Bu animasyonu mutlaka izlemelisiniz. Bugünlerde ihtiyacımız var. Organizeli kötülüğe karşı, dayanışma ruhunu diriltmek için birbirimize ihtiyacımız var.
Bu animasyonu mutlaka izlemelisiniz. Bugünlerde ihtiyacımız var. Organizeli kötülüğe karşı, dayanışma ruhunu diriltmek için birbirimize ihtiyacımız var.
Bahar mevsimi son deminde, yazın kavurucu sıcakları başlar ve Mezopotamya tam anlamıyla bir kaosu yaşar. Yemyeşil ovalar kısa sürede sararmaya, kurumaya yüz tutar, buğday başakları altın sarısına döner, mercimek,arpa hasadı zamanı gelir. Ağaçlar meyveye durur, toprak üzerindeki yeşil örtüyü atmaya, bitkiler tohumlarını dökmeye başlar.
Doğada bitkiler tohum dökme mevsimine girdiğinde, insanlar için hasat zamanı gelmiş olur.
Bu mevsimsel döngü, en eski zamanlardan bu yana insanların yaşam kaynağı, dayanağı ve umudu olmuştur. Bu nedenle bahar yeniden dirilişi ifade ederken, yaz çoğalma,ürün alma, bereket anlamına gelir.
Çocukluk yıllarımda bu döngüye tanık olur, zamanın ilerleyişini, doğanın renk değiştirmesini bizzat yaşardık.
Baharda sevinir, yazda, sarı sıcakta kavrulurduk. Önce derimizin rengi kararır, sonra başaklar dolar, olgunlaşır, boy atar, büyür ve hasat zamanı gelirdi.
Biz bu mevsimsel döngüye pali derdik. Doğanın insanla, insanın doğayla barışık olduğu zamanlardı. Avcı toplayıcı kültürün torunları olarak, güneşin döngüsüne göre yaşar, toprağın bereketine göre yol alırdık.
O zamanlar bugünkü gibi biçer döver, traktör, tarımda makineleşme pek yoktu, olsa da bizim oralara ulaşmamıştı, her şey insan emeğine bağlıydı.
Boy veren başaklar elle toplanıyor, sapla saman insan gücüyle birbirinden ayrılıyordu. Her şey insanların nasırlaşan ellerine, kabaran parmaklarına bağlıydı. İnsan isterse buğday bire on, bire yüz veriyordu.
O yıllarda Mezopotamya’da daha çok kuru tarım yapılırdı ve kimyasallar henüz çok yaygın değildi. Sulu tarım, doğal su gözelerinin bulunduğu alanlarda, nehir kenarlarında, küçük ölçekli arazilerde yapılırdı. Ne baraj vardı hayatımızda, ne de kimyasal ilaçlar. Her şey doğal seyrinde gelişir, zaman zaman verim çok olur, bazen de başaklar dolmadan kururdu. Kuru tarım yaygındı ve her şey baharda yağacak yağmura bağlıydı. Yağmur iyi, güneş de yeterli ısıyı verdi mi mayıs sonu, mercimek sararmaya, arpa başakları kurumaya başladığında pali zamanı gelmiş olurdu. Mayıs sonu pali mevsimiydi. Biraz daha erken, ya da geç mevsimin ortalama sıcaklığına, tarlaların sararmasına bağlıydı.
Pali zamanı her keste bir hareketlenme, bir endişe, bir umut ve bitmez bir yorgunluk baş gösterirdi. Zaman az, güç sınırlıydı. Özellikle geniş toprak sahipleri, kış boyunca umut bağladıkları ürün tarlada kalır, çürür, bir kıvılcımla küle döner korkusu yaşar, bir an önce hasadı kaldırma esas alınırdı. İnsan gücüne ihtiyaç duydukları için kentlerin varoşlarında yaşayan yoksul aileleri hasada dahil etmek zorunda kalırlardı.
Çoğunlukla kadın ve çocuklardan oluşan ve elle hasat yapan bu aile boyu işçilere palê denilirdi. Hasat zamanı geldi mi önceden elçiler çalışacak kişilerin bulunduğu mahallelere haber gönderir, görüşmeler yapar, bazı kadın elçiler ayarlanır, çalışabilecek kişiler haberdar edilerek, mercimek sararmaya başlar başlamaz, kentin belli noktalarına gece yarısı geçtikten sonra sabaha doğru kamyon çekilir, ne kadar işçi lazımsa kamyon kasalarına bindirilerek, tarlalara taşınırdı.
Yakın ve küçük tarla sahipleri ise kamyon yerine at arabası kullanır, az işçi ile yetinirlerdi.
Bu gün soframıza gelen bir çok tohumun ana vatanı olan Mezopotamya’da tarlalar uçsuz bucaksız bir şekilde uzanır, ufuk çizgisinde sonsuzluğu karışır. Düm düz ovalar, hafif eğimli araziler, tepeler ve kısmen de olsa yüksek yaylalar, dağlık alanlarda sıkışan küçük tarlalar mercimek, arpa ve buğdaya ev sahipliği yapardı. Özellikle geniş ovalarda yapılan ekimler, yüzlerce kadın ve çocuk paleciler tarafından elle yolunarak, toplanırdı. Çocuklar, ya onlarca çalışan kadın işçilere su dağıtır ya da kadın işçilerin yoldukları mercimek destelerini yığın haline getirirlerdi.
Gece yarısı başlayan pali yolculuğu, güneş doğmadan tarlada noktalanır, hasat güneş altında başlar, gün boyu devam eder, akşam karanlık basmadan yolma işi son bulurdu. Güneş öylesine sıcak ve tepeden vururdu ki, gökyüzünden alevler yeryüzüne iner gibi olurdu.. Güneş bir ateş topuna dönüşür, insanı nefessiz bırakırdı. Toz, toprak, saman ve sarı sıcak insanı adeta boğma noktasına getirir ve bütün takatını tüketir,bitap düşürürdü. Bu durumda kadın işçiler yüzlerine puşi, ellerine kalın çorap geçirerek, sıcaktan ve tozdan korunmaya çalışırlardı. O dönemde o kadar çok pale vardı ki , gerçekten pali zamanı bir kaosa dönerdi Mezopotamya kentleri.
Çoğu aile bu yolla geçimlerini sağlar, karınlarını doyururdu.
Bu günkü parayla 30-40 tl yevmiye verilir, çocuklara yarı ücret ödenirdi. Kimi zaman ücretler durduk yerde yarıya iner, insanlar köle gibi çalıştırılırdı. Emeğin buharlaştığı, bazıları için sermaye birikiminin olduğu yıllardı. Biz anlamazdık sermayenin nasıl biriktiğini, bilmezdik zenginliğin nasıl başladığını. Kimin, nasıl mal mülk sahibi olduğunu çok sorgulamaz, sormazdık.
Mülk Allah’ındı ama kullanma hakkı her nedense belli kişilerindi.
İşte bu uzlaşmaz çelişkiyle birileri ilgileniyor, pali direnişini örgütlüyordu 1977-78 yıllarında. Duvar yazılarında Pali Direnişi sloganları çoğalıyor, yoksulluktan boğazları kokan palelere direniş çağrıları yapılıyordu.
Direniş kayıt dışıydı, tıpkı pale emekçilerin kayıt dışı olduğu gibi. Hatta illegal demek belki daha doğru olur. Aslında bir grev çağrısıydı yaşanılan. Bir sendika yoktu ortada. İşi gençler yürütüyordu, direnişe çağıranlar devrim hayali kuran gençlerdi.
Pale yani tarım emekçilerinin ne kayıtları vardı, ne de sigortaları.Her şey elçilerin insafında yaşanıyor, emekleri oldukça ucuza pazarlanıyordu.
Bu duruma dikkat çeken sol sosyalist gençler altan alta bir direnişi örgütlüyor, bir nevi grev organize ediyorlardı ve buna Pali Direnişi diyorlardı.
Gençlere göre verilen ücret çok düşüktü ve çalışma saatleri uzun ve yorucuydu. Bunun için ücretler en az iki katına çıkarılacak ve çalışma saatleri düşürülecekti.
İlk başlarda ne işçiler, ne de geniş toprak sahipleri bu çağrıya kulak asmadılar ve eski yöntemlerde ısrar ettiler.
O dönem Mezopotamya’da faaliyet yürüten dernek ve yapılar birlikte hareket olanakları yaratarak, Pali Direnişini kısmen de olsa ileriye taşıdılar. Bu derneklere üye olan gençler bir işçi gibi paliye gittiler, toprak sahiplerine karşı işçilerin haklarını savundular, işi yavaşlattılar, beş günlük grev organize ettiler. Sancılı geçen günlerden sonra tarım işçileri paliye gitmeyince, geniş toprak sahipleri geri adım atarak, ücretleri iki katına çıkartarak, o yılları kurtardılar. Böylelikle ürün tarlada kalmamış, palelerde iki kat ücret almışlardı.
