Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About ŞeyhmusÇakırtas

Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum. Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum... Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin... Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz. Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum... Hepimize selam ve saygılarımla..

Tıkanmış zaman…

Gülizar serçelerin suda oynadığını görünce, gökyüzüne bakarak  içinden “Sanırım serçeler fırtına kokusu aldı. Yağmur yağacak, belki fırtına bile çıkar, ortalıkta ıslanacak eşyaları toplasam iyi olur.”  dedikten sonra, kuruması için serdiği çamaşırları toplamaya başladı.

Hava oldukça kasvetli, gökyüzünü kaplayan gri bulutlar, kentin üstüne çökmüş, sıcak ve soğuk arası, mevsimsiz bir atmosfer ortalığı kaplamış durumda. Gökyüzü tıkınmış zamanın ifadesi gibi ağır ve bunaltıcı.

Birkaç serçe beton zeminde azıcık su birikintisinde kanatlarını suda ıslatmaya çalışıyor. Serçelerin bu hareketi Mezopotamya için,  gün içinde yağmur, fırtına işareti anlamına geliyor. Eski bir bilgi, serçeler suda yıkanmaya, oynaşmaya başladı mı fırtına çıkacağına inanılıyor.

Gülizar her zaman yaptığı gibi, çıkabilecek fırtınayı da düşünerek, kaza, belaları def etsin diye, sabah erkenden pişirdiği birkaç saç ekmeğini komşuları olan Xalfat’a götürmesini oğlu Seyit’ten istidi. Bu bir inanca dayalı gelenektir aynı zamanda. Her aile pişirdiği yemek ve ekmekten tadımlık da olsa özellikle ihtiyacı olan komşulara gönderir, böylelikle kaza ve belaların def edileceğine inanılır. Bir dayanışma kültürü inançları ne olursa olsun, herkes tarafından yaşatılırdı.

Xalfat altmış yaşlarında ya var, ya yok; kocasını kaybedeli on beş yıl oluyor. Yaşça Gülizar’dan büyük, belki de akrabalar. Çünkü burada bütün komşular bir şekliyle yakınlık içindeler. Ya aynı aşiret, ya da aynı köy, kız alıp, vermeler; akrabalık geçmişleri bir yerde kesişiyor.

Bu nedenle komşuluk ilişkileri çok gelişkin. Pişen aş, kaynayan kazan ortak olmasa da, paylaşıma açık. Biri kokusunu alsa ekmeğin,çal  kapı sıcacık ekmek isteyebilir. Bu yadırganacak bir durum olmadığı gibi, komşuluk, akrabalık düzenini geliştirir, ilişkileri samimi bir ortama dönüştürür. Sırları yoktur, her şey evden eve, dilden dile dolanır, anlatılır. Öylesine iç içe, büyük bir aile gibidir yani. Çoğu köyden göç etmiş, yoksul ve yoksunların sığınağıdır eski Tigris Mahallesi.

Tigris, Feodal Toplumun tortusu, Kapitalizmin ucuz iş gücü ve  yarım kalmış sevinçlerin, gülüşlerin sığınağıdır.Her daim  yitip giden yaşamların bileşkesi, bir kaçısın hikayesidir.

Xalfat  bildiği  tek dil Zazaçadır, başka da dil bilmez. Bu nedenle kim, hangi dilde konuşursa konuşsun o Zazaça cevap verir. Şaşılacak kadar da konuşulanı tahmin eder,doğru cevap verir. Sanki bütün dilleri anlıyormuşçasına bir tavır vardır Xalfat’ta. Beden dilini anlar, yürekten gelen davranışları en doğru şekilde anlamlandırır.

Xalfat mahallede en çok Gülizar’la arkadaşlık yapar, uzun uzun sohbet eder, zaman zaman da Gülizar’ın ev işlerinde yardım eder, tecrübelerini aktarır.

En çok da yorgan sırıma işinde yardım eder. Xalfat öylesine ustadır ki, elinde ki iğneyi büyük bir hünerle, bir sanatçı edasıyla yün yorganına saplar; sırımlar, olağanüstü güzellikte dikdörtgen dilimler ortaya çıkarır. Yünün beyaz bez içinde toplanmaması için iğne ile bezin en dışından başlanılarak kare kare içe, en içe doğru sırıma yapılır. Her iğne yünü dışa doğru iten kürek görevini görür.

Eğer sırıma işi dikkatli olmasa, yün orta yerde toplanır, yorgan oldukça rahatsız verici bir şekil alır ve kullanılmaz hale gelir. Genellikle orta yaşlı kadınların işi olan yorgan sırıma zor ve ustalık gerektiren bir beceridir.

