Gizemli taş yapılar:Dolmenler

“Dolmen, toprakta yan yana aralıklı olarak dizilmiş birkaç büyük yassı taşla bunların üstüne yatay olarak yerleştirilmiş yine büyük yassı taşlardan oluşan ve genellikle mezar olarak kullanılmış olan tarih öncesi yapılardır.”diye tanımlıor Vikipedia.

Antep Yavuzeli karayolu üzerinde bulunan ve Karadağ eteklerinde halen gün yüzünde olan Dolmenler, ilginç yapılarıyla dikkatleri üzerine çekiyor. Doğal yassı taşların yan yana ve oluşan korunaklı alanın üzerinin yassı büyük taşlarla kapatılması sonucu oluşan eski çağ yapılardır. Öteden beri insanların ilgisi çeken Dolmenler antik çağlardan bu yana varlıklarını koruyor…

Tarihsel Kriz

21 YY tarihin en sancılı yüzyılı olarak kayıtlara geçeceğine benziyor. Çünkü dünya genelinde bir tıkınma, çözülme ve yozlaşma yaşanıyor. Buna kapitalizmin bunalımı da , solun krizi da demek mümkün.

Her iki durumda da bir krizden bahsetmek yerinde olur.

Hayat teoriden ibaret değil. Binlerce yıllık deneyim ve gözlem gösteriyor ki, söylenen sözler hep eksik kalmış. Biri çerçeveyi çizmiş, diğeri taşırmış, bir başkası renkleri karıştırmış, tümden çerçeveyi boşaltmak isteyenler de çıkmış.

Sonuçta 2020 yıllarında küresel bir krizin yaşandığı, insanlığın yerlerde süründüğü aşikâr.

Bu gün internet sayesinde dünya genelinde yaşanılanları çok hızlı öğreniyoruz.  Deprem anını canlı izliyoruz, gökyüzünde hedefine giden füzeleri çayımızı yudumlayarak seyrediyoruz.

Daha neler, neler…

Ama bu hızlı değime denk bir dönüşümün yaşandığını söylemek çok mümkün görünmüyor.

İnsanlık binlerce yıllık deneyime rağmen, ilk çağların ilkelliğiyle yol almaya çalışıyor.

Savaşlar bütün hızıyla sürüyor, göç ve göçertme insanlığın en büyük dramı olarak ortada duruyor. Açlık, yoksulluk, hak mahrumiyeti, sağlıksız yaşam koşulları…

Sanki hiçbir uygarlık katmanı geçirmemiş bir zihniyetle karşı karşıyayız. Teknoloji alabildiğince gelişiyor ama insanca bir yaşam standartları çağın gerisinde seyrediyor, insanlık buharlaşıyor.

Çağlar ötesi ilkler, ne devrimlerin anası değişiklikler, ne de yazılı hakların bir önemi yok. Bir çırpıda en uygar toplumlar, birden bire en ilkel yöntemlere dönebiliyor.

Zihniyet tarih sayfaları kadar eski, araçlar yepyeni ve daha bir öldürücü.

Bu gün yeryüzünde ki silahların miktarı, tahrip gücü, parasal değeri ölçülemiyor bile.

O kadar ki insanlık kendinden geçmiş durumda. Her türlü imkân kullanılıyor ama huzur için, insanca bir yaşam için kafa yoran insanların sayısı o kadar az ki…

Ortalığı daha doğrusu Çin’i kasıp kavuran Koranavirus’in insanlığı düşürdüğü azizliğe bakar mısınız?

Sanki basit bir salgınla karşı karşıyayız. Çin’de kentler karantina altına alınırken, başka coğrafyalar kendi havalarındalar.

Hani gelişmiştik, hani teknoloji her şeye kadirdi?

Demek yanlış giden bir şeyler var.

Bunca dini kitap, bunca filozof ve bunca devlete rağmen insan hala üşüyor, açlık çekiyor, virüsten ölüyor, işkence görüyor, hakları için bedel ödüyor.

Bunca gelişmişliğe rağmen insanların söz hakkı buharlaşıyor,  düşünce dünyası çoraklaşıyor.