O yıllarda duvar yazılarında “Yaşasın pali direnişimiz” yazardı koca koca harflarle. Sonra sıkıyönetim askerleri beyaz kireçle silerdi bu yazıları. Gece bir daha yazılırdı, ertesi gün yeniden silme timleri devreye girerdi.
Zor günlerdi velakin. İnsanın sıcakta kavrulduğu, eridiği, karardığı,tohumun tane tane ayıklandığı, diş ile, tırnak ile söküldüğü günlerdi.
Bu karmaşa sürerken, o yıllarda tırpan girdi hayatımıza. Biraz daha azaldı paleciler. Bu kez tırpancılar doluştu kamyonlara. Uzak diyarlardan, Ağrı’dan, Muş’dan, Van’dan gelen tırpancılar toplamaya başladı mercimekleri. Tırpancılar erkek, paleciler kadındı. Yan yana çalışmaya başlasalar da, tırpancıların sayısı giderek artıyordu. Çünkü tırpancılar daha hızlı çalışıyor, çok ürün topluyor , ücretleri de pale emekçilerine göre biraz fazla oluyordu. Yani dönem hesap dönemiydi.
Mezopotamya’nın ucsuz bucaksız arazilerine makine girmeye başlamış oluyordu sessiz sedasız. Tarımsal alanda yaşanan makineleşme dönüşümü, her şeyi değiştiriyor, insanları işsiz bırakıyordu.Ürün toplamak için artık eskisi gibi insan gücüne ihtiyaç kalmıyordu.
En trajik olanı makineleşme artıkça, kısa sürede paleler, tırpancılar giderek azaldılar, zamanla hiç görünmez oldular.
Duvar yazılarında kalan direniş sloganı dışında her şey zaman içinde değişti.
Bu nedenle büyük bir dönüşüm yaşandı o yıllardı. Tırpan henüz hayatımızda iken traktör, biçer ve mercimek hasadı yapan makineler devreye girdi.
Ne oldu o kadınlara, tırpancılara, nereye gittiler?
Çoğu pali zamanlarının tekrar geleceğini düşünerek, vakitlerini dört duvar arasında geçirdiler ve uzak diyarlara mevsimlik ırgat olmak zorunda kaldılar. Anılar biriktirdiler, paliyi özlediler, ama son tahlilde Çukurova’ya pamuğa, İç Anadolu’ya pancara, Karadaniz’de fındığa gittiler.
O yıllar dönüşüm yıllarıydı. Köyün kentlere akın ettiği, kentlerin hızla makineleştiği yıllardı. Her kentte takvim farklı işlese de sonuçları hemen hemen aynı olurdu. İşsiz geniş yığınlar ve yeni üretim biçimleri çıkardı ortaya.
Şimdi pali zamanı gelişmiş makinelerin dişleri arasında geçiyor. Biçerdöverler tarlaya girdi mi, hızla ilerliyor, arkasından birkaç işçi işleri görerek, pali zamanını kısa sürede noktalıyor.
O günlere, geçmişe dair anılar, görüntüler zihnimde canlanırken, güneşin yakıcı, kavurucu sıcağını tekrar yaşar gibi oluyorum. O yıllarda sarı sıcakta, çıplak arazide pali yaparken nefeslemek için verilen kısa molalarda sığınacak hiçbir gölge yoktu, bu nedenle elle yolma işi yapan paleler , tırpancılar dirgen,tırmık ve tırpan başlıklarına geçirilen mercimek yığınının paha biçilmez gölgesinde kısa molanın ne kadar keyifli ve kıymetli olduğunu ancak o yıllarda pali yapanlar bilebilir.O küçücük gölge bile insana müthiş bir dinginlik katar, dayanma gücü verirdi.
Bu gün ise durum çok farklı olsa da, o küçücük gölgenin varlığının sürüyor olması ilginç geliyor insana. Mezopotamya yıllar içinde modern tarımla tanışsa bile, eskinin hükmü yoksullar için sürüyor.
Sanırım ilginç olan da bu.































Sevgili dostlar bir süredir üzerinde çalıştığım web sitesi nihayet kısmen de olsa bitti. Üzerinde çalıştığım derken, teknik olarak bir şey yaptığım yok. Paket halinde olan web sitesinin içeriğiyle ilgili çalışmalar yürüterek, bir şeyler ortaya çıkarmaya çalışıyorum.
İsterseniz hikayeyi ta başından alayım.
Bir genç gazeteci dostumun önerisi doğrultusunda Türkiye Gazeteciler Cemiyetinin “Demokrasi için medya, medya için demokrasi’ adlı programı inceledim.
Birkaç kez okuduktan sonra bir bucuk yıldır kendi imkanlarımla sürdürdüğüm blog sayfamı hem tanıtmak, hem de geliştirmek için bir proje hazırladım ve işsiz gazeteciler için oluşturulan fona başvuruda bulundum.
Tek bir amacım vardı. Uzun bir süredir yazı ve fotoğraflarımı paylaştığım www.seyhmuscakirtas.com ‘i geliştirmek ve daha nitelikli hale getirmekti.
Fazla uzatmadan birkaç kez yazışmadan sonra bir takım konular biraz daha netleşti ve blog geliştirmenin mümkün olmadığı, eğer istenilirse yeni bir web sayfası için proje hazırlayabileceğim bildirildi.
Birkaç gazeteci arkadaşla görüştüm, düşüncelerini aldım ve yıllardır içimde bir ukde olan 3.Göz’ü canlandırmak mümkün olabilir umuduyla yeni bir web sayfası için projemi revize ettim.
Birkaç gün içinde değerlendirme aşamasını geçtim ve AB destekli bir web sayfası için somut adım için gerekli evraklar istendi. Sözleşmeye göre İki yıllık hosting ve domain ücreti olan 2 yıllık 400 evroluk ödeme yazılım şirketine yapıldı.
Ve geçen ay tarafıma teslim edilen web sayfası bir paket programdı ve üzerinde ciddi çalışma gerekiyordu.
Oysa ben web’in teknik alt yapısından hiç anlamıyordum. Yıllardır internetle meşgul olsam da web işini öğrenememiştim.
Buna rağmen kendimi sığ sulara bıraktım.
Henüz boğulmadım
Tek başıma ilerliyorum. Birkaç arkadaş beni bu sıg sularda rahatlatmak için zaman zaman can simidi atmıyor değil, ama halen bir başıma debeleniyor, bir limana varmak istiyorum.
Bir bütçem yok, kıyıda köşede bir sermayem de yok ve dört yıldır işsizim.Bir düşünce dünyan ve geçmişte çektiğim, vurgunlardan kurtarabildiğim birkaç düzine fotoğraf ve yazdığım üç beş klasör dolusu karalamalarım var. Bunlarla bir web sayfası ayakta durur mu, bilmiyorum.
İçimde durmaz demek gelmiyor, umutla siteyi daha şık hale getirme çabasındayım. Aklımda bir İskenderiye Kütüphanesi örneği var. Kıyıda köşede yazısı duranları bulmayı düşünüyorum.
Belki çok az okunacak ama olsun.
Bu sığ sularda boğulana kadar debelenmeye devam edeceğim.
Belki benimle birlikte debelenmek isteyen değişik insanlar çıkabilir.
Para yok, pul yok, reklam yok. İstesem de reklam alamıyorum. Gooogle bile bana zırnık vermiyor.
Blog hesabımdan, 15 aydır kazancım 3 dolar kadar bile değil.
Böylesi bir iktisadi tablom var.
Hiç zararı yok. Bir sosyal medya mecrası, olmasa da olur ama olursa, güzel olur.
Evet desteklerinizi bekliyorum.
Tek tüfek olmak zor, bir başına debelenmek daha bir zor. Birkaç arkadaş yazılarıyla,fotoğraflarıyla bana destek oluyor. Bu sayının artacağını umut ediyorum.
Ayrıca www.3uncugoz.com adlı web sayfamda AB ve Türkiye Gazetecilerin logosu var. Bu program gereği zorunlu bir görsel. Bu nedenle bana herhangi bir ödemesi yapılmıyor, parasal destek verilmiyor. Bilinsin istedim.
AB destekli bütün sitelerde, bu logoların olması mecburi tutuluyor. Bazılarının aklına sitenin AB ve Türkiye Gazeteciler tarafından desteklenmesi parasal bir döngü olarak anlaşılabilinir. Oysa sadece iki yıllığına hosting ve domain desteği verildi.