Xalfat da bu kadınlardan birisidir. Yorgan sırıma işi dışında çapaya, soğana, pancara, fındığa, pamuğa uzak memleketlere gider, geçimini sağlar. Aylarca uzakta, naylon çadırda, çocuklarıyla gece gündüz çalışır, didinir, ele muhtaç olmadan geçinip, gider…

Seyit ise evim en küçük çocuğu, Xalfat’ı tanır, evlerinde sık sık görür ama kim olduğunu pek bilmez. Zihninde komşuları ne kadar yer  kaplamışsa, Xalfat’ta aynı düzeyde yer kaplar.

Ne fazla, ne eksik.

Ta ki Xalfat’ın yürek patlatan çığlığını duyana kadar.

Tigris Mahallesinde sıradan bir bahar günü, her kes kendi dünyasına gömülmüş, gündelik işlerle uğraşa dursun, havada ki fırtına yaklaşıyor gibiydi. Bahar yağmurlarında ıslanan toprak,  kokusunu ; ağaçlar ise ışıldayan parlaklığını ortama doyumsuz bir ışık yayarak gösteriyor.Hafif bir serinlik ve insana huzur veren bir sessizlik,belki de baharın tatlı bir heyecanı ve telaşı var.

Vakit henüz erken sayılır. İşi olanlar işlerine gitmiş, yaşlı , bekâr ve işsiz erkekler uyukluyorlar ve kadınlar ise ev işlerinde, çocuklar  her zaman ki gibi sokakta oyundalar.

Mahalleli iç içe bir yaşam sürdürüyor. Birisinin acısı olsa hisseder herkes, çığlık atsa çoğu komşu fırlar sesin geldiği yöne doğru.

İşte o gün de öyle oldu.

Önce bir bağrışma, sonra çığlıklar duyuldu sessizlik içinde. Seslerin nerden geldiğini anlamak için biraz durakladı duyanlar. Seyit, annesi ve başka komşular aynı şekilde ellerinde ki işleri bırakıp, dikkat kesildiler. Sessizliği parçalayan çığlıklar, acı dolu sesler tanıdık geliyordu.

Çığlık öylesine yakıcı, öylesine acı dolu ki, kesin birisinin öldüğü, öldürüldüğünü düşündüler.

 Her zaman olduğu gibi bağrışmaların  geldiği tarafa herkesten önce çocuklar bilinçsizce koştular, sokak aralarından çığlıklara aktılar.

 Kadınlar, erkekler kapılardan başlarını uzattılar, bazıları meseleyi anlamak için evlerinin damlarına çıktılar.

Bir anda kalabalık arttı. Herkes Xalfat’in evinde olup bitenlerle ilgili konuşmaya başladı ama kimse ne olduğunu tam olarak bilmiyordu.

Xalfatların evi, kent merkezine göre bayağı arka sokaklarda, iki sokağın kesiştiği bir çıkmazdaydı.

İşte o çıkmazda  üç beş  otomobil durmuş, ellerinde uzun namlulu silahların bulunduğu  bazı kişiler de sokak başlarını tutmuştu. Bazılarının yüzleri açık, bazılarının kapalı  olan bu silahlı kişilerinin bir kaçının  Xalfatların evine zorla girdikleri anlaşılıyordu. Çünkü,  Xalfat ve kızları çığlıklar atıyor, yüksek sesle eve giren kişilerle tartışıyor; hatta boğuşma, bağrışma ve havar  sesleri evden yükseliyordu.

Kalabalık artıkça, silahlı kişilerin tedirginliği ve gözlerinde ki korku giderek arttı. Kendilerine bir saldırı olacakmış gibi birkaç adım gerilediler, duvar köşelerine, araç kaportasını kendilerine siper yaparak, silahlarını kalabalığa doğrultular.

Küfür ederek, bazı erkeklerin üzerine yürüyerek, hatta  kadınlara hakaret ve fiziki müdahalede bulunarak, kalabalığın oluşmasını engellemeye çalıştılar. Başarılı da oldular.Sinenler, biraz uzaklaşıp uzaktan izlemek isteyenler, evlerine kapananlar oldu. Bazı aileler ise çocuklarını evlerine sürüklediler zorla, sonra kapılarını kapattılar. İnsan kalabalığı dağıldı, kalanlar korku içinde duvar arkalarından gizli gizli olup bitenlere tanıklık ettiler.Seyit’de bunlardan birisiydi, olup bitenleri duvar arkasından ürpererek, yüreğine inen derin korkuyla izledi.

