Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About ŞeyhmusÇakırtas

Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum. Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum... Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin... Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz. Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum... Hepimize selam ve saygılarımla..

İktisat bitap düşürür.

Hayatımızın bütün aşamalarında etkili olan ekonomik faaliyetler ya da para, bu günlerde oldukça sık gündeme geliyor. Döviz bir iniyor, bir yükseliyor. Keza faizler, borsa, altın hareketli günler yaşıyor. İşsizlik , enflasyon, ekonomide ki daralma  her kesi kaygılandırıyor, uykularını kaçırıyor… Özellikle de işsizlik…Reel yaşanın en yakıcı meselesi.

Çünkü işsizlik sadece biriyi değil, çevresinde ki herkesi etkileyen bir mesele.

Peki ne oluyor?

Bu olağandışı hareketlenmelerin sebebi nedir; durup dururken, vatandaşın  parası neden eriyor, alım gücü neden düşüyor, issizlik neden yükseliyor?

İktisat bilimi oldukça soğuk ve duygulardan uzak bir disiplindir.İktisat bahsi geçince çoğu insanın yüzü buruşur ama herkes bir şekliyle ilgili yaşar , şu ya bu şekilde ekonomi üzerinde kafa yorar. Yani iktisadi faaliyetler  ve para  çok karmaşık ilişkiler yumağı olarak yaşantımızda önemli bir ağırlığa sahiptir. Hatta dinilebilir ki  herkesi  ama herkesi derinden etkileyen,insan beyninin sınırlarını zorlayan bir güce ve etkiye sahiptir. Tıpkı ilahi bir güç gibi insanların hayatını yönlendirir, şekillendirir ve zaman zaman da darmadağın eder..

Bu karmaşık ve soğuk kavram üzerinde çalışmak, faaliyetlerini yazmak, gidişatı yorumlamak, anlamak zor bir durumdur.

İktisadın ne şiirsel bir etkisi var, ne de edebi bir tarafı.

 Duygusuz ve kasvetli.

Hep tetikte, gergin ve yıkıcı.

Hatta hayalet gibi.

Her yerde karşımıza çıkıyor, bir karabasan gibi üzerimize çökebiliyor.

Borsa görüntülerini görmüş ya da izlemişsinizdir. Devasa salonlarda sürekli telefonla konuşan, komut veren,bilgisayar başında işlem yapan , grafiklerden gözlerini alamayan onlarca insanın karmaşası ekonomi hakkında yeterli bilgiyi veriyor sanırım.

Aslında olayı drametize etmeden meseleye girmek istiyorum ama işi bir türlü rayına koyup, yazamıyorum. Oradan buradan bilgiler beynimde birbirine çarpıp duruyor.Düşündükçe başıma ağrılar giriyor ve darmadağın oluyorum.

Bir mesele bu kadar mı çetrefilli olur.

Gerçekten de öylesine karışık ve çok boyutlu ki öngörüde bulunmak, gidişatı anlatmak çok zor. 

Ama bir de yaşamın gerçekliği var. Herkesin gördüğü, etkilendiği yaşamın kendisi var.

Çarşı pazar, evde mutfak var.

Reel olan göstergeler var.

Geçen yıla göre o kadar çok farklılık var ki, insan ister istemez kaygılanıyor. Artan fiyatlar, işsiz kalanlar, iş yerlerini kapatanlar, borçlarını ödeyemeyenler liste uzayıp gidiyor.

Rakamların soğukluğu, reel yaşamın yakıcılığı ortada.

Nasıl mı?

Sadece bir gün işsizliği ve yoksulluğu yaşayın, parasız sokağa çıkın bakın nasıl bir sonuç çıkıyor?

Sadece bir gün deneyin.

Sarsılacaksınız.

Mesela kimse size yemek vermeyecek, toplu ulaşım araçlarını kullanmanız imkan dâhilinde olmayacak. Çocuklarınıza harçlık veremeyecek, ihtiyaçlarınızı sürekli bastırmak zorunda kalacaksınız.

Gün boyu bitap düşecek, eve döndüğünde aile bireylerinin de aynı durumda olduğunu göreceksiniz.

Tabii gerçekte böyle bir deney mümkün olamayacağı için bitap düşen siz ve aileniz değil, yine yoksullar, işsizler, fakir fukara olacak…

Yani ekonominin kötü yönetilmesinin cezasını yine yüzbinlerce kişi çekecek.