Uzun lafın kısası geçmişten ders alınmıyor, iktidar ve hegemonya için her şey mubah sayılıyor.

Dünya genelinde bir tartışma, bir karmaşa.

Süren çatışmalar neyin, nesi?

Paylaşılmayan nedir?

Birkaç km toprak mı, yoksa iktidarların nimetleri mi?

Ya da bilmediğimiz bambaşka nedenler mi?

Görünen o ki, eski imparatorluk hayranlığı, kral ve hükümdar olma sevdası bir doktrin olmuş durumda.

Yaşanan kriz bu şekilde aşılmaya çalışılıyor.

Yani daha fazla baskı, daha fazla savaş, daha fazla hükümdarlık.

Oysa hepimiz biliyoruz ki, insan için doğru olan savaşlardan uzak durmak, toplumsal kaynakları tüketmemek, doğaya sahip çıkmak ve her kesin rengiyle yaşamasını sağlamaktır.

Beylik laflar gibi oldu ama başka da bir yol yok. Gidilen yol, yol değil. İnsan haklarıyla, varlığı ve benliğiyle var olmalıdır.

Ne sınır, ne yasa, ne da iktidar buna engel olmamalı.

Çünkü insan doğada yaşayan en kırılgan canlıdır. Çok baskı çarkı tümden kırabilir. Herkesin bu kırılma sürecinde payı var, onarmada da payı olmalıdır.

Ben var olmalıyım, beninle birlikte başkaları da var olmalıdır. Başkaları diye bir şey de yok aslında. İnsanlık var ve kocaman bir aile. Bu ailenin kurtuluşu da herkesin çabasına bağlı.

Var olunacaksa, hep birlikte var olmak en doğal ve doğru olanı…

Bunun için şimdi düşünme zamanı.

Yarım Bahar Gûnlûğûnden…

Bu gun baharı çağrıştıran bir zaman diliminde, Antep Çarşılarında dolaştım. Bakırcılar,yemeniciler baklavacılar…Daha başka başka meslekler,esnaflar. İnsan zaman,mekan içinde eriyip gidiyor. Kaçak çayın damakta ki tadı ve menengiç kahvesinin harika kokusu…

Bir dolu gün ve kanımca iyi fotoğraflar…Paylaşmak istedim…

İktidar, siyaset ve ötekileşen her şey: Ankara…

Ankara benim için güzel anıları olan bir kent. Zaman zaman ziyaret etme  ihtiyacı duyduğum kentlerden biri. Dostlarım var, arkadaşlarım ve zaman yazıştığım, görüşmek istediğim insanlar var.

Hem uzak, hem yakın.

Ortaya karışık gibi.

İlk liseyi bitirdiğim yıl olan 1985 yılında Ankara’ya yolum düşmüştü. O gün, bu gün zaman zaman ziyaret eder, birkaç gün kendimi sokaklarına atarım.

Kalabalığına karışır, kasvetli ilişkilerine, rant kokan yemekli buluşmalarına, iktidar oyunlarının dışa yansıyan izlerine dalar, gözlemlerim.

Ne de olsa başkent. İktidar, siyaset ve ötekileşen her şey Ankara’da.

Lafı uzatıyorum sanırım. Kendimi Ankara’nın havasına kaptırdım. Çok çalan , çok söyleyen ama aynı havayı tekrarlayan  bir sistematiğin havasındayım.

Neyse hemen çark ediyor, Yüksek Caddesinde kendime geliyorum.

Hava soğuk, kalabalık sanki biraz azalmış.

Kış mevsiminin etkisinden mi ne?

Oysa buralar cıvıl cıvıl olurdu. Gitar çalanlar, kitap satanlar, küçük öteberi pazarlayanlar buharlaşmış. Sanki sokakta derin bir sükûnet var. Yüksel’deki Duran İnsan heykeli de yok.

Tek iyi değişim, aylardır etrafı dikenli tel ve bariyerlerle kapatılan İnsan Hakları Anıtının çevresi eski halini almış.

Ama polis yoğunluğu devam ediyor.