Başka bir parasal destek söz konusu değil.
Bir haber sitesi olmaya niyetim yok. Daha çok serbest tarzda yazılar, araştırma dosyaları ve bolca fotoğraf yayınlamayı düşünüyorum.
Destek olan arkadaşların isimlerini tek tek yazmadan hepsine teşekkürlerimi borç biliyorum.
Şimdilik hepsi bu. Umarım rahatsızlık vermemişim.
Blog adresim. www.seyhmuscakirtas.com
Yeni site : www.3uncugoz.com
Arada bir göz atar, yazdıklarımızı okursanız, iyi olur. Mutlaka ilginizi çekecek bir yazı ya da fotoğraf bulabilirisiniz diye düşünüyorum.
Şeyhmus Çakırtaş / Belki bir editör

18/07/2004
En eski medeniyetlerin beşiği olan Fırat, Mezopotamya uygarlıklarından başlayarak, insanlık tarihinin ilk sırlarını bizimle paylaşır, Fırat kaynağını Doğu Anadolu Bölgesi’nin yüksek dağlarında bulunan kaynaklardan ve eriyen kar sularından alır. Erzurum dolaylarında bulunan Karasu, Bingöl dağlarından akan irili ufaklı dere ve çayla birleşerek Fırat’a dökülür.
En eski medeniyetlerin beşiği olan Fırat, Mezopotamya uygarlıklarından başlayarak, insanlık tarihinin ilk sırlarını bizimle paylaşır, Fırat kaynağını Doğu Anadolu Bölgesi’nin yüksek dağlarında bulunan kaynaklardan ve eriyen kar sularından alır. Erzurum dolaylarında bulunan Karasu, Bingöl dağlarından akan irili ufaklı onlarca dere ve çayla birleşerek Elazıg sınırları içinde olan Fırat’a dökülür. Ve yine Ağrı Dağı’nın doruklarında eriyen karlar ve Nemrut krater gölünden sızan billur suları toplayan Murat Nehri ve Munzur Çayı Fırat’la dökülerek, Mezopotamya’nın en uzun akarsuyunu oluşturur. Fırat bir nevi su toplayıcıdır. Mezopotamya dağlarından kopup, Ortadoğu’ya dökülen ve oradan da Basra Körfezine ulaşan Fırat’a geniş akan su anlamında olan Ferat ya da gün gibi parlayan, güneş anlamında olan Ro adı verilir.
Fırat karanlık çağlardan bu yana insanlığın sırlarını paylaşan, onlarca mitolojiye kaynaklık eden bir nehirdir. Anlatılır ki çok ama çok eski zamanlarda Fırat kıyılarında kurtla kuzu birlikte yaşar, mutlu bir yaşam sürdürürmüş. Burada yaşayan insanlar barış içinde yaşar, yemeklerini, avlarını, sularını ve mutluluklarını birbirleriyle paylaşırmış. Kavga, kin nedir bilmezlermiş. Ancak bir gün bu barış ortamını kıskanan kavimler Fırat kıyısında yaşayanları ortadan kaldırmaya karar verirler. İşte o gün Fırat kıyıları yabancı olduğu savaş ve talanla tanışır. Barış ve kardeşlik içinde yaşayanlar, saldırılara uğrar, birçoğu ölürken, sağ kalanlar da çok uzaklara sürülür.
İşte, o gün bu gündür Fırat kıyıları barış yüzü görmedi. Savaşsız bir gün bile geçmedi. Fırat kan aktı tarih boyunca.
Aslında Fırat bereket ve bolluk anlamına geliyor. Sümerlerin yaradılış mitolojisine göre tanrı Enki, Fırat ve Dicle’yi yarattı. Bu nehirleri doldursun diye yağmur tanrılarını görevlendirdi. Bolluk ve bereket versin diye Fırat’ı delice bir suyla doldurdu. Gerçekten de, yüzlerce yıldır binlerce savaşa tanıklık eden Fırat aynı zamanda Mezopotamya tarihinin de ilk harcı oldu. Sümerler ilk uygarlığı Fırat ve Dicle arasında yarattılar ve yazıyı burada kil tabletlere kazıdılar. Kuşkusuz bu sarsıcı devrimlerde Fırat’ın payı büyük. Yaşanabilir alanlarda ilk kentleri de kuran yine Fırat kıyılarında yaşayan halklar oldu.Gıra Mıraza, Nevala Çori, Samsat, Zeugma, Kommagene ve daha gün yüzüne çıkmayan birçok uygarlık katmanının Fırat havzasında yer alması bir tesadüf olmasa gerek. Med, Urartu, Asur, Hitit, Sümer ve birçok kavimin kurduğu medeniyetler, Fırat’ın kutsal suyunda yeşerdi, günümüze ulaştı.
Sulu tarımı Fırat’la keşfettiler. Mezopotamya’nın ışıltılı ırmağı Fırat, Elazıg sınırları içinde ikiye ayrılarak nazlı kolu, Fırat’ın suyunda olan Dicle’yi oluşturur . Biri deli dolu akar, biri nazlı mı nazlı. İncecik bir ip gibi akar. Dicle narin ama bir o kadar da hırçın akar bazı yerlerde. Her ikisinin kutsallıkları ve asilikleri doğan çocukların isimlerine yansır. Fırat erkek, Dicle genellikle kadın ismidir. Nedendir bilinmez ama böylesi bir cinsiyetçi yaklaşım ortaya çıkmış.
Tanrıların suyu
“Bu su kutsaldır. Allah’ın suyudur. Şifalıdır. Bu suyu içen hastalanmaz. Yaşam suyudur. İnsanı dirençli ve yenilmez kılar. Dedelerimizin dedesi bu suyu içti. Şimdi biz içiyoruz. Bizden sonrada çocuklarımız, çocuklarımızın çocukları içecek. Çünkü bu su Mezopotamya’nın kutsal suyudur. Ne kadar baraj yapılırsa yapılsın, bir ayda doldurur. Bu Ferat’tır. Nehirlerin sultanı. Bolluk ve bereketin adı. Hiç biter mi? İnattır, hırçın ve deli doludur. Bak nasıl hızlı ve serin akıyor” diyor Ali Demir bir bilge edasıyla. 77 yaşında, bir Fırat çobanı. Dört-beş yaşlarında başladığı çobanlığı bir ömürdür yürüten ve Fırat’a sevdayla bağlanan bir insan. “Her sabah gün doğmadan Ferat kıyısına inerim. Binbir çeşit ot ve binbir çeşit çiçeğin kokusunu ciğerlerime çekerim. Ve Ferat’ın akışına kendimi kaptırır, uzaklara dalar, giderim. Hiç yorulmam. Bazen gece de kalırım. Ferat’ın ışıltısı geceleri çevreyi aydınlatır. Bir çıra gibi, bir lamba gibi yoluma ışık olur. Gece gündüz buradayım. Ve Ferat’a sevdalıyım. Bu serinlikten ve ışıltıdan vazgeçmem. Çünkü kurtla kuzu bu kıyılarda birlikte yaşadılar” diyor.
Mısır uygarlığı için Nil ne kadar önemli ise Mezopotamya için de Fırat o kadar önemlidir. Fırat kutsal su ve nehirler sultanıdır. Anlatılır ki çok eskiden Fırat kıyısında doğum yapan kadınlar çocuklarını Fırat’ın suyuyla üç kez yıkarlarmış. Kötülüklerden ve hastalıklardan korunacağına inanılır ve bu çocukların birer kahraman olacağına kanaat getirilirmiş. Bugün doğan çocuklar Fırat suyunda kutsanıyor mu bilmiyorum ama, Fırat hâlâ insanlarda bir kutsallık çağrışımı yapıyor… Ve Tevrat’ta, Cennet’in bahçelerini sulayan dört akarsudan biri Fırat’tır diye bahsediliyor.
Kürtler Fırat’a Ferat ya da Ro der. Ro Zazaca güneş, ışık demeti anlamındadır. Gerçekten de Fırat kapkara gecelerde bile gökyüzünü parlatan bir ışık selidir.