Neyse yazıyı okumak isteyenler için rakamların soğukluğuyla bitirelim…

“Türkiye genelinde 15 ve daha yukarı yaştakilerde işsiz sayısı, 2019 yılı Mart döneminde geçen yılın aynı dönemine göre 1 milyon 334 bin kişi artarak 4 milyon 544 bin kişi oldu. İşsizlik oranı 4 puanlık artış ile yüzde 14,1 seviyesinde gerçekleşti. Aynı dönemde; tarım dışı işsizlik oranı 4,2 puanlık artış ile yüzde 16,1 olarak tahmin edildi. Genç nüfusta (15-24 yaş) işsizlik oranı 7,5 puanlık artış ile yüzde 25,2 olurken,15-64 yaş grubunda bu oran 4 puanlık artış ile yüzde 14,3 olarak gerçekleşti.

İstihdam edilenlerin sayısı 2019 yılı Mart döneminde, bir önceki yılın aynı dönemine göre 704 bin kişi azalarak 27 milyon 795 bin kişi, istihdam oranı ise 1,7 puanlık azalış ile yüzde 45,4 oldu.

Bu dönemde, tarım sektöründe çalışan sayısı 240 bin, tarım dışı sektörlerde çalışan sayısı 464 bin kişi azaldı. İstihdam edilenlerin yüzde 17,3’ü tarım, yüzde 19,7’si sanayi, yüzde 5,5’i inşaat, yüzde 57,4’ü ise hizmet sektöründe yer aldı. Önceki yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında tarım sektörünün istihdam edilenler içindeki payı 0,4 puan, inşaat sektörünün payı 1,8 puan azalırken, hizmet sektörünün payı 2,1 puan arttı. Sanayi sektörünün istihdam edilenler içindeki payı ise değişim göstermedi.

İşgücüne katılma oranı yüzde 52,9 olarak gerçekleşti

İşgücü 2019 yılı Mart döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre 630 bin kişi artarak 32 milyon 339 bin kişi, işgücüne katılma oranı ise 0,5 puanlık artış ile yüzde 52,9 olarak gerçekleşti. Aynı dönemler için yapılan kıyaslamalara göre; erkeklerde işgücüne katılma oranı 0,1 puanlık azalış ile yüzde 71,7, kadınlarda ise 1 puanlık artışla yüzde 34,4 olarak gerçekleşti.

Kayıt dışı çalışanların oranı yüzde 33,9 olarak gerçekleşti

Mart 2019 döneminde herhangi bir sosyal güvenlik kuruluşuna bağlı olmadan çalışanların oranı, bir önceki yılın aynı dönemine göre 1,5 puan artarak yüzde 33,9 olarak gerçekleşti. Tarım dışı sektörde kayıt dışı çalışanların oranı ise bir önceki yılın aynı dönemine göre 1,2 puan artarak yüzde 23,1 oldu.

Mevsim etkisinden arındırılmış istihdam oranı yüzde 46,0, işsizlik oranı yüzde 13,7 oldu

Mevsim etkisinden arındırılmış istihdam bir önceki döneme göre 72 bin kişi artarak 28 milyon 146 bin kişi olarak tahmin edildi. İstihdam oranı 0,1 puan artarak yüzde 46,0 oldu.

Mevsim etkisinden arındırılmış işsiz sayısı bir önceki döneme göre 68 bin kişi artarak 4 milyon 487 bin kişi olarak gerçekleşti. İşsizlik oranı 0,1 puan artarak yüzde 13,7 oldu.

Mevsim etkisinden arındırılmış işgücüne katılma oranı 0,1 puan artarak yüzde 53,3 olarak gerçekleşti. Ekonomik faaliyete göre istihdam edilenlerin sayısı, tarım sektöründe 5 bin, inşaat sektöründe 53 bin kişi azalırken, sanayi sektöründe 94 bin, hizmet sektöründe 37 bin kişi arttı.”

Kaynak: Haberturk… �y����E

Zulamda ki fotoğraf

Adıyaman merkezde bulunan tarihi Tuz Hana yakın, Demirciler Çarşışında bir kaç yıl öncesine kadar , bir ayakkabı tamircisi vardı.. Son yıllarda göremiyor olsam da yeri boş duruyor.

