https://m.biyografi.info/kisi/kazuo-ishiguro

Kaos Teorisi Nedir?
Kaos teorisi sürprizin bilimi olarak tanımlanabilir. Doğrusal olmayan ve öngörülemeyen sistemleri ele alır ve beklenmeyenleri beklememizi öğretir. Bilimsel alanların çoğu, yerçekimi, kimyasal reaksiyonlar ve elektrik gibi öngörülebilir modellerle ilgilenir.
Kaos teorisi ise türbülans, hava durumu ve borsa gibi tahmin edilmesi veya kontrol edilmesi tamamen imkânsız olan modellerle ilgilidir. Bu fenomen, genellikle doğanın sınırsız karmaşıklığını ele alan fraktal matematikle açıklanır. (Fraktal, benzer daha küçük elemanların oluşturduğu şekil demektir. Fraktal matematik, öklid geometrisine alternatif bir geometri modelidir. Bu modelle, öklid geometrisinin tanımlayamadığı bazı sistemler tanımlanabilmektedir.) Pek çok doğal obje, fraktal özellikler gösterir. Bulutlar, ağaçlar, organlar, nehirler vb. İçinde yaşadığımız sistemlerin çoğu karmaşık, kaotik davranışlar sergiler. Kaos teorisinin ilkelerine girmeden önce kaos teorisinin tarihine kısa bir göz atalım.
Tarihçe
1961 yılında Edward Lorenz adındaki bir meteorolog, ilginç bir keşifte bulunur. Hava durumunu tahmin etmek için o zamanın en gelişmiş bilgisayarını kullanmakta olan Lorenz’in öngörülemeyen örüntüler için matematiksel bir model bulma isteği, bir tutku haline gelmiştir. Geniş bir dizi matematiksel formüller dizisinden oluşan bir model geliştirir.
Geliştirdiği modeli, havanın birkaç dakika sonrasını doğru bir şekilde tahmin etmesine imkan veren bir yazılım haline getirmeyi başarır. Bunun üzerine uzun vadeli tahminler üretmeye odaklanır. Bunun için programa doğru hava durumu verilerini dakika dakika girmektedir. Günlerden bir gün Lorenz hava tahmin programını yeniden çalıştırdığında, zamandan kazanmak için programı her zaman olduğu gibi sıfırdan başlatmak yerine, doğru veriyi eliyle yazar, programı çalıştırır ve bir kahve alma için masasından ayrılır. Tıpkı filmlerde olduğu gibi masasına geri döndüğünde keşfine yol açacak sürpriz onu beklemektedir. Çıkan sonuç, öncekilerden büyük ölçüde farklıdır. Lorenz farka neden olan hatanın ne olduğunu araştırdığında, farkın bilgisayara girdiği değerin ondalık basamaklarını yuvarlayarak girmiş olmasından kaynaklandığını anlar. Program ilk çalıştırıldığında 0,506127 sayısını kullanmışken, Lorenz’in girdiği değer 0,506’dir. Binde birlik minicik bir fark, sonuçta devasa bir farklılığa yol açacak bir etkiye sahiptir. Yani Lorenz dünyanın bir ucundaki kelebeğin kanat çırpmasının, dünyanın diğer ucunda fırtınaya yol açması şeklinde tasvir edilen kaos teorisinin tohumlarına ulaşmıştır.
Kaos Teorisinin Prensipleri
Kaos teorisi, pek çok alt bileşeni olan bir teoridir. Bu alt dallardan en meşhuru Kelebek Etkisi’dir. Bu etki, New Mexico’daki bir kelebeğin kanat çırpışının Çin’deki kasırgaya yol açma potansiyeline sahip olması şeklinde tarif edilir. Bir kanat çırpışın, bir fırtınaya yol açması zaman alabilir ancak bu gerçek bir bağlantıdır. Ancak kuşkusuz bu fiziksel gerçek, felsefi bir metafor olarak karşımıza çıkar. Küçücük eylemlerimizin uzun vadede yaşamlarımız üzerinde ciddi bir etkisi olduğu fikrini anlamamızı sağlar.