Bağrışmalar Seyit’e uzun gelse de, gerçekte  çok uzun sürmedi. Üç beş dakikada Şirin’in kaçırılması bitmişti.

Silahlı kişiler Xalfat’ın oğlu Şirin’i dipçiklerle döve döve arabaya kadar getirdiler. Üstü başı kan içinde olmasına rağmen arabaya soktular.

Aile biryelerinin karşı koymaları sadece birkaç dakika sürebildi.

Şirin’i camları siyah olan araçlardan birinin arka koltuğuna  zorla bindirdiler. Sağ ve soluna da  iki kişi binerek,  son hızla sokaktan uzaklaştılar.

Geride Xalfat ve Şirin’in eşi kan revan, çığlıklar içinde kalakaldılar.

Bazı kapılar açıldı yeniden, bazıları hiç açılmadı o gün. Tiğris ise tılsımını kaybetti, dayanışma duygusu derin bir yara aldı

Evlerden çıkan bazı kadınlar da Xalfat’ın çığlıklarına katıldılar, onlar da ağlamaya, dövünmeye başladılar.

Xalfat ve gelinini evin içine çektiler. Konuşamaz haldeydiler, çığlıkları duyulmuyordu artık, sadece dövünüyorlardı.

Olup bitene tanıklık edenler, tek tek evlerine çekildi, mahalle sessizleşti. Kapılar kapandı, korku bir kara bulut gibi sindi evlere.

Sonra polis,jandarma, karakol zamanları.

Kuşların beklediği fırtına da koptu, ardından gelen gök gürültüsü ve şiddetli bir yağmur.

Sessizleşen ortam. Herkes fısıltıyla konuşmaya başladı evlerinin içinde. Konuşulurken perdeler çekildi, kapılar kapatıldı.

Xalfat’ın da sessi, çığlığı duyulmuyordu artık.

Gece çökmüştü Tiğris Mahallesine. Sessiz ve hareketsizdi her şey.

Şirin’den henüz bir haber yoktu.  

Xalfat ve ailesi ertesi gün Tigris’i apart topar terk ettiler. Evlerine kocaman bir kilit, eşyalarını bırakarak gittiler.

Nereye gittiler, kimlere sığındılar bilinmedi, evlerini yetim bırakarak canlarını kurtarmak için, acılarıyla göç ettiler.

Tigris Mahallesinde sanki Şirin diye biri yaşamadı. Herkes susarak tanıklığını sürdürdü. Xalfat’ın çığlığı sokakta asılı kaldı, duvarlarına sindi, taşlara kazındı. 

Ama kimsenin ağzını bıçak açmadı.

Oysa herkes olup, biteni biliyor, görüyordu.Korkunç bir suskunluk herkes için daha kolay geliyordu.

Herkes büyük harflerle susuyordu.

Kadim bir kenttin serancamı:Wêranşar…

Bu kenttin hikayesini yazmak zor, hem de çok zor.. Yedi kez viran olan, tekrar tekrar yeniden dirilen bir kenttin hikayesinden bahsetmek gerekiyor. Ne Timur, ne de İskender, belki sultan Murat ya da başkaları yıktılar, yaktılar ve yerle bir ettiler ama her seferinde küllerinden yeniden doğdu bu kent…Yedi kez kıyımdam geçti ama asla yok olmadı.. Viranlığı adı oldu, yıkıntıları miras…

Şimdi her şey daha bir bulanık. Taşlar yeniden alevlerde yanıyor ve Karacadağ kül püskürmeye başlıyor…

Fantastik bir flim gibi. Oysa her taşı bir yaşanmışlığı anlatır ve geçmişin izlerini günümüze taşır…

Daha neler, neler: taşlar bir dile gelse,

Timurleng Tepesi konuşabilse ve Kızlar Sarayı geçmişin yaşanmışlıkları gözler önüne serse çok ama çok şey değişecek…

Bir Medeniyet(!) Projesinin Anatomisi

Hasankeyf’e ilk olarak 1995 yıllında gittiğimde adeta büyülenmiş, binlerce yıllık arkeolojik kalıntılara hayran kalmıştım.

Oldukça geniş bir alana yayılan kalıntılar, ova ve dağın kesiştiği Dicle,  kıyısında kurulan antik Hasankeyf  benim için benzersiz bir yerdi.

Tek kelimeyle olağanüstüydü.

Hasankeyf’e adeta vurulmuş, bağlanmıştın. Hem alanın tarihi dokusu, hem de fotoğraf açısından oldukça güçlü  mekanlara sahip olması gözümde çok ama çok değerli görünüyordu.