Yaz kış taş duvarın dibinde, açık havada kurduğu tezgahında çalışır, ayakkabı tamir ve boya işleriyle uğraşırdı. Adıyaman’ a her gittiğimde onu yerinde  bulur, biraz daha omuzlarının çöktüğünü, yüzündeki yorgunluğun arttığını görürdüm. Kaçak tütünden sardığı sigarasını derin derin çeker, elindeki işine bakardı.

Öylesine derin ve mahzun bakar ki, insan ister istemez duygulanır, içi acırdı.Yılların ağır yükü altında ezilsede  işini asla savsaklamaz, sürekli çalışırdı.

Görünüşüne bakılırsa Kaviydi. Zihnim beni yanıltmıyorsa, Adıyaman’da dağlık bölgede yaşayan aşiretlerin geneline Kavi adı verirlerdi. Erkekleri genellikle gür bıyıklı olan Kaviler, tütün ekimi işleriyle uğraşır,tütün satarlardı…

Adını bile bilmedeğim ayakkabı tamircisi erkenden tezgahını açar, köyden gelen tütüncülerin, esnaf ve müşterilerin ayakkabılarını boyar, eskimiş ayakabıları tamir ederdi.

Tek işi buydu. Bütün hayatı eski ayakkabılara hayat vermek, tekrar tekrar giyilmesini sağlamaktı. Beyazlaşmış sakalı, kırış kırış olmuş alnı ve yüzünde derin ifade onu herkesten farklı kılıyordu.

Bir kaç yıldır yerinde yeller esiyor.Oysa hikayesini yazmak istiyordum. Bir kaç denememe rağmen, pek konuşmak istememişti. Ben de çok üstelememiş, olayı seyrine bırakmıştım.

Yanlış yapmışım. Keşke daha derinlikli sohbet edebilseydim.

O derin bakışların arkasında ki acıları, yaşanmışlıklarını dinleyebilseydim…

Dinleyemedim. Fotoğrafı bana yadigar kaldı.Bir gün hikayesini zulamda sakladım…

Zaman aktı böylelikle.

Kimdi, nerdeydi, yaşıyor muydu?

Artık fotoğrafın izini sürme zamanı geldi. Onu bulacak, yaşamasa bile hikayesine ulaşma niyetindeyim. Belki bir evladı, akrabası ve çevresinden birisi bana hikayesini anlatır, fotoğrafını alıp, duvarına asar.

Bir iz, bir adres lütfen.

Tanıklığım/Halfeti’nin kayıkları.

Fırat Irmağı üzerinde yapılan bir çok baraj dramatik bir sonuç doğurdu. Bir çok yerleşim yeri sular altında kaldı. Bunlardan birisi de Halfeti idi. Bu gün çok az kısmını görüp, bayıldığımız Halfeti aslında tam bir vaha görünümdeydi.

Birecik Barajı yapılmadan Fırat Kıyısında gözden uzak, şirin bir kasabaydı. Belki çoğumuz adını bilmezdik. Oysa Halfeti Fırat boyunca uzanan yemyeşil köyleriyle Urfa Coğrafyasına tezat bir yaşam sürdürür, her türlü meyve sebze yetişirdi.

Zengin bir bitki örtüsü ve canlı bir sosyal yaşamı vardı. Her gün kayıklar Halfeti’den Nizip tarafına, Araban ve Rum Kale tarafına insan taşır, ticaret yapılır, suyla dostane bir yaşam sürdürülürdü.

Ta ki Birecik Barajında su tutulmaya başladığı andan sonra. Takvim yaprakları 1999’u gösterdiğinde başta Halfeti’de tam anlamıyla bir dram yaşandı. İnsanlar, canlılar aslında bu kötü sona hazır değildi, yerlerini yurdunu terk etmek istemiyorlardı. Daha doğrusu suyun bütün kenti sular altında bırakacağına inanmıyorlardı. Ama öyle olmadı. Önce antik Zeugma, sonra Halfeti Köyleri ve eski Halfeti kıdım kıdım suya gömüldü.

Günlerce dram devam etti ve son ağaç da suya gömülünce mesele anlaşılmış oldu…

0 ‘dan öte, 2’yle çarpmadan beriye…

İnsanların eşitsizliği üzerine çok şey yazıldı, çizildi. Halen de yazılıyor. Şu anda benim yaptığım gibi.

“Herkes eşittir” bir yanılsama, koca bir yalandır aslında.