Kaos teorisinin ilkelerinden biri de “Öngörülmezlik İlkesi“dir. Karmaşık bir sistemin başlangıç koşullarını hiçbir zaman yeterince ayrıntılı olarak belirleyemeyiz. Bu da karmaşık bir sistemin yol açacağı nihai sonucu tahmin edemeyeceğimiz anlamına gelir. Yani dünyadaki tüm kelebeklerin kanat çırpışları ile ilgili verileri tespit edemeyeceğimiz için bunların etkilerini hesaplama imkanına da sahip olmayız.
Bir diğer ilke ise Karışım ve Geri Besleme’dir. Karmaşık bir sistemde, iki bitişik nokta karışma ya da türbülans sonucunda bir süre sonra bambaşka bir pozisyon alır. Bu ilkeyi anlatmak için okyanustaki iki su molekülünün konumları örnek verilebilir. Dip dibe olan iki su molekülü bir süre sonra birbirinden çok uzaklara hatta iki farklı okyanusa sürüklenebilirler.
Geribildirim söz konusu olduğunda ise sistemler daha da kaotik bir hale gelir. Örneğin borsada bir hisse senedinin değerinin yükselmesi ve alçalması bunu izleyen insanlar üzerinde bir etkiye yol açacağından, geribildirim düzensizliğin artmasına neden olur.
Konu ile ilgili değinilmesi gereken önemli unsurlardan biri de Fraktallar‘dır. Fraktal hiç bitmeyen bir örüntüdür. Fraktal farklı ölçeklerde birbirine benzeyen sonsuz karmaşık desenlerdir. Devam eden bir geri besleme döngüsüyle tekrar tekrar basit bir işlemin tekrarlanmasıyla yaratılırlar. Yani fraktallar tekrarlama ile yönlendirilen dinamik sistemlerin görüntüsüdür. Yani bunlar kaosun resmidir. Ağaçlar, nehirler, kıyı şeridi, dağlar vb. dahil olmak üzere doğa fraktal desenlerle doludur.
Kaos teorisinin daha pek çok alt bileşeni vardır ancak yukarıda anlatılar kaos teorisini anlamanın en temel noktalarıdır.
Kaynak: http://www.olaganustukanitlar.com

Av.Feyzi Çelik yazdı.
Küçücük minik bir böcek telefonumun ekranında dolaşıyor, ne kadar küçükse o kadar hızlı kaçışıyor, parmağımla yana kaydırmaya çalışıyorum, parmağım dev bir taş gibi üstüne düşüyor, kansız vücudu telefonun ekranında küçücük bir bulut gibi duruyor, parmaklar dünkü hızında bilenmiş olmalı, üzülüyorum o varlığa
Yaşam onda da vardı, kim bilir hangi ağacın kokusundan düşmüştü, tırtıldı belki, erkenden çıkmış kozasından, kelebekliğe özenmişti, kısa ömrünce
O kısacık ömürde bir yaşam saklı, koskoca yaşam onda saklı
Habbede kubbe olmak, kubbede habbe olmak
Bir buğday tanesinden ekmek olmak yeniden buğday olmak
Olmak ya da olmak kısacası…
Benden herkese kahve,
Herkese ama, öteki filan yok, herkese. İnsan olmanın erdemini benimseyenlere.
Davetimi kabul edip, buyur edene benden kahve.
Siz kahvenizi içerken ben de kahvenin hikayesi üzerinde düşüneyim.
Zihnimde olanları toparlayıp, sizinle paylaşayım.
Çocukluk yıllarımda kahve ile ilgili çok şey hatırlamıyorum. Ne kız istemelerde, ne de özel günlerde kahvenin pek bahsi geçmezdi çevremizde. Kahve daha çok zengin işiydi. Beğlerin, ağaların evlerinde kaynar, kokusu bile pek yayılmazdı. Daha çok çay içilir, çay ile ilgili hikayeler hayatımızda yer alırdı. Kaçak çayın getiriliş yollarında yaşanılar sorun ve sıkıntılar, acılar ve mayınlara basan kaçakçılar sohbetlerin temelini oluştururdu. Kaçak çay deyimi de buradan gelirdi zaten. En iyi , en güzel çayı, en yaman kaçakçılar getirirdi.