Kendimi bir ilk çağ kentinde bulmuştum.  Zaman kavramı adeta yer değiştirmiş, ilk çağlar yaşadığım ana ışınlanmıştı sanki.

Binlerce yıllık yapıların bir kısmı yıkıntı da olsa, müthiş bir ihtişamın izleri taşıyor, insan emeğinin yoğun olarak hissedildiği taş eserler, kayalara oyulmuş mağara evler, Dicle kıyısında adeta bir ilk çağ tablosu gibi duruyor, her taş ayrı bir emek, ayrı  bir incelik taşıyordu.

Dicle ise bütün çağların nazlılığıyla  ama bir o kadar da deli dolu inadıyla akıyor ve Dicle’yi geçilir kılan binlerce yıllık köprünün ayaklarını yalayarak, yoluna devam ediyordu.

Attığım her adım, dokunduğum her taş bana binlerce yıllık uygarlıktan haber veriyor; acılardan, savaş ve yıkımlardan dem vuruyordu.

Zamanın durduğu benzersiz bir mekandı Hasankeyf. En derin acıların umuda  dönüştüğü, insanlığın henüz emekleme döneminde inşa edilen ama her seferinde savaş denilen illetin pençesinde can çekişerek, kendini yeniden var eden benzersiz bir yerdi.

Yıllar içerisinde birkaç kez gidip geldim Hasankeyf’e. Her gittiğimde yüreğimden bir parça daha koptu. Ilısu Baraj  sularının altında kalacak olan antik kenttin yok olma süreci, her gün biraz daha belirginleştiğine tanık oldum.  ‘Hasankeyf yok olmasın’ kampanyalarına karşın kent yavaş yavaş boğulma süreci yaşadı, kamuoyunun bütün ısrarlarına rağmen proje adım adım ilerledi.

Her ne kadar baraj suları halen yükselmemişse de aslında yapılan müdahaleler, bazı tarihi eserlerin taşınması, betonlaştırılan yollar, koruma adına zincirlenen alanlar bir özensizliğin ifadesi olarak boğulma sürecinin hızlandığını gösteriyordu.

Her gün binlerce insanın ziyaret ettiği, aslında bir turizm cenneti olan Hasankeyf’e nerdeyse yüzyıldır tek kuruş yatırım yapılmamış, yapılan çalışmalar da hep yüzeysel olduğu görülüyordu.

Kentin tarihi çok eski olmasına rağmen,  buranın kısa vadeli -ki 100 yıllık -enerji ve tarım politikalar için kurban seçildiği görülüyordu.

İlk defa 1954 yıllında gündeme gelen Ilısu Barajı yıllardır tartışılmasına rağmen;çevrecilerin, tarihe sahip çıkanların bütün eleştirilerine rağmen hiçbir hükümet projeyi rafa kaldırma cesareti gösterememiş, tam tersi uygulamak için yoğun bir çaba sarf etmiştir. Kapmayalar süreci geciktirse de gerçek anlamda bir vaz geçirme süreci başlamamıştır. Uluslar arası finans kuruluşları zaman zaman projelerden çekilse de her seferinde yeni ortaklar, yeni yok ediciler devreye girmiş, projenin gerçekleştirilmiştir.

Yani uzun lafın kısası Hasankeyf için yok olma süreci oldukça ince bir politikayla yıllardır devam ettirilerek, son kerteye gelinmiştir.

Bu gün Hasankeyf’te kazılar yapan ekipler, her yeni uygarlık katmanı karşısında hayretlere düşüyor, buranın benzersiz bir yer olduğunu ifade ediyor olmasına rağmen süreç hızlı bir şekilde işleyerek baraj gölünde su tutulmaya başlanılmasına saatler kalmıştır.

Oysa  yapılan yasal değişikliklerle, bölge Kültürel Varlıkları Koruma Kurullarının kararları da bay bass edilmiş ve merkezi kararların esas alınmıştır. Hükümetler hiçbir bilimsel raporu esas almayarak, 1954 yılında hazırlanan projeyle yola devam edilerek, bu günlere gelindi.

Ne doğal yaşam, ne tarih, ne de demografik yapı dikkate alındı. Her şey barajlar sistemine kurban verilerek, uzun vadeli güvenlik ve kâr temelli politikaları gerçekleştirme esas alındığı görüldü. Tıpkı Samsat’ta, Halfeti’de, Elazığ’da, Nevala Çori’de oldu gibi bir bütün olarak insanlık enerji politikalarına kurban edildi.