Kimse eşit değil. Ne yasalar önünde, ne de başka mecralarda. “Herkes eşittir.” kavramı, bir insan hakkı mücadelesi yürütmenin temelini oluşturma dışında, bir yanılsamadır. Çünkü insanlar eşit değil ve bu olağan hale getirilmiş bir bilgidir.

Korkunç bir eşitsizlik var ortada. Her gün biraz daha büyüyen,  bir türlü giderilmeyen, hayatımıza yerleşen ve giderek bir yaşam biçimine dönen bir eşitsizlik.

Bunu herkes bilir ama eşitlikten dem vurmak da geri durmaz.

Eşitsizlik kast sistemi gibidir. Nesiller boyu yaşar ve insanı, toplumu ve doğayı çürütür.

Çevrenize bakın, yakınlarınızı inceleyin, atananları, seçilenleri gözlemleyin ve eşitliğin sayısal ifadesini anlamaya çalışın.

Göreceksiniz ki eşitlik soyut, eşitsizlik ise somut bir kavram olarak hayatın bütün kavşaklarında yer alıyor…

Kavşakta durması daha bir yakıcı ve sarsıcı.

Çünkü asıl kavşak yerlerde eşitlik gereklidir. Kavşakta eşitlik bozulursa, sonuç geri de kalmadır.

Daha daha yalın ve açık bir ifadeyle kavşakta yardım alarak yol alanlar, doğal olarak hedeflerine daha hızlı ulaşırlar. İşte eşitliği bozan da bu küçük yardımlardır.

Hani çevresi geniş olanların kendi yakın ve akrabalarına yaptıkları yardımlar gibi. Herkes diploma alır, okul bitirir ama bazıları diplomadan öte işlere hemencecik atanır ya da seçilir.

Neden?

Çünkü kavşağa geldiğinde ona omuz çıkanlar vardır. Yoksa ne bilgisi, ne de diploması o koltuğa oturmaya yeter.

Bu nedenle bu gün eşitlik diyenler, aslında eşitsizliği anlatıyor. Her şeyin ticarileştiği, kast sisteminin yaşamın her alanında yaşandığı bir düzende, eşitlik sadece soyut bir kavram olarak varlığını sürdürüyor.

İşte isyanın bunadır. Yeteneksiz, bilgisiz, iradesiz,üretimsiz ya da emek aşırdığım/hırsız olduğum için değil, eşitlik/ eşitsizlik ikilemini sorguladığım için, eşitsizlik girdabına mahkum ediliyorum, ediliyoruz.

Herkes eşittir ama bazıları 2 ve katlarıyla çarpılır.

Bize ve eşitsizliği sorgulayanlara da  0 kalır.

Yani çarpmada 0 yutan eleman olduğu için , bize 0 uygun görülür.

Allah kahretsin bu sıfırı. Bütün kabart   0  ’ da. Yeni bir förmül gerek.

0 ‘dan öte,  2’yle çarpmadan beriye…

Yaşlı Kadının Gardrobu

Av. Feyzi Çelik yazdı

Kadın 80 yaşındaydı. Hastaydı, kendi ihtiyaçlarını zar zor gideriyordu. Kocası yıllar önce ölmüştü. Kızı ile birlikte yaşıyordu. Kızı da yıllar önce eşinden boşanmıştı. Onun da bir kızı vardı. Anne, kız ve torun bir arada yaşıyorlardı. Kızının mesleği yoğunluğu, torununun ise özgür-gençlik havası, yaşlı kadını evde çoğu zaman yalnız bırakıyordu. Hastaydı, kendi ihtiyaçlarını gidermekte zorlanıyordu.

Kızı, annesinin ev bakımını sağlayacak birini arar. Bir kaçını bulduysa da yaşlı kadının yaşlandıkça kendisini gösteren huysuzluğu nedeniyle gelen bakıcılar bir kaç gün içinde işi bırakmak zorunda kalırlar.

Yaşlı kadının kızı mesleğinde kariyer yapmış hem de bir çok sivil toplum kuruluşunda aktivist olarak çalışıyordu. İnsan hakları, kadın hakları ve ekolojik hareketlerin önde gelen aktivistlerinden biriydi. Adı Yasemin’di.