Kutsal su kirleniyor
Bugün bu ışık seli dizginlendi, Fırat akış hızından çok şey kaybetti. Ne Ali Demir’in anlattığı doğal yapı var, ne de bin bir çiçek. Üzerine kurulan 26 baraj ve 12 hidroelektrik santralı doğasını, kıyılarını bozdu, kutsallığına helak getirdi. Ama o bütün ihtişamıyla parıldamaya devam ediyor. Kutsal su Adıyaman’da, Elazığ ve Birecik’te lağım sularıyla besleniyor, eski billur suyu yavaş yavaş kirleniyor. Antik dönemlerde birçok hayvan ve bitki çeşidine yataklık eden Fırat ve ve Fırat havzası artık soyları tükenmekte olan hayvan ve bitkileri tel kafesler içinde barındırıyor. Fırat kavağı ya da pamuk kavağı diye bilinen kavak çeşidi artık sayıları parmakla hesaplanacak kadar azalmış ve tarım bakanlığı tarafından Birecik merkezinde bir iki hektarlık alanda korumaya alınmış durumda. Ve yine soyları tükenmekte olan Kelaynak (Keçelxenok) kuşu için korunma istasyonu kuruldu. Ama doğallıktan uzaklaşan bu canlılar, artık özelliklerini kaybediyor.
Fırat kıyıları kurtla kuzunun bir arada yaşadığı günleri belki hiç görmedi. Savaş ve talan gerçeği Fırat’ı kirlettikçe kirletti. Bugün de öyle değil mi? Fırat baştan başa savaşın ve zulmün pençesinde inlemiyor mu? İşte Mezopotamya, işte Basra, savaş ve kavganın mitolojik değil, gerçek ağıtları… Kutsanan bir nehirde, kanla yıkanan insanlığın hikâyesi. Oysa kanla yıkanan hiçbir kavim iflah olmaz , olmadı.
İşte paramparça olan Suriye örneği.
Not: Bu yazı 2004 yılında yazıldı, o yıllarda yayın hayatında olan Radikal Gazetesinin eki olan Radikal 2’de yayınlandı. Bir iki fırça darbesi ve düzeltme yapıldıktan sonra sizinle yeniden paylaşma gereği duydum.






Bayağı bir zamandır yazı yazmak istemiyorum. İçimden gelmiyor. Kalemi elime aldığımda karşıma bir sürü duvar çıkıyor. Hangisini yıkıp geçsem diye düşünürken, içimdeki enerjim yok olup, gidiyor…
Böylelikle duygularım, düşünce ve umutlarım içimde tutsak kalıyor. İnsanın, kendi dünyasında tutsak kalması kadar, ağır bir durum var acaba?
Her köşe başında karşılaştığımız dünya markaları, her gün beynimizi teslim alırken, ben düşüncelerimi serbestçe ifade edemiyorum. Serbestlik, özgürlük, hak, hukuk benim için değil, her köşe başında karşılaştığımız ve birer ikon haline gelen markalar için. İkon dinsel bir terim, marka ise daha çok para ve iktisadı çağrıştırıyor. Ama sanırım marka giderek dinsel bir ikon gibi tapınma aracı haline geliyor.
Marka, tıpkı bir üniforma gibi baskı aracı oluyor, marka insanı teslim alacak kadar güç kazanıyor ve insana hükmediyor.
Bu durumda nasıl özgür olabilinir?
Küresel düzeyde örgütlü bulunan şirketlerin insan bilincini hedefleyen reklam kampanyaları beklenen sonuçları verirken, insan farkında olmadan, verilmek istenen mesajı zaten alıyor. Bu gün dünya genelinde varlık gösteren markalar, cirolarının gelişmiş devletlerden bile kat be kat olması neyle açıkla bilinir?
Bu yeni bir egemenlik stratejisi midir?
Sanırım evet …
26.09.2007

Hayalle gerçek arasında bir Divane



Eski zaman hikayeleri, yaşanmışlıkları ilginç detay ve derinlikler barındırır. İnsanı geçmişe götürür, kültürel damarların akışında yeni dünyaların varlığını ortaya koyar.
Bu yaşanmışlıklar insanın zihninden diline adeta kayar, böylelikle nesilden nesile aktarılır.
Eğer Mezopotamya’da yaşıyorsanız, büyük bir ihtimalle bu hikayeleri çokça dinlemiş, farkında olmadan geçmişin şerbetinden içmişsinizdir.
Bu hikayeler tarihsel dönemeçleri, toplumsal sıkışmışlığı, efsaneleşmiş yaşamları anlatır, insandan insana geleceğe taşınır.
Bu nedenle Mezopotamya’daki nüfus kütüklerinde ki bilgiler yüzeyseldir. Kısa, kırpılmış ve resmi. Oysa yaşanmışlıklar,hikayeler derinliklidir. Kütüklerde ketumluk varken, yaşlıların zulalarında, aile şecerelerinde olay ve vakalar yığınca saklıdır,ketumluğa asla yer yoktur.
Mezopotamya kültüründe genellikle her ailenin bir yaşlı anlatıcısı vardır. Kimisi yakın tarihi, kimisi akraba çevresini, kimisi de efsaneleşmiş olayları öylesine etkili anlatır ki insan bir ömür boyu unutamaz. İşte bu unutulmaz hikayelerden birisini, hikayenin kahramanını henüz yaşarken yazıya dökmek istedim. İstedim ki Ded Polat bir ilk olsun. Yoksul, kendi halinde yaşayan, rüyalarının peşinden giden birisi de anlatılsın, yaşarken bilinsin diye kaleme aldım.
İşte Ded Polat’in hikayesi.
Siverek’te hemen hemen herkesin tanıdığı, bildiği,ilişkilendiği Kelexan’lı Polat çoğu yaşıtı gibi doğduğu yıl, bazı olaylardan çıkartılan bilgilere göre, aşağı yukarı 88yaşlarında olduğu anlaşılıyor.
Yıllardır kendine has bir yaşam yürüten, aykırı ama bir o kadar toplumla iç içe olan Ded Polat, Siverek en kalabalık yerinde, herkese ait ortak alanda, Kanlıkuyu’da gündüz zaman geçirir, insanlarla kesintisiz bir iletişim kurar. Rüyalarını, umut ve hayal kırıklıklarını kendi dilinde anlatır, katıksız ve bir o kadar art niyetsiz ifade eder. Herkesi kendine yakın, yoldaş ve arkadaş bilir. Güler yüzlüdür, dervişçe bir ruh halinde rüyalarında umutla yaşar.
Ded Polat Siverek’e bağlı Kelexan Köyü’nde doğar. Kum saati burada, Toros sıradağların arasında, Fırat kıyılarında akmaya başlar.
Çocukluk ve gençlik yıllarını köyde geçiren Kelexan’lı Ded Polat ve ailesi Fırat Vadisi’nde Siverek’in yoksul bir dağ köyünde yaşamlarını yürütür,kendi yağlarında kavrulur, avcılık yapar ve doğadan beslenir, kendi ihtiyaçları kadar ekip, biçer; meşe ürünleriyle geçimlerini sağlar ve kendi halinde bir yaşayan bir aile olarak bilinir.
Uzun zaman önce dedeleri, Dersim yöresinden Fırat kıyılarına yerleştikleri için kendilerine aynı zaman Dersimi de denilir.
Köyleri, Toros sıra dağlarının Fırat kıyılarına paralel uzanan vadinin yüksek kısımlarında yer alır. Köy dağlık, kısmen meşeliklerle kaplı, gözden ırak bir yerdedir. Köyün geneli Zazaca/Dimili konuşur.Gelenek ve görenekleri tipik Kürt Kültürü ve Dersim bölgesinin izlerini taşır. Başına buyruk,isyankar ve misafirperver.
Polat yaşama gözlerini Kelexan’da açar, her köy çocuğu gibi yoksullukla yaşamayı öğrenir. Küçük yaşta koyun,keçi ve ineklere çobanlık yapar,odun keser, avcılıkta ustalaşır.
Henüz on üç yaşında olmasına rağmen çok keklik ve tavşan avlar, yaman bir avcı olur, ünü kısa sürede yayılır. Attığını vurur, av hayvanlarına amansız düşmanı olur.Avcı toplayıcı atalarından devir aldığı geleneği Torasların asi zirvelerinde devam ettirir. Kayalar arasında, her mağarada Polat’ın ayak izlerini görmek mümkündür.
En deli dolu günlerinde bir yandan avcılıkla hayatını sürdürürken, bir yandan da ailesinin ev işlerini yürütür. Avcılık yaşamını öyle bir kaplar ki, günün büyük bölümü tavşan kovalamak, keklik aramakla geçirir.
Her kes Polat’ın avcılığını konuşurken, o gördüğü bir rüya üzerine avcılığa nokta koyar.
Rüya tahmin edileceği üzere avcılıkla ilgilidir. Polat birkaç gece üst üste aynı rüyaları görür. Uzanır uzanmaz, göz kapakları yorgunluğa yenik düşünce rüyaları devreye girmeye başlar. Rüyasında gökyüzünden yağmur gibi ateş yağar. Özellikle de nişan aldığı sağ gözünün üzerine. Her damla biraz daha fazla yakıcı olurken, gözlerinin önünden vurduğu hayvanlar uçuşur. Kuşlar, keklik sürüleri, tavşan ve kazlar birbirinin ardı sıralanır. Ateş hızlanır, göz bebeğine doğru damlalar gelecekken, kan ter içinde uyanır. Birkaç kaç gece üst üste durum tekrarlanınca tövbe ederek avcılığı bırakır.