Oysa Hasankeyf yıllarca değişik uygarlık adımlarının merkezi olmuş, binlerce ticaret kervanına ev sahipliği yapmış, bir çok ticaret yolunum keşişim noktasında, bu gün bile ihtişamından bir şey kaybetmeyen taş köprüyle Dicle’nin iki yakasını bir araya getirmiştir. 

Bu zenginliği, kültürel çeşitliliği ve stratejik bir alan olması, Hasankeyf’i her seferinde dış saldırıların hedefi haline getirmiştir.

Tarihte en büyük saldırı ve yıkım Moğol istilalarıyla yaşanır. Bir ihtişam ve uygarlık merkezi olan Hasankeyf Moğolların saldırısı sonucu yanar, yıkılır, kent harabeye döner, ama yok olmaz.Savaşın yıkıcı etkisinden yıllar içinde, adeta kendi küllerinden yeniden doğarak, benzersizliğini yeniden yaratır.

Hasankeyf taşıdığı medeniyet tacının kurbanı olmuş, Moğalların istilasında can çekişmiştir.

Moğolların Asya’dan Avrupa içlerine kadar süren saldırıların bir çok nedeni olsa da, Moğolların inançları bu saldırıları daha bir ilginçtir. Moğollar inançları gereği, yazının, kitabenin kötülük kaynağı olduğuna inanır. Bu nedenle saldırdıkları her yerde uygarlık adına ne varsa yakar, yıkar ve orada yaşayanları kılıçtan geçirirdi.

İçinde yaşadığımız çağda Moğol Atlıları yok. Tarih sahnesinden çekileli asırlar oldu. Ama anlayışları daha modern araçlarla yoluna devam ediyor.

Bir çok antik kent bütün kültürel varlıklarıyla yok ediliyor.Güvenlik için, yüksek kâr için insanlar, toplumlar yerinden yurdundan ediliyor, doğa bir bütün olarak yok ediliyor.

Yani Vandalizm olarak tanımlanan ve medeniyetleri yok eden anlayış dünyanın her köşesinde iş başında.Kâh yağmur ormanları yok ediliyor, kâh ekosistem kapitalist kârın çarkında dengesini kaybediyor. Tarihi değeri olan binlerce eser şu ya da bu şekilde çürütülürken, Hasankeyf gibi benzersiz yerler de barajlar yoluyla yok ediliyor.

Hasankeyf sulara gömüldüğünde, ilk Dicle de ölecek diyorum. Yazın bir kenara.

Kendi suyunda boğulacak yani. Akıntısı duracak, sahip olduğu  eko sistem yıllarca bir dengeye oturmayarak, Mezopotamya genelini etkileyecek. Mevsimler değişecek, burada yaşayan canlılar habitatlarını terk etmek zorunda kalacak.

Oysa Dicle nazlı akar hep. Tarihten bu yana Fırat’la arkadaştır.  Dağlarının suyunda şen şakrak, baharda deli doludur.

Hasankeyf ise Dicle’nin rahminde kurulmuş kadimliğin timsalidir. Bu nedenle ölümleri de paraleldir.

Bu poroje bittiğinde evet binlerce kilovat elektrik üretilecek, binlerce hektarlık alan sulanacak.

Ya eko sistem?

Ya orda ki insanlar?

Ya binlerce yıllık tarih?

Ya orda ki doğa ve canlılar ne olacak?

Sadece sulara mı gömülecek ?

Her şey baraj hayata geçirildiğinde bitecek mi?

Elbette değil, yep yeni sorunlar hayatımızın bir parçası olacak, insanların acısı artarken, yeni çevre felaketleri yaşanacak.

Unutmayalım ki atom bombası da bir medeniyet projesiydi.

Japonya’da kullanıldığında ne kadar medeni olduğu acı bir şekilde anlaşıldı.

Bir barajın ömrünün 100 yıl olduğunu düşünürsek,sonuç doğanın yitimidir.

Hem de ağır bir şekilde…

Sararmış incirler

Av.Feyzi Çelik yazdı.