Böylelikle doğduğum kentte hayat çayla başlardı. Kahve çayın gölgesinde kalır, zengin meclislerin içeceğiydi.
Kaçak çay getiren kaçakçılar kahvede getirirdi ama biz görmez, duymazdık. Hem pahalı, hem de tadı bize uzaktı. Yeterince acı vardı çevremizde, rengi de bize çekici gelmiyordu.
Gel zaman, git zaman kahve evimize girdi bir şekliyle. Çay kadar olmasa da, kıyıda, köşede kahve fincanımız ve cezvemiz oldu.
Nasıl mı?
Zengin değildik, hatta fakirdik desem çok abartmamış olurum. Ama buna rağmen, babam bir gün elinde 200 gr tane kahve ile eve geldi. Böylelikle kahve bir şekliyle hayatımıza girdi çocukluk yıllarında. Tıpkı guvij ya da alıç dediğimiz meyvenin çekirdeklerine benziyordu.
Kahvenin hayatımıza girmesi, babamın halası sayesinde olmuştu aslında. Babamın halasının sosyo ekonomik durumu gayet iyiydi. Çok güzel bir evi ve sanırım yeterince parası da vardı. Eşinin Ankara’da yaşadığını, çocuklarının hiç olmadığını biliyorduk. Hatta eşinin Cumhuriyet’in ilk yıllarında yani tek parti döneminde milletvekili olduğu da söyleniyordu. Bu benim yaşantımda bir küçük ayrıntı olarak kaldı; kimdi, neyin nesiydi sorma gereği duymadım. Halen de bilmiyorum.
Annem kahveyi görünce küçük bir şaşkınlık yaşadı ve hemen arkasından soruyu sordu?
“Kim geliyor, misafirlerimiz kim?”
Babam “Kirvelerimiz gelecek. Kahve çekme aletini İmxan Hala’dan al, çekelim.” dedi.
Kahve çekme makinesi bir nevi el değirmeniydi. İki parçadan oluşan, sarımtırak bakırdan yapılmış bir el değirmeni.
İşte zihnimde yer edinen bu el değirmeni bana bayağı ilginç gelmişti o yıllarda.
Böylelikle kahve evimize girmiş oldu. Ama ben o yıllarda kahvenin tadını hatırlamıyorum. Sanırım bana kahve içmek düşmedi. Ağır misafirlerimize sunuldu.
Sonra unuttuk kahveyi. Zaman zaman bir avuç alsa da evde bulundurduk.Hatta evimize kahve hiç girmedi desem yalan olmaz. Ne annem, ne de babam kahveyi sevdi. Sadece misafirler için kuytuda saklandı…
Sonra kahve türkülere konu oldu, sokakta, evlerde görünür oldu.
Devasa cafe zincirleri ta yoksul mahallelere kadar ulaştı.
Zenginleştik mi?
Yok aslında. Kahve ticareti geliştikçe, evlere ulaşması da kolaylaştı.
O yıllarda bir türkü duymuştum. Sanırım Urfa Yöresinden.
Kahve yemenden gelir
Bülbül çimenden gelir,
Yarı güzel olanın,
…
Kahveyi kaynatırlar
Fincana damlatırlar
Sahipsiz aşıkları
Vururlar, ağlatırlar.
…
Hepimiz kahvenin Yemen’den geldiğini, orada yetiştiğine inanıyorduk. Yıllar sonra kahvenin ana vatanının Yemen olmadığını öğrendiğimde, kendi kendime gülmüştüm.
Kahvenin ana vatanı Habeşistan’mış. Habeşistan’da doğal olarak yetişen kahve ağaçları varmış. Kahve oradan Yemen’e, Yemen’den de tüccarlar eliyle dünyaya yayılmış.