Adım başı polis desem abartmamış olurum. Her köşe başında insanları süzen gözlerle donatılmış. Canlı cansız gözler, insanların gözlerinden dünyaları anlamaya çalışılıyor.

Tabii ara da bir dijital güvenlik taramadan geçenler de oluyor.

Kitap evlerine dalıyorum istemsiz. En sıcak yerler oralar. Değişik insanlar var.  Herkes zihin dünyasına uygun kitapları inceliyor, bakıyor, fiyatlarını kontrol ediyor.

Kitapların çok pahalı olduğunu söylemek, tarihe not düşmek gerekiyor. Sanırım her şeyin ateş pahası olduğu bir dönemde kitapların pahalı olması kaçınılmaz bir sonuç.

Buna rağmen kitapevleri kalabalık. Meraklı gözler, araştıran zihinler, sorgulayan beyinler kitapların sihirli dünyalarına dalmış.

Ama okuma oranının düştüğü, en çok okunanlar listesinde fantastik kitapların başta olduğunu görülüyor.

Kitapların albenisi artmış, baskısı güzelleşmiş ve kalite yükselmiş. İçerik üretme konusunda da bir sıçrama var sanki. Ama emin değilim. Kimilerine göre geriliyoruz, kimilerine göre ilerliyoruz.

O insanın durduğu noktaya bağlı.

Dijital çağda her şey içerik konusu olmuş durumda. Sosyal Medya mesajları bile kitap halini almış. Hatıralar, sevgiliye yazılan şiirler, acılar ve katmerleşmiş sancılar kitapların sayfalarına yansımış.

Bir şişe mürekkebin devrilip, koca bir leke oluşturması gibi, ülkenin realiteleri kitapların satır aralarına sıkıştırılmış sanırım.

Ya da bana öyle geliyor. Belki de görmek istediğim kitapları bulamamadan kaynaklı bir geçici körlük gibi bir durum yani.

Neyse ki kitapevleri insan yüreğine dokunuyor, gelecekten haber veriyor.

Bu bile tek başına önemli.

Kalabalığı, kitapevlerini, Yüksel Caddesini kendi haline bırakıp, Sahaflara doğru yol alıyorum, bir dostumla birlikte.

Sahaflar daha çok sınav kitaplarına yönelmiş gibi duruyor. Eski canlılığı yok, bana öyle geldi. Ama hala nitelikli kitaplar bulmak mümkün.

Hem de fiyat açısından daha uygun.

Havanın soğukluğu burada daha bir yakıcı.  Rüzgâr dört yönden esiyor.

Yani Ankara kış, kıyamet…

Hoşça kal demeden yönümü iktisadın başkentine çeviriyorum.

Ayaklarım beni Ankara’dan öteye taşıyor.

Elimde sevgili Süleyman Sili’nin hediyesi olan “Tüfek, Mikrop ve Çelik Kitabı”,

vakit gece yarısı, zaman hızla sabaha akıyor.

Kapitalist Şölen*

14 Şubat gelince dünyanın dört bir tarafında genç sevgililer arasında bir telaş başlar. Ne alsam, nasıl kutlasam tarzında bir telaş. Sevgililer Günü geliryor ya, o nedenle telaşlanır sevgililer. Kimisi hediye için kuyumcuya, kimisi AVM’ye koşar. Bütün reklamlar “Sevgililer Günü” metaforu çevresinde düzenlenir, tam anlamıyla bir “Kapitalist Şölene”*, tüketim çılgınlığına, kandırma sürecine girilir. Çünkü Sevgililer Günü maddiyatın yansımasıdır. Yani ne kadar pahalı hediye, o kadar sevgi.

Oysa herkes bilir ki, sevgi paranın gücünü kırabilmeli ki, sevgi olsun. Yoksa yalancıktan süren milyonlarca ilişki var. Hatta bence Sevgililer Günü bu yalan ilişkilerin devamı için ilan edilmiş bir mekanizma. Sevgi olmayan, köle efendi ilişkisine benzer bir mekanizma.