Şemail, eski Fiat Tempra arabasıyla Diyarbakır’dan Elazığ’a gidiyordu. Maden Köprüsü’nü geçtikten sonra yaşlı bir adamın minibüs bekledigini gördü. Şemail, yaşlı adamın yanında durdurdu arabayı. “Elazığ’a gidiyorum, seni de bırakayım.” dedi. Yaşlı adam düşündü. Önce güvenmedi. Ceplerini kontrol etti. Parası yerindeydi. Elazığ’dan gelmiş Maden’deki bağ ve bahçesindeki üzümleri, bademleri, incirleri, cevizleri satmıştı. Elazığ’a dönecekti. Önce dolandırıcı olabileceğini düşündü. Parasının kendisinden alınabilecegini kafasından geçirdi. Kuşluk vaktiydi. Güneş yükseliyordu. Sıcaktı, terlemişti. Bir anda kararını verdi. Elindeki incir, üzüm ve diğer meyvelerle dolu plastik boya kovanını arka koltuğun üzerine yerleştirdi. Bir kısmını bir kağıda sarıp Şemail’e verdi. Şemail dayanamadı. Sararmış incirlerden ikisini yedi. Çok beğendi. Sonra gaza bastı. İkisi konuşmaya başladılar. Her ikisi de dertliydi.Şemail’in derdi büyüktü. Yıllar önce karısının vefat ettiğini ve bir kaç ay önce de Suriyeli bir kadınla evlendiğini, kadının evdeki altın ve paralarla kaçtığını söyleyince, yaşlı adam çok üzüldü. “Helal süt emen biri olmalı” dedi yaşlı adam. Şemail elli yaşlarında birisiydi. “Evet” dedi “helal süt emen, dinini, örfünü bilen birini arıyorum.” Yaşlı adam heyecanlandı. Elazığ’da yaşlı hasta annesi ile birlikte bir çocuğuyla yaşayan kirvesinin dul kız kardeşi Fikriye aklına geldi. Hep onlara giderdi. Fikriye’yi orada görmüştü bir kaç kez. Fikriye’nin yaşadığı zorluğu da görmüştü.Şemail, “Emekli maaşım var, bir de taşeron inşaat işleri yapıyorum.” deyince yaşlı adamın gözleri faltaşı gibi açıldı. “Biri var, çok iyi biri” dedi. “Ama bir çocuğu var” diyerek devam etti. Şemail, “Olsun, benim üç çocuğum var, ikisi kendilerini kurtardı, İstanbul’da çalışıyorlar, 16 yaşındaki küçük oğlum yanımda, onun çocuğu ile kardeş olurlar.” dedi.Her ikisi sanki başka bir işi yokmuş gibi, Fikriye’nin evine doğru gittiler. Şemail arabayı evin önundeki sokağa park etti. Yaşlı adam incir, üzümden bir kısmını küçük bir kaba koyup yanına aldı. Fikriye’lerin evi eski bir apartmandaydı. Apartman dört katlıydı. İkinci katta oturuyorlardı. Dar ve yüksek basamaklı merdivenden yukarı çıktılar. Kapıyı Fikriye açtı. Yaşlı kirve ara sıra geldiği için şaşırmadı. Yanındaki Şemail’e de bir anlam veremedi önce. Eve buyur etti gelenleri. İçeri girdigi andan itibaren, Şemail’in gözü Fikriye’nin üzerindeydi. Oturma odasında oturuyorlardı. Fikriye’nin annesi de yatalaktı. Yatak haline getirtilmiş kanepede uzanıyordu. Şemail, hasta annenin yanına gitti. Hasta zar zor doğrulabildi. Şemail’in ağzından bir anda “anne” kelimesi çıktı. Ellerine sarılıp öptü. Sonra yerine oturdu. Hemen konuya girdiler, Fikriye’ye talip olduğunu söyledi. Her şey bir anda gelişti. Fikriye, konuşulanları çay hazırlarken mutfaktan duymuştu, içinde bir sevinç vardı. Kendi evi olacaktı, çocuğuna babalık yapacak biri olacaktı. Garip bir heyecan ile karışık sevinç hissetti.Fikriye, hamile kaldığında bir anda kendini yalnız bulmuştu. Kocası sanki yer yarılıp içine girmişti. Bu yüzden çocuğu babasız dünyaya gelmişti. Sonradan onu arayıp soran bile olmamıştı. En büyuk özlemi, çocuğununun birine baba demesiydi. Cuma günleri saatlerce Kur’an okur, içinden dua ederdi. Çocuğunun baba diyebileceği birisinin karşısına çıkmasını dilerdi. Hayal kurardı; evi vardı, akşam eve gelip kendisine sarılan bir eşi, çocuğunu bağrına basan bir baba.. Günlerden Cumartesiydi. Bir gün önce yine dualar etmişti. Şimdi de, biri eve kadar gelmişti, çocuğuna gülümsemiş, hediyeler vermiş, hasta annesinin önünde eğilip elini öpmüştü. Bir an kitaplardan okudukları gözleri önünde canlandı. Kendisini, hamile kalacağı müjdelenen haberi gizlice dinleyen Hz.Ibrahim’in eşi Sara’ya benzetti. Sonra Sara’nın ileri bir yaşa gelmesine rağmen çocuğunun olmadığını düşündü. Oysa Fikriye’nin çocuğu vardı. Onun arayışı bir babaydı. Sanki, melekler gelmiş, çocuğuna bir baba müjdesi vermişti. Dileğim gerçekleşti diye Allah’a şükretmeyi içinden geçirdi. Haykırıp Şemail’e sarılacaktı neredeyse. Sonra içindeki bir ses onun durdurdu. Ağzı kupkuru olmuştu. Masa üzerindeki sürahiyi alıp kafasına dikti. Doya doya suyu içti. Sürahiyi yerine koydu. Açık pencereden dışarıya baktı. Kırmızı Tempra’nın kaputunu saran bembeyaz çiçekleri gördü. Kalp şeklinde düzenlenmişti. Kalbin içinde F&Ş harfleri yazılıydı. Fikriye bir anda kendisini beyaz bir gelinlik içinde hayal etti. Şemail’e doğru gitti. Sarıldı ona. Sanki on yıllardır eşiymiş gibi başını omuzuna koydu. Yaşlı adam ve hasta annesi onlara öyle bakakaldılar. Fikriye’nin oğlu da yanlarına gitti. Bir eliyle Fikriye’nin diğer eliyle de Şemail’in elini tuttu. İki gözünü kırpmadan onlara bakıyordu. Mutluydu..