Artık tek işi vardır. Odun kesmek, kestiği odunlardan kömür yapmak ve kayalar arasında sıkışmış bostanlarda toprakla meşgul olmak.
Köyde yaşamları da zaten böyle geçer. Küçücük tarlalarda kendi ihtiyaçları kadar yapılan ekim, meşeliklerden elde edilen odun, tohum ve meyveler geçimlerinin temel kaynağını oluşturur. Odun ve odun kömürü de başlıca uğraşlarındandır. Polat bunların hepsini yapar, kendi başına bir yaşam yürütür. En çok da rüyalarından etkilenir, gördüğü rüyalar onu yönlendirir, yaşamına şekil verir.
Polat için on üç yaş uğursuzluklarla doludur. Hastalanır, üç ay yataklara düşer.Yemeden, içmedem kesilir. Ailesi şexlere, hocalara götürür, nuska yaptırır, okutur, ziyaretlerden getirilen teberık verilir. Ama Polat iyileşmez. Günden güne erir, tükenme noktasına gelir. Ateşler içinde günlerce kıvranır. Dili kapanır, takatten düşer.
Hayatın ipini tam bırakacağı sırada yine rüya kendisini hayata döndürür.
Kabusla karışık gördüğü rüyaya göre, boyu bir minare kadar olan felek kendisini bir çırpıda gökyüzüne, bulutların ötesinde bir delikten, başka bir aleme çekmeye çalışır. Rüya bu ya Polat’ı bir çırpıda gökyüzüne çeken ölüm meleği, kendisi delikten kolayca geçmesine rağmen, Polat’ı öte yakaya geçiremez. Polat’ın erimiş bedeninin bir yarısı ölüm tünelinin bu tarafında, bir yarısı öte tarafta kalır. Polat’a göre bu ölüm meleği olan felektir. Kendisini almaya gelmiş ama bir türlü ölüm tünelinden geçirememiştir.
Sonra, sonrası sisler içerisinde Polat’ın bağışlanıp,ölümün irmiğinden kurtularak, yine gökyüzünden yatağına felek tarafından indirildiğidir. Artık ne hikmetse ertesi gün felek yine görünür kapıda. Polat’ın peşini bırakmaya niyeti yoktur. Yanına çağırır, Polat’ta yatağından doğrularak Felek’in gel komutuna uyarak, peşine düşer. Tam evlerinin ortmelerinden* düşecekken, annesi yakalar. Üç aydır yatağa mahkum olan, konuşmayan, öldü ölecek denilen Polat bir daha yatağa girmez, Felek’e inat ayaklanır.
Bu rüyadan sonra iyileşir, eski sağlığına kavuşur. Kendi ağzıyla anlattığı rüyasında feleğin çemberinden geçerek, yaşama devam eder.
Yine rüyasında kar yağar, karla birlikte yedi kat yukardan karla birlikte melekler iner, yağan kardan yeryüzündeki bütün insanlar, canlılar,ölenler, yaşayanlar yese yine bitmez, yiyen acıkmaz, hastalanmaz…
Polat da kardan meleklerle birlikte kaşıklar ve bir ömür boyu rüyanın etkisinde yaşar. Acıkmaz ama hep üşür.
Rüyada gördüğü kardan mıdır nedir, Polat yaz kış üşür ve palto giyer.
Bu nedenle uzun, upuzun paltosuyla Siverek’te onu tanımayan, bilmeyen yoktur. Herkes şu ya da bu şekilde tanır, bilir ve anlatır. Kimisi Ap Polat der, kimisi Xal Polat. . Değişmeyen bir çizgide yaşamını sürdürür,uzun boyu ve cücesiyle bildiği gibi yaşar.
Gabardin şalvar, sekizgen şapka, kefiye, kendisini herkesten farklı kılan uzun palto ve kendine has bir yaşam biçimi.
Eski zamanların karizması ve yaşayan efsanesidir Xal Polat. Zamanı donduran, hayatı avuçları içinde yavaşça eriten benzersiz birisidir.
Siverek’ten başka memleket görmüş müdür bilmem ama Siverek’ten pek çıkmadığı, değişik kentlere ziyaret yapmadığı aşikardır!…
Belki yakın illere, akraba ziyaretine kısa süreliğine gitmiş olabilir.Onun dışında bütün zamanını Siverek’te geçirmiş,ömrünü burada tüketmeye odaklanmıştır. Onun kum saati Siverek’te akmaya başlamış, yaşamı burada şekillenmiştir. Her şeyiyle,düşleri ve umutlarıyla Ded Polat Siverek’tir
Halen büyük bir inatla, yaşama sımsıkı tutunarak, hayatı anlamlandırmaya çalışan ve insanlarla iç içe olan bir divanedir, katıksız ve karşılıksız yaşayan eski çağ insanlarını çağrıştıran, benzersiz bir insandır…
Rüyalarında yaşama tutunarak, bu günlere gelmiştir. Hiç kuşkusuz rüya Xal Polat’ın yaşam motoru olmuştur.Ne badireler, ne zorluklar geride bırakmış, yaşamı içinde bulunduğumuz çağa karşı direnç noktası olmuştur.
Daha küçük yaşta başlayan yaşam serüveni, emeğiyle geçinme kültürü kendisini benzersiz kılmıştır. Sokakları ve bir başına yaşamayı seven, boyun eğmeyen, deli dolu bir divanedir.
Sabahın erken saatlerinde, güneş doğar doğmaz evden çıkar, sokak sokak dolandıktan sonra kendine mekan seçtiği Kanlıkuyu’ya gelir, oturmaya başlar. Bir başına, içine kapanık ama bir o kadar da çevresiyle barışık. Konuşan olsa konuşur, susuldukça susar.
Ben Ded Polat’ı tanıdım, tanımadım; yaz, kış uzun ve kalın palto giyer, onsuz sokağa çıkmaz, onunla yatıp kalkar.
En son birkaç ay önce kendisini, Kanlıkuyu’da bulunan, asırlık dut ağacının altında; tek başına, uzun paltosuyla otururken bulmuştum.
Her şey değişiyordu, ama Kelexan’li Polat’ın palto merakı hiç ama hiç değişmiyordu. Rus Çarlığı döneminden fırlamış bir isyancı karekterini andıran Polat, herkesin yakınıdır, dostu ve kirvesidir.
İsmine getirilen sıfatlar bile, Xal Polat’ın herkesle ilişkilendiği, herkesin akrabası, arkadaşı, yoldaşı olduğunu gösteriyor.
30-35 yıl önce Xal Polat’ı her gördüğümde içimdeki çocuk uyanır, heyecanla paltosunun omuzlarında olup olmadığını merak eder,dikkatlerimi paltosuna verirdim.
Son gördüğümde de aynı duyguları yaşadım. Bu kaçıncı paltosu bilinmez; ama eskimiş, pörsümüş paltosu yaz sıcağına rağmen,ilikleri kapalı halde üzerindeydi; zayıflamış, yaşlılığın izleri belirginleşmiş olarak asırlık dut ağacının altında oturuyordu.Her zamanki gibi sakin ve vakur bir şekilde beni karşıladı, fotoğraf çekmeme birazcık alınır gibi olsa da ciddi bir tepki vermedi.
“Tiye suretê mi bance çiçirê? Şo di nama banc.*”
deyiverdi.
“Di Namey” yani “İki isimli” Siverek açısından tanıdık bir tanımlamadır. Halk arasında daha çok feodal güçleri olan ve kendilerine isimleri dışında bazı yakıştırmalar yapılan kişiler için kullanılır. Asıl isimlerinden çok, feodal çevrelerinde bilinen isimleriyle anılırlar.
Xal Polat’in iki ismi yoktur ama herkesten çok tanınır; bilinir, yüzü, siması hep tanıdıktır. Farkı da budur zaten. “Dinamey” olanların ismi bilinir, ama simasını çoğu kişi bilmez. Xal Polat’ın siması ise Siverek’in çoğunda zihinlerine kazınmıştır. Çünkü Xal Polat günün büyük kısmında Kanlı Kuyu olarak bilinen halka açık mekandadır.
Çocukluk yıllarımda, zihnimde yer edinen, bundan kırk yıl önce neyse, Xal Polat bu gün de aynıdır. Değişen bedeni, yaşı ve ağaran, dökülen saçlarıdır.Doksanlara merdiven dayasa da halen dipdiridir ve yaşıtlarına göre dinç birisidir.