Bu gün dünya kahve üretimini en fazla Latin Amerika’da ki ülkeler gerçekleştiriyor. Kahve ticareti o kadar gelişkin ki, çok uluslu şirketler, devasa cafe zincirleriyle dünya ticaret ağına dahil olmuşlar. Her gün binlerce ton kahve yeryüzünü dolaşıyor, evlerde, sokakta, dağda, bayırda kaynıyor, içiliyor.
Hem de çeşit çeşit.Meyvesi oldukça acı olan bu ağacın yetişme alanları da ilginç. Tropikal ülkelerde yetişiyor, petrolden sonra en fazla ticareti yapılan meyve olarak kayıtlarda ki yerini koruyor.
Yeryüzünde sudan sonra en fazla içilen içeceği olarak gösteriliyor.
Ama ben buna inanmıyorum. Çayın yerini alacağını düşünmüyorum. Çay suyla eşdeğer içiliyor diye düşünüyorum.
Neyse gelelim kahvenin hikayesine.
Kahve, insanoğlunun hayatına Güneybatı Hebeşistan yani Etiyopya’da bir dağ çobanının keçileri kahve çekirdeklerini yediğinde girdi. Anlatımlara göre Kaldi isimli bir dağ çobanı, sürüsünü otlatırken kahve çekirdeklerini yiyen keçilerin hoplayıp zıplamaya başladığını fark etti ve bu durumu dervişi ile paylaştı.
Önce meyvenin suyunu deneyen ve acı tadını beğenmeyip, ateşe atan derviş, ateşten yükselen aromalı kokuyu alınca, bu kez kavurduktan sonra suyunu içti. Derviş zamanla kahvenin etkisini gördü ve çevresine durumu anlattı. Böylelikle kahve insanların hayatına girmiş oldu.
Çoban her zaman ki gibi keçilerini otlatmaya devam etti, derviş gece uykusunu yenmek için kahveyi yudumladı ama bazıları kahvenin karşı konulmaz aroması ve kokusunu ticari meta haline getirerek, büyük paralar kazandı.
Kahve, 11. yüzyılda anavatanı Habeşsistan’tan Yemen’e, oradan da ve Arap Yarımadasına yayıldı ve “qahwah” ismiyle tanındı. 16. yüzyıl başlarında ise önce Mısır’a ardından ise Osmanlı topraklarına ulaştı. Osmanlı’da kısa sürede yayıldı, her yerde kahve satan yerler açıldı.
Ve kahvenin dolaşımı hızlıca yayıldı.
Hikaye burada bitmiyor, kahvenin hatırı şekilleniyor ve dile bir deyim olarak yerleşiyor.
Günlerden bir gün Üsküdar’da Yemiş İskelesi dolaylarında geçer olay. Yeniçerilerden biri bir gün Yemiş İskelesi’ndeki kahvehaneye gelir ve ”Hey kahveci herkese benden kahve, ama şu kafir Rum hariç. Kahveci yeniçerinin isteği üzere kahveleri yapar ve herkese dağıtır. Daha sonra iki kahve daha yapar ve kahveleri alıp Rum’un yanına oturup, ”biz de seninle içelim” der. Yeniçeri, ”Heyy! Ben sana o kafire kahve yapma demedim mi?” diye çıkışınca, kahveci ”kaptana yaptığım senden değil, benden” cevabını verir.
Aradan epey zaman geçer. Sisam Adasında büyük bir isyan başlar. Karışıklıkta Üsküdar Kahvecisi de Rumlara esir düşer. Bunu duyan Kaptan, kahvesini içtiği kahveci esirlikten azat etmesi için isyancılar yüklüce para verip, dostunu kurtarır. Issız bir yerde kaptan ”Korkma! Sen beni tanımadın ama ben seni tanıdım” der ve devam eder ”hani bir yeniçeri bana hakaret edip, şu kafire kahve verme demişti. Ama sen onu dinlemeyip bana kahve ikram etmiştin. Hatırladın mı?” der ve kucaklaşırlar.