Düşüncelerimi uçuk bulunlar çıkabilir. Olmalıdır da, ama gerçeği görmelerini öneriyorum. Tek taş, pahalı hediyeler, tüketim çılgınlığı olmasa Sevgililer Günü’nün ne anlamı kalır?

Başka bir anlamı varsa, birisi bana anlatsın.

Açık olalım, bu iş ekonomik canlılık için gerekli olan bir gün. Başka da bir anlamı yok. Evinde ekmeği yok, ama bu güne özgü sevgilisine tek taş alır, asgari ücretle çalışır, bu şölene dahil olmak için can atar.

Neden?

Çünkü devir, imaj devridir. Bu gün elinde çiçekle dönmeyen eş, – ki bu genellikle erkektir- banal kabul edilir. Herkes eşine değerli hediye alırken, o çiçek bile almaz.

Bu gerçekten bir banallık mıdır, yoksa sürüden ayrılırıp, gerçekliğine dönme midir?

Neyse bence kendi gerçekliğinizi yaşayın. Hediye alınacaksa başka günlerde var. Gösterişten uzak, doğal ve içten bir yaklaşım en doğru olandır diye düşünüyorum.

Hadi size bir tartışma, para gerekmiyor,tören filan istemiyor…

Evet…?

Alıntı: *Avni Odabaşı

İskender’den Lalo’ya bir var oluş hikayesi…

Lalo’yu ilk tanıdığımda sanırım 7 ya da 8 yaşlarındaydım. Babam bana ilk defa bir kundura almıştı.

İlk defa bir kunduram olmuştu yani. Giymiştim ama sokağa çıkıp, yürümeye kıyamıyordum. Bunun için evin içinde, çulların üstünde bir aşağı, bir yukarı gidip geliyordum.

O gece kunduralarımı yatağımın baş ucuna, görebileceğim bir noktaya koyarak uyumaya çalıştığımı ve heyecandan uykusuz kaldığımı hatırlıyorum.

Ne kadar da mutlu olmuştum…

Nasıl mutlu olmayayım ki?

O yaşa kadar giydiğimiz, katrandan üretilmiş lastik ayakkabı ya da naylondan incecik delikli ayakkabılar. Bu nedenle, bana alınan ilk kunduram olağanüstü bir olay gibi gelmişti.

O gece sabaha kadar gözüme uyku girmedi dersem abartmış olmam. Dışarda, sokakta nasıl giyeceğimi düşünüp durmuştum.

Evimiz kentin orta yerinde, bir yığma kalenin eteğinde yüksekçe bir yerde, yol taş, toprak. Yepyeni kunduralarla nasıl yürüyeceğim ki?

Kunduralarımı arkadaşlarıma nasıl göstereceğim, onların içinde nasıl giyeceğim diye derin düşüncelerle sabahı ettiğimi hayal meyal hatırlıyorum. Çünkü mahallenin çocukları hepsi yoksul, hepsi yoksun. Ayaklarında parçalanmış lastik ayakkabılar.

Bu düşüncelerle güne başladım. İçimde bir ağırlık, hüzün ve korku.

Karmakarışık duygular içinde kalarak, o gün çıkmadım sokağa, elimde kunduralarımla avluda dolandım, durdum. Annem kızıyor artık.

İçim içime sığmıyor, sevinç, hüzün, korku iç içe.

Mecbur ya giyip, dışarı çıkacağım; ya da annemin dediği gibi yapıp, bayramlarda giymek üzere kunduraları saklayacağım.

Saklama fikri bana çok sıcak gelmiyor, bayrama daha çok var. O zaman giymeliyim.

En sonunda kunduralarla kendimi attım sokağa. Önce dikkatlice yokuş aşağı, kunduraları kirletmeden, bir taşa değdirmeden bir itinayla indim. Sokak kalabalık, gelen giden çok.

Sanki herkes dönüp bana bakıyor, herkesin gözü bende sanki. Bakışlar rahatsız ediyor beni. Hızlıca kalabalıktan adeta kaçarak, ara sokaklarda kayboluyorum.

Mahallede henüz kimse yok, herkes evinde, işinde, kârında. Bir iki arkadaşımın kapısını çaldım. Kısa sürede çoğaldık, sokakta buluştuk.