Lamiha, cezaevinde iki yıl yattıktan sonra tahliye olmuştu. Tahliye olmadan önce aktivist kadın Yasemin, bir eylem sırasında kadın cezaevine gitmişti. Lamiha, eyleme girenlerden biriydi. O zaman tanışmışlardı. Lamiha, tahliye olduktan sonra, geçimini sağlamak için iş arıyordu. Arada sırada kadın haklarıyla ilgili STK’lara giderdi. Bir gün, Lamiha, STK’ların birinde Yasemin hanımla karşılaştıklarında hemen birbirlerini tanıdılar. Birbirini uzun yıllar sonra bulmuş iki kız kardeş gibi birbirlerine sarıldılar. Yasemin, ona ne iş yaptığını sordu. İşi olmadığını söylediği anda annesinin bakımını sağlamak için bakıcı arayışı aklına geldi. Böylece, tek bir hareketle hem Lamiha’ya iş bulacak hem de annesine iyi bakacak birini bulacaktı. Gözü arkada olmadan annesine bakacak birini bulmanın rahatlığıyla hem kariyerini sürdürecek hem de aktivitelerine de devam edecekti. Kızıyla da daha fazla ilgilenecekti.

Lamiha’ya işi teklif etti. Lamiha şimdiye kadar bir arkadaşının evinde kalıyordu. İşin yatılı olduğunu duyunca çok sevindi. Hemen işe başlayabileceğini söyledi. Beraber eve gittiler. Yaşlı kadının ilaçları, hastalığı hakkında bilgiler verdi. Annesi ile Lamiha’yı tanıştırdı. Lamiha’nın utangaçlığı yüzünden belli oluyordu. Sanki eve zorla getirilmiş gibiydi. Yasemin’in annesi yatağında uzanmıştı.

Lamiha’nın yüzündeki utangaçlığı, çekingenliği, yüz yüze geldiklerini gözlerini aşağıya indirdiğini gördükçe yıllar önce öğretmenlik yaptığı zamanki kız öğrencileri aklına kaldı. Lamiha’yı görünce yeni bakıcı olduğunu anladı. Lamiha’dan doğan sıcaklığa aynı sıcaklıkla yerinden zar zor kalkmaya çalıştı. İşe başlamış gibi ona yardımcı oldu. Yerinden kalkmasına yardımcı oldu. Yaşlı kadın, iyi görmeyen gözleriyle Lamiha’yı süzdü. Elleriyle saçlarına dokundu. Saçlarını burnuna doğru tuttu. Kokusunu içine çekti. Lamiha ona eski bir tanıdığı gibi geldi. Konuştular kendi aralarında… Yaşlı kadın, ona yaklaşarak “seni iyi bir cumhuriyet kızı yapacağım, Benim kızım iyi bir cumhuriyet kızı olmadı o da babası gibi hep devlete karşı oldu, ne babası ne de o beni hiç rahat ettirmediler, benim kızım olacaksın.” Dedi.

Lamiha, hiç sesini çıkarmadı. Başını sallamakla yetindi. Bundan sonra Lamiha için yeni bir dönem başlıyordu. Hem iş bulmuştu. Hem de kalacak yer. Zaten yaşlı insanlara yardım etmeyi seviyordu.

Yasemin, annesini güvendiği birine teslim etmenin huzuruyla evden ayrıldı. Bundan sonra İstanbul dışına rahat çıkabilir. Gözü arkada kalmazdı.

Yaşlı kadının kafası hep eskilerdeydi. Cumhuriyetin o şaşalı günlerini, baloları hep anlatırdı. Lamiha’nın desteğiyle yatak odasındaki gardırobuna doğru geldi. Gardırobun kapısını açar açmaz hafif bir naftalin kokusu içeriyi kapladı. Ardından gardırobundaki elbiselere dokundukça envai türlü esans, parfüm ve kesif bir sabun kokusu naftalin kokusunu bastırdı. Gardırop tıka basa elbise doluydu. Kışlık mantolar, kürkler, peluşlar, bluzlar, pantolonlar, jileler, bikiniler, mayolar… Her şey vardı. Hiç bir şeyin atmamıştı. O yaşına gelmesine rağmen birine vermeye kıyamamıştı. Başlangıçta Yasemin giyer diye düşünmüştü. Ne yazık ki, dünyaya bakış açıları farklı olduğu gibi giyim anlayışları da birbirine uymuyordu. O yine de elbiselerini parasını korur gibi korurdu. Şimdi Lamiha gelmiş, ona huzurla elbiselerini verebilirdi. Lamiha giyer o da izlerdi. Böylece geçmişin mutlu günleri anımsayarak huzur bulacağına inanıyordu.

