atasım geliyor. Ama insan beynini istese de atamıyor, bir gerçeklik olarak insanın kafasında bir yaşam boyu duruyor.

Oysa insan güzel olanı görmek , dokunmak, yaşamak ister. Her zaman siyah rengi gören gözün beyne göndereceği simsiyah bir fotoğraftır.

Bu nedenle bütün renklerin armonisini görmek, yaşamak gerekiyor. Sağlık için, sağlam bir psikoloji için.

Erkenden güne karışmak, sokakları arşınlamak gerekiyor.

Sokak, yaşamın, aşkın ve kavganın ta kendisidir.

Ve aynı zamanda toplumun aynasıdır. İnsan neyse, sokak odur. Çünkü insanların oluşturduğu toplum sokakta büyür, sokakta şenlenir, hüzünlenir. Ne kadar kapanırsanız kapanın, sokak sizi etkiler, şekillendirir, size bir yön verir.

Sokaksız bir yaşam düşünemiyorum bile.

Uzattığımın farkındayım. Tebessüm edecek, içten içe sevinecek haber ulaştı evlere. Abartısız, törensiz olarak yansıdı sokaklara. Hükümetin Öcalan’ın avukatlarıyla görüşme yasağını kaldırmasıyla yapılan avukat görüşü sonrası Öcalan’ın çağrısıyla onlarca tutuklu ve hükümlü açlık grevini bıraktı, ölüm orucuna son verdi.

Açlık grevlerini duymuş muydunuz?

Sanırım çoğumuz duymadık bile. Onlarca kişi altı aya yakın bir zamandır cezaevlerinde açlık grevindeydi . HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in 7 Kasım 2018 tarihinde Öcalan üzerindeki tecrittin kaldırılması amacıyla başlattığı açlık grevi, tam 200 gün sürdü. Leyla Güven’in açlık grevi kararından sonra sayısı 7 bin ile ifade edilen tutuklu ve hükümlü kendini açlığa yatırdı. Gün geçtikçe sağlıkları bozulan eylemcilerin ölüm sınırına yaklaştığı ve içlerinden 50’sinin geçen aydan bu yana ölüm orucuna başladıklarını da belirtmek gerekiyor.

Rakamlar size çok şey ifade etmeyebilir. Düşünebiliyor musunuz 7 bin insan, 200 gündür yemek yemedi, sadece sıvıyla beslendi.

Ya ölüm orucu, o daha da korkunç.

Ne yemek, ne de sıvı. Sadece su alınıyor eylem boyunca.

Bu altı aylık süreçte eylem çerçevesinde sekiz kişi öldü. Çoğu  açlık grevi yapanları desteklemek amacıyla hayatlarına son verdiler.

Keşke kimseler ölmeden bu iş çözülebilseydi. Neyse daha çok kişi ölmeden ve insanların ölüm orucuna yattığı kritik kavşakta, ölümlere ramak kala açlık grevleri sonlandı, ölüm orucu bittirildi.

Sevindirici olan, iyi olan da bu zaten.İnsana umut veren bir gelişme. Arka planında ne tür bir siyasi tartışma var bilemem, her ne olursa olsun ölümlerin durdurulması önemlidir, kayda değerdir, iyidir. Lama cime gerek yok. Bence kimse ölüme yatmamalı, ölüm siyasetin bir aracı olmamalı. Başka araçlar, başka yöntemler bulmak için beynimizin sınırlarını zorlamalıyız.

Özcesi ölümlerini durdurmak,  önüne geçmek erdemdir. Siyasetin, insan olmanın bir gereğidir.

İnsanların yaşayacaklarını bilmek, sağlıklarına kavuşacaklarını duymak her zaman kazandırıcıdır.

Benimseriz, benimsemeyiz her insanın, her düşüncenin sahip olduğu hakları kullanma hakkı var.

Güzel olan bu hakkı gönül rahatlığıyla kullanmaktır. Bu gün ölümler durdurulmuşsa bu iyidir, herkes için.

Sevgiyle, tebessümle kalın.