Xal Polat’ı çocukluk yıllarımdan beri tanırım.Rahmetli babamla ziyaretine gittiğimiz günler aklımdan hiç çıkmadı,çıkacağını da zannetmiyorum.
O yıllarda da dervişçe bir yaşam yürütür, aykırılığıyla da olsa yolunda yürürdü. Malı, mülkü, parası var mıydı bilmiyorum, bilmem de gerekmiyor ama verdiği görüntü hayatında parasının olmadığına dairdi.
Yaşamı kendiliğinden yürür, toplumun içinde yaşar, oradan beslenirdi.
Xal Polat’ın giyimi, kuşamı Dersimileri andırır, konuştuğu tek dil Zazacadır. Bu bir tercihten ziyade, geçmişten gelen, ana dille kodlanmış bir yaşamın doğal sonucudur.
Xal Polat 30 yaşlarına kadar köyde, Siverek’e bağlı Kellexan köyünde yaşar, sonra Siverek merkeze taşınır. Bildiği tek iş odun kırmaktır, o da odun kırmakla yaşamını sürdürür,bu yaşlarda iki balta taşır, “İki balta neden taşıyorsun?” diye sorunlara biri yorulursa,diğeriyle devam ederim diye cevap verir. Siverek’te evlenir, yedi evlat sahibi olur.
Xal Polat gençlik yıllarında sabah erkenden,daha gün ışımadan evinden çıkar, ağır ama bir o kadar da kendinden emin bir edayla yürür, ara sıra paltosunun altında tuttuğu baltasını yorulan elinden, diğer eline aktarır, yürüyüşüne devam ederek, Sulu Cami’nin hemen yanı başında bulunan küçük ağaçlık alana gelir, erkenden gelen ameleler arasına karışırdı.
Bu alan Siverek açısından 40-45 yıl önce amale pazarı olarak da bilinirdi. İş arayanlar, odun kırıcılar, tırpancılar, hızarcılar genelde burada durur, ameleye ihtiyacı olanlar buraya gelerek, güçlü kuvvetli ameleler bulur, işlerinde çalıştırırdı. Çoğu taş kırma, dam ve duvar sıvama, dökülen duvarları onarma, yük taşıma, saman boşaltma gibi gündelik işlerde çalışırdı…
Xal Polat da baltası elinde, ağaç altlarında birilerin onu işe götürmesini beklerdi. Bazen günlerce boş bekler, bazen de birkaç gün üst üste fırınlara, evlere yakacak için odun kırardı.
Siverek amele pazarında bir de tırpancılar, hızarcılar dururdu. Çoğu Ağrı’dan, Muş’tan gelir, bir süre iş arar, çalışır, sonra memleketlerine dönerlerdi. Çoğu da yol parası bulamamaktan şikayet ederek, el avuç açarak, aç sefil yeni iş umuduyla, yeni yolculuklara başlardı. Onlarda Xal Polat’ı tanır, onun iç dünyasını bilirdi. Xal Polat da onları arkadaş olarak kabul eder,sırlarını paylaşır, onlarla günlerini geçirirdi.
Xal Polat da uzun süre, odun kırarak yaşamını devam ettirdi. Sürekli iş yapmasa da, bazı aileler Xal Polat’ı tercih ettikleri oluyordu. Bu günlerde define bulma hayali kuran Hal Polat’ın bilinen halinin dışında, bir de gizemle dolu bir özelliği vardır.Siverek’te onu tanınır kılan, ne paltosu, ne de baltasıydı. Bambaşka bir insandı, benzersiz ve farklı. Hiç kimse de olmayan bir özelliğe sahipti.
Bu özelliğiyle ilgili kitaplarda tek kelime okumadım,yazan var mı duymadım. Kendisini benzersiz kılan da bu yönüydü.
Yaşları 60-70 olanlar hatırlar, Xal Polat insanların gözlerine bakarak onların kapoklarını söylerdi.
Şimdi Kapok nedir diye sorunlar çıkacak?
Kapok Dimili kökenli bir kelime. Yiğitlik ölçü birimi. Tıpkı metre, kilogram ya da bar gibi.
Yiğitlik üzerine üretilen hikayeleri çoğumuz biliriz. Çoçukluğumuzun büyük bölümünde bu yiğitlik hikayeleri var. Büyüklerimizin anlatımları, dengbejlerin söylemleri yiğitliğine dairdir. Şöyle ata biner, kılıcını, hançerini sürekli yastığının altında taşır, haksızlığa baş kaldırır, aç kalır, sürülür, sevdiği için canının fada eder, düşmanına karşı dimdiktir, zulme, işkenceye dayanır ama asla boyun eğmez.
İşte Kapok bu meziyetlerin insanda olan izleridir. Xal Polat bu izleri görür, insanın yiğitliğini bir ölçüye dönüştürerek, yiğitliğini ortaya koyardı.
Kapok denilince erkeklik akla gelse de bahsettiği yiğitlik erkeklikten öte adanmışlığı ifade eder. Bu nedenle kadınlar için de kapok aynıdır. Yiğit olan kadın da olsa, erkek de olsa kapokları aynıdır.
Xal Polat özellikle gençlerin yüz çizgilerine, göz ve boyuna posuna bakarak onların yiğitlik derecesini kapok ölçü birimine göre tespit eder, onların kaç kapok taşıdıklarını söylerdi.
Hatta bir keresinde rahmetli babam kapoklarımı öğrenmek için beni Xal Polat’ın yanına götürmüştü.
Babamı tanırdı. Aynı yaşlarda olduklarından dolayı yakınlık duyar, samimi davranırdı. Babam da aynı şekilde Xal Polat’ı sever, kendine yakın görürdü.
Beni biraz kendisine doğru iterek “ Polat hele bewni no lajektê madi çend kapoki estê?**”
Xal Polat’da gülümseyerek ilk tepkisini bir dilekte bulunarak verdi.
“ Remzan no lajekê toyo? Allah starkero…***”
Bana dikkatlice baktı. Gözlerime, özellikle gözlerimin içine baktı. Ürktüm desem yalan olmaz. Sindim, içime gömüldüm, babama doğru geriye adımladım.
Kısa bir süre sessizlik içinde gözlerimde sanırım kapok aradı. Çevrede bulunan birkaç yetişkin erkek de bizi izledi sessizce…
Herkes bana biçilecek kapokları merak ediyordu demek ki. Ben ise içime sığınmıştım, sinmiş, korkmuştum…
Xal Polat sustukça, ben sıkıldım, utandım, oradan kaçmak istedim.
Babam bunu fark etmiş olacak ki:
“Polat de vaji, tiyê çırê bê hes manê nê?****”
Xal Polat hiç oralı bile olmadı, susmaya, gözlerime bakmaya devam etti.
Sonunda ağır ve tok bir sesle “No lajekê to çend serreyo?*****”
Babam hiç duraksamadan “11 serreyo******” dedi…
“Eh hetta şıro eskerey, hendê mércuye kapok asano*******”
Babam biraz daha ısrar etmek istedi.
“Hele rind bewnî, mercu çiçya? Kapok hendê mercûyê benno, hele bevni zewbi çiyê çinyo?…********”
‘Remzan tiye sevanê, mercu tayna? Mi çi insanê di, qe çimandi çidi hendi miskalê kapok çinê bi…*********”
Babam çaresiz mercimek büyüklüğünde ki kapokıma razı olarak geri döndü.
Yolda hiç konuşmadı, kapokımı az bulduğu anlaşılıyordu.
Tek oğluydum, kapokta mercimek kadar çıkınca moralmen çökmüştü adeta…Evde annemle konuyu konuşur oldular, annem “Çı kapoko, çı halo. No xinteyra geyrî bi. Tiyê çirê lazeki benê çîyoo ewna…?**********”
Sonra ben büyüdüm.Okul, öğretmenlik, fotoğraf sevdası, sendika derken geç de olsa 35 yaşında askerliğe alındım ve21 gün kısa dönem askerlik yaptım. Bu gün 51 yaşındayım. Mercimek büyüklüğünde ki kapokumdan bir iz var mı bilmiyorum? Xal Polat bu gün gözlerimde ne okur, ne kadar kapok verir onu da bilmiyorum? Aradan yıllar geçti, sanırım mercimek kadar da olsa kapok insana bir güven duygusu veriyor.Tuhaf ama böylesi bir his yaratmış üzerimde.
Bu kapok meselesi bir dönem Siverek kahvelerinde, köy odalarında çok konuşulur, tartışılırdı.
Bu gün kapok peşinden koşan insan sayısı parmak sayısından bile az. Xal Polat, insanın gözlerinde kapokları okuyan tek kişi…Yeryüzünde eşi ve benzeri var mıdır, bilmiyorum?