KÜÇÜCÜK BEBEK PABUÇLARI

Av. Feyzi Çelik yazdı.

Zeynel Zeytinburnu’da deri kürk yapan bir atölyede makinecilik yapıyordu. Karısı Zeynep’le de bu atölyede tanışıp evlenmişti. Zeynep evlendikten sonra işinden ayrıldı. Ancak evde çalışmaya devam etti. Dışarıdan evlere iş veren bir iş yerinden aldığı siparişleri evinden yapıyordu. Bu şekilde evin bütçesine katkıda bulunuyordu. Evliliklerinin üzerinden üç yıl geçmişti. Çok istemelerine rağmen çocukları olmamıştı. İstekleri bir kız çocuklarının olmasıydı. Doktorlar Zeynel’den kaynaklanan nedenlerden dolayı çocuk sahibi olmayacağını söylediklerinde ikisinin aynı anda birini evlatlık almak akıllarına geldi. Çevrelerine haber verdiler. Kimsesiz kalmış bir çocuğu evlatlık almak istediklerini söylediler.

Aradan bir yıla yakın bir süre geçmişti. Soğuk ve yağışlı bir mart ayından sonra, ağaçlar çiçeklerini açmış, her taraf yemyeşil olmuştu. O yıl çok bereketli bir yıl olacaktı. Zeynel Cumartesi günü olduğu için erken işten dönmüştü. Yolu Merkez Efendi Mezarlığına düşmüştü. Namazını Merkez Efendi Camisinde kıldıktan sonra, lahit mezarların arasında dolaşmıştı. Etraf gelincik ve papatyalarla dolmuştu. Zeynel gelincikten bir demet, papatyadan bir demet yapıp evinin yolunu tuttu. Şimdiye kadar elinde çiçeklerle evine gitmemişti. Zeynep kapıyı açar açmaz, Zeynel’in elindeki çiçek demetlerini gördü ama bir anlam veremedi. Zeynel, henüz ayakkabısını çıkarmadan gülümseyerek, elindeki çiçekleri Zeynep’e verdi. Zeynep sevindi. Çiçeklerin kokusunu içine çekti. Erzurum yaylaları aklına geldi. Çocukluğu, çocukluğunda topladığı kır çiçekleri gözünün önüne geldi. Burnu çocukluğundaki kokuyu aradı. Bir de kovaladığı rengarenk kelebekler aktı aklından. Zeynel’in elinde bir poşet de vardı. Poşeti açıp baktığında pembe beyaz renkli bebek kıyafeti vardı. Bir de küçücük bebek pabuçları. Zeynep çiçek demetlerini su doldurduğu cam bir vazoya koydu. Bebek kıyafet ve pabuçlarını ise çocuk odası olarak adlandırdıkları odadaki kanepenin üzerine serdi. Sanki evde bebek varmış gibi kapıyı yarı açık bıraktı. İkisi oturma odasına geçtiler. Oturma odasında, rengarenk nikah şekerlerinin yapımında kullanılan malzemeler vardı. Kutular, boncuklar, küçücük tüller, badem şekerleri…