O gün, bu gün “Bir kahvenin kırk yıl hatırı var.” sözü kullanılıyor.
Hikaye bu. İnanırsınız, inanmazsınız tercih sizin.
Keçilerin bulduğu kahvenin bir de Mırrası var. Belki başka bir yazımda Mıra’yı anlatmam daha ilgi çeker. Bir sonra ki yazım mıra üzerine olabilir.
Ne dersiniz?



Duvar yazıları hep ilgimi çekmiştir. Kimisi bireysel bir aşkı insanın gözüne sokarken, kimisi de sıkılı yumruğunu bir başkaldırı timsali yaparak ifadesini duvara yazar.
Bir de bütün yoksulların, gecekondu sakinlerinin bir senfoni olarak dış duvarlarına kocaman harflerle ve çoğunlukla imlayı katlederek “Bu ev satılıktır.” yazılır.
Yazılır, ama niye yazılır?
Kocaman bir soru size. Düşünün artık. Hani merak edersiniz diye soruyu soruyorum?Başka bir niyetim yok. Çünkü ben hep merak ediyorum.
Nerede mi bu evler?
Yoksulların olduğu her yerde. Bir memnuniyetsizlik belgesi gibi, duvarlarda asılı. Evler, mahalleler ve giderek kentler.
Sosyolojileri paramparça olmuş kentlerin duvarlarında kocaman SATILIK yazısı…
Ha anladım. Piyasa ekonomisi. Bu yazıların nedeni piyasa ekonomisi. İsteyen sosyal medya duvarına, isteyen evinin duvarına yazar. Kimine.
Ooh be nihayet merakım giderildi…
Ya evsizler?
Onlar ne yapar, duvarına ne yazar?
?
De buyurun yeni bir merak. Ne geldiyse başıma bu meraktan ve merak sonucu çektiğim fotoğraflardan geldi.
Ne yapayım şimdi?
Evsizlere ne diyeyim?
Fotoğraflarını mı çekeyim?
Bakalım, ne çıkacak bu merakımdan?

“Perdeyi aralayıp oltada yaşam için çırpınan balığa baktım; adamın avuçlarındaydı şimdi, durmaksızın devinen kuyruğu bitmek üzere olan bir özgürlük savaşında çırpınıyordu. Gece inince, bir balık gibi çırpınmış, terbiye edilmiş, cezalandırılmış tenime, isli ellerime bakıp durdum. Gece çığırtkanları ışığımı görüp fişlemesinler diye yarı karanlıkta, el fenerinin cansız ışığında yazdım sözcüklerimi bu defa: Balık, ölüm, yangın.”
İlk kitabı Evlerin Yüreği ile öykücülüğümüze kendine özgü bir soluk getiren, öyküleri ve yazıları 2007’den bu yana kitap-lık, Notos, Özgür Edebiyat, Sözcükler dergilerinde yayımlanmakta olan Şenay Eroğlu Aksoy, Gece Çığırtkanları ile edebiyatdaki yerini sağlamlaştırıyor: Kader, kahır ve vicdan üçgeninde gezinen öyküleriyle, varoluşun ağır toplarını masaya sürüyor. Yerinden yurdundan sürülmüş çaresiz insanlar; yastık altlarında saklanan ya da toprağa bırakılan hatıralar; yangın yerine dönmüş tekinsiz sokaklarıyla karanlık kenar mahalleler; tahta kılıçlarıyla tozlu sokakları, terk edilmiş siperleri aşındıran çocuklar… İsli elleri, endişeli yüzleri ve susturulmuş dilleriyle tahammülsüzlüğe, acımasızlığa ve korkunun kahredici gücüne karşı koymaya çalışanlar…Stok Kodu:9789750833946Boyut:13.50×21.00Sayfa Sayısı:84Basım Yeri:İstanbulBaskı:1Basım Tarihi:2015-10Kapak Türü:CiltsizKağıt Türü:2. HamurDili:TürkçeŞenay Eroğlu Aksoy Gece Çığırtkanları Yapı Kredi Yayınları