Xal Polat gördüğü gözlerin kapokunu ne az, ne de fazla söyler. Konumu, adı, sanı kapokta işlemez. Başına silahta dayasan gördüğü kapok neyse odur. Ağa da olsan, beg de olsan kapok gözde göründüğü kadardır. Ne fazla, ne eksik…
Mesele bu kadar derin ve ilginç yani…
Yaz kış giyilen palto ve insanların gözlerinde okunan kapoklar… Polat’ın yaşamı rüyalardan, kapok okumaktan ibarettir.
Şimdilerde ise rüyasında gördüğü hazinenin peşindedir. Bir gün bulacağından emin, rüyalarında yaşamaya devam etmektedir Ded Polat.
Kaynakça: Bu yazı uzun gözlem ve kısa bir araştırma sonucu yazılmıştır. Eksiklikler, abartı ve olağanüstülükler olabilir. Hata ve yanlışlar için şimdiden özür dilerim. Yaşayan birisinin hayatını kaleme almanın zor tarafları var. Bu nedenle bazı konuları es geçtim. Belki daha ileriki zamanlarda daha derinlikli yazılabilinir.
Ded: Zazaca yaşlı amcazade demek.
*1.Benim fotoğrafımı çekip ne yapacaksın? Git iki isimlileri çek.
**2.Polat hele bir bak, oğlumuzda kaç kapok var?
***3. Ramazan bu senin oğlun mu? Allah korusun.
****4.Polat söylesene niye susuyorsun?
*****5.Oğlun kaç yaşında?
******6.11 yaşında
*******7.Askere gidene kadar, mercimek kadar bir kapok görünüyor.
********8. Biraz daha iyice bak. Mercimek kadar kapok mu olur? Hele bir bak başka görünmüyor mu?
*********9.Ramazan sen ne diyorsun? Ben ne insanlar gördüm. Gözlerinde nokta kadar kapok yoktu.
**********10. Ne kapoktur, ne haldır. Bu deliliklerden vazgeç. Çocuğu bu tür işlere niye götürüyorsun?
Siverek’te Xas/marul bahçalarının bulunduğu mevkinin yeni imara açıldığı yıllar. Yıllı tam hatırlamıyorum. Ama sanki 1985 gibi aklımda kalmış. Yanılma payını da buraya not düşerek, o dönemi hatırlatmak istiyorum.
Fotoğrafı genelde has bahçeleri olarak bilinen ve Siverek’in sebze ihtiyacının karşılandığı 1975 yıllarında imara açılan alanda çektim. Bu alan Siverek’in toprak ihtiyacını karşılayan bir yerdi. Her nedense toprağı sıva için daha makbul görülür, hep bu alandan toprak çekilirdi. Siverek’in tipik Mezopotamya Mimarisi ile inşa edilen,duvarları taştan,damları kavak ağacından olan, kavak direklerinin birbirlerine duvardan duvara paralel döşenen ve üzeri tahta ile kapatılan, sonra da kamıştan örtülen, kamışın üstü de çamurla sıvanan toprak damlı evleri her sonbahar tekrardan toprak,saman ve tuzla yoğrulan çamurla sıvanır, kışa hazır hale getirilirdi. İşte bu ihtiyaç için Eski Has/Marul Bahçeleri olarak bilinen alandan eşeklerle toprak çekilir, evler sıvanırdı. İşte o dönemde evlerin damlarını sıvamak için toprak çekenler tarafından bir kocaman bir küp bulunmuş, hazine sanılan küpte buğday fosili çıkmıştı. O dönem çıkan küpten altın çıkmayınca değerli görülmemiş, fosil olan buğday öylece toprakla karıştırılıp, damlara sıva malzemesi olmuştu. Bu olayı duyduktan sonra haberleştirmek için gittiğim de ise geriye bu manzara kalmıştı. Buğday fosili kömürleşmiş, toprakta dağılmıştı. Sanırım bir kaç tane de olsa buğday fosilini toplamış,çantama koymuştum. Sonra yetkililere teslim etsem de, bir sonuç alamamıştım. O günlerden kalan bu fotoğrafı yıllar sonra kitaplarımın arasında basılı kart halinde buldum.Bir anlam ifade eder mi, çok bilmiyorum. Siverek tarihi için belki bir ışık olur diye paylaşıyorum. Belki ilgilenen arkeologlar, araştırmacılar olur diye gün yüzüne çıkarıyorum.
Lütfen fotoğrafı kaynak göstermeden alıntı yapmayın. Çünkü bu fotoğrafların tümü bir proje çerçevesinde değerlendiriliyor.

Av.Feyzi Çelik yazdı.
31 Mayıs 2020’de akşama doğru çok üzücü bir haber aldım. Siverekli hukukçu, insan hakları savunucusu Avukat Şeyhmus İnal’ın bir trafik kazasında ölümü yediden yetmişe, Kürdünden Türküne, yoksulundan zenginine kadar herkesi üzdü. Büyük bir kayıp olarak görüldü. Şeyhmus İnal’ın dünyaya belli bir bakış açısı vardı. Sol ve Kürdistani değerlerle büyümüştü. Kürt siyasal hareketinin siyasallaştığı, 12 Eylül’ün etkisinin atılmaya başlandığı 1980’li yılların ikinci yarısında İstanbul Hukuk’ta yüksek öğretimini yapmıştı. O yıllarda üniversite gençliği içinde gelişen ulusal Kürt bilinci uyanışından o da payını almış, fikri ve dünya görüşü Kürt ulusal bilinci çerçevesinde gelişmiş, bunu aktifleştirmekten de geri kalmamıştı.
1990 yılının yaz aylarında İstanbul Hukuk’tan yeni mezun olmuştu. Avukatlık stajını İstanbul’da yapmıştı. Henüz İstanbul’dan Siverek’e gelmeden babasının ölüm haberini aldığında hayatının Siverek’te geçeceğini belki tahmin bile etmemişti. Üç kız kardeşi vardı. Üçü de okumamıştı. Ailenin tek okuyanı oydu. Babasının ani ölümü ona aynı zamanda erkenden aile reisliğini de dayatınca hiç tereddüt göstermeden Siverek’e geldi. O günden ölümüne kadar hiçbir zaman Siverek’ten ayrılmadı. Siverek’te herkes tarafından sevildi. Oldukça sempatik, esprili bir yapıya sahipti. Hep güler yüzlüydü. Urfa, Siverek ve bölgenin somut gerçekliğinin farkındaydı. 12 Eylül’ün “ezme” laboratuvarına dönüşen Siverek’te aşiretsel yapı oldukça politik ve gelişen Kürt Siyasal hareketine de mesafeliydi. Aşiretsel yapının bu mesafeli ya da tarafsız duruşu dahi devleti rahatsız ediyordu. Bu koşullarda Şeyhmus İnal gibi bir hukukçunun varlığını devam ettirmesi, hukuk mücadelesi verebilme yeteneği gösterebilmesi oldukça önemlidir. O, keskin ve radikal çıkışlar yapmaktan çok bir arabulucu gibiydi. Deyim yerindeyse “akil insan” portresi çizdi. Ne tam bir devlet yanlısı ne de Kürt hareketi karşıtı olarak etiketlendi. Politik atmosferin çok yoğun yaşandığı bu dönemde o daha çok insanların güncel sosyal sorunlarına politik anlamlar yükleme yolunu seçmedi. Onu ayakta tutan, günümüze kadar Siverek’te kalmasını sağlayan da bu özelliğiydi. O dönem itibariyle hukuk alanındaki mücadelesini Siverek ve Urfa’yı aşacak şekilde Türkiye’de görünür olmasında onun rol oynadığı iki davayı hatırlamakta yarar vardır. Bu davalardan birincisi “AİDS’li kan nakli” nedeniyle hastalığı kapan ailenin Sağlık Bakanlığı’na açtığı davaydı. Şeyhmus İnal, bu dava ile devleti yüklü bir tazminat ödemeye mahkum edilmesini sağladı. İkincisi de çeşitli tarihlerde “Siverek’in il yapılmasını vaat eden politikacılara” dava açılmasıdır. Sembolik bir anlamı olsa da bu dava da onun damgasını taşımış, Siverek’in gasp edilen il olma hakkının canlı tutulmasına katkı sunmuştu. Toplumsal ve siyasal davalara katılmaktan da geri durmadı.
Çevreye, doğaya, hayvana karşı çok duyarlıydı. İnsan ve özellikle de kadın hak ve eşitliği konusunda taviz vermeyen biriydi.