Gardırobundaki elbiselerini Lamiha’ya çıkartırdı. Tek tek Lamiha’ya giydiriyordu. Lamiha da onun dediklerini yerine getiriyordu. Her elbisenin, bluzun, kazağın bir hikayesi vardı. Aklına kocası geldi. Oradan oraya kaçan, sürgün üstüne sürgün yaşayan kocasını, firari günlerini, gözaltı ve hapislik yılları, Avrupa’da geçen kaçak yılları, giderek zayıflayan hafızasında elbiseleri gördükçe film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Oysa o, cumhuriyete çok umut bağlamıştı. Cumhuriyetin çocukları(?) onlara rahat vermemişti. Yine de ona çok bağlıydı. Yatak odasının etajerinin üzerinde kapkara mermerden yapılma küçücük Atatürk büstü orada duruyordu. İkisi aynı anda büste baktılar. “27 Mayıs 1960’dan sonra alyanslarımızı verdik, karşılığında bu büstü verdiler, alyansımızın yerini tutuyor, evliliğimizin fotoğrafı gibi orada duruyor” derken, gözleri yaşardı. Belli ki kocası aklına gelmişti.

“İşte sen benim kızımsın, bu elbiselerin hepsini giyebilirsin, öldükten sonra sana bırakacağım. Mirasımdan da sana vereceğim.” Mirası var mıydı, yok muydu. Belli değildi. Ordan oraya savrulmakla ellerinde ne kalmıştı ki, ancak ona göre çok şeye sahipti.

Lamiha, evi toparlıyor, yemek yapıyor, yaşlı kadının ilaçlarını veriyor, tuvalete çıkmasına yardımcı oluyordu. Günler geçerken, Yasemin hanım ve kızı çoğu zaman eve gelmiyorlardı. Acil bir şey olursa haber vermesini istemişti kendisine. Bir ara yaşlı kadın fenalaşmıştı. Yasemin’e haber vermiş, hemen gelip doktora götürmüştü. Hastaneye yatırmışlardı. Hastanede kaldığı süre boyunca Yasemin hanım ona izin vermişti. Aylardır arkadaşlarından kimseyi görmemişti. Yaşlı kadının hastaneye yatırılması onun için fırsat olmuştu. Arkadaşlarını ziyaret etmiş, yakınlarını görmüştü.

Bir arkadaşının yanındayken, Yasemin hanım onu cep telefonundan aradı. Akşamleyin annesini taburcu edeceklerini söyledi. Bunun üzerine evde hazırlık yapmak için alelacele eve doğru yola çıktı. Eve gittiğinde yaşlı kadın henüz getirilmemişti. Biraz sonra yaşlı kadını sedye içinde odasına getirdiler. Durumu iyi görünmüyordu. Hastalığı oldukça ilerlemişti. Ondan sonraki günler Lamiha için daha da zorlaşmış olmasına rağmen hiç sıkılmadan evin ve yaşlı kadının ihtiyaçlarını gideriyordu. Yaşlı kadın eskisi gibi fazla konuşamıyordu. O günlerde Yasemin hanım da evden ayrılmıyordu. İkisi birlikte yaşlı kadına son günlerinde arkadaşlık ediyorlardı.

Aradan bir süre geçtikten sonra yaşlı kadın yeniden fenalaştı. Bu kez durum o kadar iyi değildi. Yaşlı kadını hastaneye götürürken o da hastaneye gitti. Durum iyi değildi. Yaşlı kadının bedeni daha fazla dayanamadı. Ölmüştü. Lamiha da onun ölümüyle yeniden işsiz kalmıştı.

Havanda su dövmek

“Havanda su dövmek” diye bir deyim var. Gerçi şimdilerde kimse kullanmıyor. Çünkü havan unutuldu, unutulacak. Oysa oldukça işlevsel bir alet. Kullanım alanı bayağı geniş. İster su dövün, ister sarmısak. Hatta müzik bile yapmak mümkün. Bakır ve tunç karışımı olan metal dibek yani havan bu günlerde yolları Urfa ve Antep illerine düşünler Bakırcılar Çarşısında bulmak mümkün. Otantikliğinin yanında, mutfatta yararlanıp, sıra dışı bir müzik yapmak için ideal bir araç…

Deklanşöre basdıktan sonra ortaya çıkan fotoğrafı sizinle paylaşmak istedim. Havanda su mu dövüyorum?

Bilmem, yorum sizin…