Zeynel de Zeynep’e yardımcı oldu. O günkü işi bitirdiler. Bir gün sonra bir nikah varmış ona yetişmesi gerekiyordu. Son olarak evli çiftlerin isimlerinin baş harfinin ve evlenme tarihinin olduğu çıkartmayı nikah şekerlerine yapıştırdılar. Nikah şekerlerini sayıp kutusuna koydular. İşi veren dükkan uzakta değildi, götürdü. İşi dükkana teslim edip parasını alıp eve döndü. Kendi aralarında sohbet ettiler. Bebeklerden söz ettiler. Yatak odasına gitmeden önce, bebek odasına baktılar. Bebek kıyafeti ve pabuçları orada duruyordu. Birbirlerine baktılar. Sarıldılar birbirine. Sonra yatak odasına geçip sarılıp uyudular.

Sabah uyanır uyanmaz Zeynel bir rüya gördüğünü söyledi Zeynep’e. Zeynep “hayırdır inşallah” dedikten sonra Zeynel rüyasını anlatmaya başladı. Anlatırken heyecanlanıyor, gözünden sevinç göz yaşları dökülüyordu. Rüyasında küçücük bir kız bebek görmüştü. Dün aldığı kıyafetler bebeğin üzerinde, pabuçlar ayaklarındaydı. Zeynep de heyecanlandı. Sanki o da aynı rüyayı görmüş gibi oldu. Ağzından Zeylan diye bir ad düştü. Zeynel de Zeylan Bebek dedi. Kahvaltı yaptılar. Saat onbir civarında Zeynel evden çıkıp, hemşeri derneklerinden birinin kahvehane olarak kullanılan lokaline gitti. Kahveden içeri girer girmez, kahvede oturanlardan biri cebinden çıkardığı küçücük bir bebeğin fotoğrafını gösterdi. Bebeğin üzerindeki kıyafetler, evdeki kıyafetlere benziyordu. Rüyada gördüğü bebek oydu. Bebeği bulmuştu. Fotoğrafı gösteren adam, bebeğin Erzurum İspir’de olduğunu söyledi.
Kimsesi yokmuş bebeğin. Henüz kimliği bile yok. Zeynel “Olmaz olur mu?” dedi. O benim bebeğim Zeylan’ımız…
Zeynel fotoğrafı alıp eve geldi. Zeynep’e gösterdi. Zeynep fotoğrafı kıyafet ve pabuçların yanına koydu.
Sabah olur olmaz. Zeynel nüfus müdürlüğünün yolunu tuttu. Bir bebeğinin olduğunu, adının Zeylan olduğunu söyledi. Nüfus şefi onun beyanına itibar etti. Kütüğü açtı. Kütüğe Zeylan’ın adını ve doğum tarihini yazdı. Sonrasında pembe bir nüfus cüzdanı düzenleyip Zeynel’e verdi. Zeynel, kalbinin üstüne gelen ceket cebine yerleştirdi nüfus cüzdanını. Sadece Zeynep’e söyledi.
Patronuna telefon açtı. Yıllık izninden 5 gün kullanmak istediğini söyledi. Zaten işler de çok azdı o aralar. Kahvedeki adamı yanına alarak İspir’e yola çıktılar. 20 saat süren yolculuktan sonra İspir’e geldiler. Bebek, İspir’den 15 km uzaklıkta bir köydeymiş. Bir taksi ile köye gittiler. Bebeğin bulunduğu eve gittiklerinde bebek orada yoktu. Meğer bebeği Trabzonlu bir aileye vermişler. Zeynel, elini cebine atıp Zeylan’ın nüfus cüzdanına baktı. Nüfus cüzdanını çıkarıp evde bulunan kadına verdi. “Ben ismini Zeylan koydum, nüfus cüzdanı da bu, bunu verirsiniz Trabzonlu aileye, o benim evladım artık, benim neyim varsa ona kalsın.” dedi. Ağladı, göz yaşlarını gizlemeye çalıştı, gizleyemedi.
İstanbul’a döndü. Aradan üç ay geçmişti. Bir erkek ve bir kadın geldi. Kapıyı çaldılar. Konuşmadan bebeği kapıdan içeri bıraktılar. Üzerinde Zeylan yazılı pembe nüfus cüzdanını bırakıp gittiler. Zeylan bebek, Zeynel ile Zeynep’e bir de kanepe üzerindeki pembe beyaz kıyafetine ve pabuçlarına kavuşmuştu.