Siverek’ten ve Siverek toprağından hiçbir zaman kopmayı aklından geçirmedi. Zor olduğunun farkındaydı. Sürekli gerilimlerle iç içe yaşayan Siverek’ten onu kaybettiğimiz gün kendi hesabından atılan şu twit durumunu birkaç kelime ile anlatmaya yetiyor. İnatla betondan fırlayıp çiçeklenen güzel zakkum çiçeği fotoğrafıyla birlikte şunu demişti: “Buralarda yaşamak bu çiçeğin betonu delip yaşamaya çalışmak gibi zordur.” Evet, o da her tarafı betonlaşan şehirlerin içinden açma mücadelesi gösteren o çiçek gibiydi. İnadına toprağından betonu delerek az kalmış havayı solumaya çalışıyordu.
Kürt hak ve hukukunun engellenmesinin politik bir tutumun sonucu olduğunun farkındaydı. Buna karşı siyasetten izole edilmiş bir hukukla mücadele edilmeyeceğinin yeterli olmayacağının da bilincindeydi. Hukukun ve Anayasanın askıya alındığı, Kürdün ve Kürtçenin kültürel varlığının dahi tehlikeli görüldüğü bir iktidarın çözümden uzak olduğunu açıklıkla görmeye başlamıştı. Buna rağmen barışçı, insan haklarına dayalı siyasi çözümden umudunu kesmedi. Yazı ve paylaşımlarıyla bunu dile getirmeye devam etti. Onun demokratik hukuk mücadelesine tahammül edemeyenler Koronanın dünyayı sarstığı bir dönemde onu gözaltına alarak ona gözdağı vermeye çalıştılar.
Hukuka inanan, hukuk mücadelesini çeşitlendiren bir hukukçuydu. Keskin kırılmalara karşı sigorta işlevi görebilecek merkezi bir siyasetin gerekliliği konusunda simgesel duruşu aynı zamanda bu konudaki ihtiyacın aciliyetini de ortaya koyuyor. Yaşasaydı bunlar onun şahsında daha somut bir şekilde gündeme gelebilirdi. Ölümü, büyük bir kayıptır. Onu bir kez daha saygı ve özlemle anıyorum.




Dün hiç tanımadığım, bilmediğim bir gencecik insanın ölüm haberiyle kahroldum. Sıkı bir takipçim, ki kendisi de bir mevsimlik gezici tarım gündelikçisi mesaj atarak, durumu bildirdi. Her yıl buna benzer onlarca olay yaşanıyor, çoğunu görmüyor, duymuyor, hissetmiyoruz bile.
Düzensiz, kuralsız, kayıtsız çalışma koşulları insanların gencecik yaşta aramızdan alıp, sonsuzluğa taşıyor. Hepimiz için üzücü de olsa, göz ucuyla bakıp geçiyoruz. Oysa kıyamet ölen insanın sahsında yaşanıyor, çevresini yıkıp, geçiyor.
Gencecik çobanın ölüm haberini okuyunca, buna benzer vakaların kayıtlarına bir göz attım. Yıldırım çarpması, trafik kazası ,tarım ilaçlarına bağlı zehirlenme, güneş çarpması, mikrobik hastalıklar sonucu çok sayıda mevsimlik tarım işçinin hayatını kaybettiği anlaşılıyor. Bu tür olaylar rutin adlı vakalar olarak kayıtlara geçiyor olmasına rağmen elde düzenli bir veri olduğu söylemek güç. Ama şunu söyleyebilirim, her yıl onlarca mevsimlik tarım işçisi, ölümlü vakaların kurbanı oluyor, özellikle de trafik kazalarının.
Recep Kaya henüz 18 yaşında, hayatının baharında bile değildi. Siverek’in Çığrık Köyünde yaşayan ailesiyle birlikte her yıl olduğu gibi Kayseri Pınarbaşı ilçesine bağlı Kızılkaya Köyüne çalışmaya gittiler. Recep Kaya çapaya giderken, köyde bulunan koyun sürüsünün çobanlığını yapma teklifi ile çobanlığa başlarken,aile de açık arazide çadır kurarak, şeker pancarı ekimi yapılan tarlalarda çapaya başladılar.
Günün ilk ışıklarıyla başlayan uzun ve yorucu çapa işi, gün batımında son buluyor, ertesi gün yeniden aynı yorgunluk başlıyordu. Güneş altında sıcaktan kavrulurken, yağmurda ise sırıl sıklam oluyorlardı çapa yapan aile bireyleri.
Ama başa gelen çekilirdi her zaman. Yağmur da , fırtına da olsa işler devam etmek zorundaydı. Çok yağmur yağsa en fazla çadırlara sığınılırdı, çadırda yağmurdan, soğuk ve fırtınadan ne kadar korunabilinir ki?
Anne baba dahil toplam 10 kişi olan Kaya ailesi kazandıkları para ile kışı geçirmeyi hayal ederken, iki gün önce yağmurlu ve gök gürültülü bir havada Recep Kaya’nı yıldırım çarpma sonucu ölüm haberleriyle şok oldular.
Bütün hayalleri yıkıldı, umdukları buharlaştı. Yüreklerine derin bir sancı indi.
Ne umuyorlardı, ne geldi başlarına?
Yıkıldılar, kahroldular, yapılacak hiçbir şey yoktu. Ağıt çekmek ve acı içinde kıvranmaktan başka hiçbir şey yapamadılar. Gencecik evlatlarının cansız bedeni adli tıpa kaldırılarak, ölüm nedeni belirlendi. Artık Recep Kaya’da unutulacak listesine eklenerek, mesele kapatılmış olacaktı her zaman ki gibi.
Oysa annesi evladının ölümünü asla unutamayacak, yüreğinde derin bir yara iziyle aynı işleri yapmaya devam edecekti.
İbni Haldun coğrafya kaderdir diyordu.
Gerçekten de öyle.İnsan doğduğu yerin avantaj ve dez avantajlarıyla hayata başlıyor. Birileri doğarken zaten yenik başlıyor hayata. Birileri ailesinin yoksulluk çemberini hiçbir şekilde kıramıyor, birileri de ailesinin servetinin üzerinde bir hayat sürüyor.
Birileri yani toplumu oluşturan insanlar kaderlerini yaşıyor maalesef.
Bir kısmı zor, zahmetli ve katlanılmaz bir hayatın kıyısında yaşama tutunmaya çalışıyorlar . İnsan yaşam koşullarını, yaşanılanları görünce, duyunca ve hissedince içi cııız ediyor. Her şey yaşamın korkunç ve değişmez kuralına göre şekilleniyor. Güçlü olan yaşıyor, güçsüzler doğal seleksiyonla sonsuzluğa gömülüyor.
Bu gün hayatın bütün yönleri devletin ve devletin ön gördüğü sermayenin çevresinde gelişiyor. Çalışma yaşamı vahşi kapitalizmin kurallarının bile çok gerisinde şekilleniyor; hak , hukuk ve adalet kavramaları askıya alınarak, kâr esaslı bir hayat sürdürülmesi için yoğun bir çaba söz konusu. Herkes önce “kâr” ı esas alarak yol alıyor.
İşçiler, işsizler, gündelikçiler için ne bir kayıt var, ne de bir güvence. Standart diye belirlenen ücret bile kağıt üzerinde. Ucuz iş gücü hayatın bütün alanlarına yayılmış durumda.
Bu vahşi çalışma hayat içinde sürüklenmemek, sele kapılmamak mümkün gibi görünmüyor. İşsizler iş bulma umuduyla kendini adeta mayınlı araziye sürerken, insanın iş bulduktan sonra bir kazaya kurban gitmesi de her zaman mümkün.
Bunun bir kader olduğunu söylemek elbette mümkün. En kolay yol da bu zaten. Oysa kader de olsa önlem almak gerekliliği ortadayken, insanlarımız sıradan ve basit nedenlerden dolayı hayatlarının en güzel yıllarında ölüyorlar.
Sayısı az gelebilir ama inanın o kadar çok tek tek ölüm var ki, insan şaşıp kalıyor. Her yerden buna benzer haberler geliyor.
Tarım toplumu olmanın doğal sonucu mu, yoksa umursamaz tavrımızın sonucu mu?
Şimşeği durdurma olanağımız yok ama insanca çalışma koşulları yaratmak elimizde.
Recep Kaya çobanlık yaparken hayatını kaybetti. Aslında bir iş kazası, daha doğrusu iş cinayeti.
Ama kayıtlara kaza olarak geçecek ama işinden bahsedilmeyecek.
O köyünde toprakla buluştuğunda, onun gibi onlarca, yüzlerce, binlerce insan bütün tehlikelere rağmen mevsimlik tarım işlerinde çalışmaya devam edecek.
Çünkü yoksulluk ölümle son bulmuyor.