Her gelen kunduralarıma bakıp, duruyor.  Bir iki tanesi denemek istedi. İçimde bir korku, ya alıp kaçarlarsa. Bu nedenle, olmaz diyorum.

Küsenler oluyor böylece, ben de üzülüyorum. Verip vermeme arasında gidip gelme halinde kalıyorum. Oyun oynayacak ruh halinde değiliz artık. Arkadaşlarım da kunduralarımın kirleneceğini bildikleri için koşmalı oyunlardan kaçınıyorlar.

Bir süre sonra ben de, arkadaşlarım da kunduraları unutup, oyunlara dalıyoruz.

Ve kunduram taşa değdi.

Ta ki kunduram taşa değene kadar oynuyoruz.

Derin bir çizik ve yepyeni derinin üzerini kaplayan toz, toprak.

Baktıkça üzülüyorum, oyundan ayrılıp evin yolunu tutuyorum, bir hüzünle.

Birkaç gün böyle geçti, cebimde bir bez, ha bire temizliyorum. Ama kundura eski parlaklığını kaybetti, yavaş yavaş mat, kirli bir hal aldı ve burun kısmı birkaç kez taşa geldi, kundura yaralandı,derin birkaç çizik aldı.

Ben üzülüyorum tabii.

Giymesem diye düşünüyorum ama giymek de istiyorum.

Babam üzüldüğümü görünce “Üzülme, çaresi var. Boyatırız, tekrar eskisi gibi olur.”diyor.

Biraz teskin olsam da, içimdeki hüzün dağılmamış.

 O gün babam önde, ben arkada Meydan’daki boyacıya gittik. “Çıkar boyasın” dedi.

Ben boyacıyı ilk görüyorum, o da beni. Çıkar diye işaret ediyor. Ben konuşma engelli olduğunu bilmiyorum. Hiç konuşmuyor, arada bir işaretle bir şeyler anlatıyor, sessizce elindeki ayakkabıları boyuyor. Bir fırça sallayışı var, olağanüstü düzeyde ahenkli.

Baktım ki, babam da işaretle bir şeyler anlatıyor.

Şaşıp, kaldım.

Kendi kendime boyacı lal mı diye soruyorum içimden.

O gün adını bilmediğim boyacım kunduralarımı bir güzel boyadı, cilalayıp, parlattı. Eskisi gibi olmadı ama yarım kalmış sevincimi yaşamama yetti.

Yeniden giyerken heyecanıma boyacı da katıldı. Elleriyle güzel anlamına gelen işaretler yaparak, sevincime ortak oldu.

O günden sonra Lalo’yu hep meydanda boya yaparken, bulurdum.  Aylar, yıllar böyle geçti.

Ben liseden sonra Siverek’ten ayrıldım. Öğrencilik, öğretmenlik filan derken, yıllar akıp geçti. Bir ara Siverek’e geri döndüm. Lalo hala meydanda kundura boyacılığına devam ediyordu. Üç darbe görmüş, Demirel’den Ecevit’e, Özal’dan Erdal İnönü’ye birçok başbakan eskitmiş. Darbe günlerinde, kriz zamanlarında, ceng dönemlerinde fırça sallamaya devam etmiş. Yürüyüşler görmüş, protestolara tanık olmuş. Siverek’in en çalkantılı dönemlerinde bile, yerinden bir milim ayrılmamış, aynı yerde ayakkabı boyamayı sürdürmüş. Büyük bir inatla, büyük bir inançla kendi başına hayatını sürdürmüş. Kimsenin eline bakmamış, kimseye avuç açmamış.

Siverek’te kaldığım zamanlarda ayakkabımı boyatmak için Lalo’yu ziyaret ederdim. Bir türlü ilk kunduramın hikayesini anlatamadım kendisine. İçimde bir ukde gibi kaldı. O hep gülen yüzüyle kunduralarımı boyadı ve parmaklarıyla güzel, çok güzel dedi.

Ben ise hep çocukluk dönemime gittim ama kendisine anlatamadım.

Çok geçmeden ben bir daha dönmemek üzere Siverek’ten ayrıldım.

Meydan, Üçgen Park, Kanlıkuyu, Kaleboğazı,Şeytan Kuçesini ve Kale’yi kendi haline bırakarak, yeni mecralarda kürek sallamaya devam etmek için Siverek’i terk-i diyar ettim.

Süreç içinde zorunluluktan öğretmenliği bıraktım, başka mecralarda yürüdüm.

Her şey değişti yaşantımda. Saçlarım ağardı, alnımdaki çizgiler derinleşti. Ülke uçurumdan uçuruma koştu, acılar içinde yol aldı.  Zaman ağır bir yük gibi sırtımda bir kambur olurken, ben çocukluk yıllarıma dönmek için Siverek’e kısa bir ziyaret yaptım, Meydan’da boyacımı hatırladım.

Boyacı Lalo’nun aynı yerde boyacılığa devam ettiğini, havanın soğukluğu nedeniyle işe gelmediğini öğrendim. O gün görme fırsatım olmadı, ama iki kez bizzat görmek, fotoğraflarını çekmek  için 300 km yol yaptım, ama Lalo’yu bulamadım. Lalo bu, yerinde durmaz, telefon kullanmaz, gittiği yerlerde de çok durmaz. Gidebileceği bütün yerlere gitsem de, göremedim Lalo’yu.

Bu nedenle içime yine tanıdık bir hüzün çöktü,

Çocukluk anılarımın hüznü beni gerilere  götürdü.

En son baktım olmuyor, bir arkadaşla evine gittik.

Evde de yoktu, eşiyle ayak üstü konuştuk.

Sabah çıktı,çarşıda dediler. Eski fotoğraflarını, hakkında yapılmış haber küpürlerini gösterdi. Meğer ne çok ünlüymüş benim boyacı ustam.

Ben tam umudu kesecektim ki genç dostum Mehmet Alkanat  “Abi ben sana fotoğraflarını çeker, atarım. Sen merak etme. ” dedi.

Sustum, olabilir mi diye düşündüm.

Hiç yoktan iyidir, demekten başka yol kalmadı zaten.

Birkaç gün sonra da elime ulaştı fotoğrafları.

Olağanüstü bir insan.

Sade, kendi halinde ve hep umutlu.

Boyacılık hikayesi tam 60 yıl önce başlamış, aynı yerde, aynı şevkle devam ediyor. Aslen Elazığ Palu’lu. Yıllar önce ailesi Siverek’e göç etmiş. Babası ticaretle uğraşırmış, en çok da şeker tüccarlığı yaparmış. Malatya’dan şeker getirip, toptan ve perakende satıyorlarmış. Herkesin Lalo olarak bildiği Siverek’in emektar boyacısının adının Mevlüt olduğunu da öğrenmiş oluyorum böylelikle. Bir iki yaşına kadar sağlıklı bir bebeklik yaşamış.Sonra ateşli hastalıkla havale geçirince,  işitme ve duyma yetisini  kaybetmesine neden olmuş. O gün bu gün dünyanın gürültüsünden uzak, sözcüklerin sihirli gücünden yoksun yaşıyor. Düşünüyor, tasarlıyor ama sözle ifade edemiyor.

Mevlüt, 6 yaşına gelince okuma yazma öğrenmesi için Diyarbakır’daki işitme ve konuşma engelli öğrencilerin devam ettiği okula gönderilmiş, ama Lalo uzun süre kalmamış, okulu yarıda bırakıp, eve geri dönmüş.

Babasının yanında dükkâna gidip gelir; babasıyla Malatya’ya şeker getirmeye gider, her işine koşar. Ama ömür boyu böyle devam etmeyeceğini de bilir.

Delikanlılık döneminde bir karar vererek, babasının yakınında boya kutusuyla işinin başına geçer. O gün bu gün boyacılık serüveni sürüyor. İlk başlarda yer bulmakta sorun yaşasa da, meydanda bulunan özel bir bankanın  müdürünün işini beğenmesi, sakin ve düzenli olması sayesinde, bankanın önünde boya yapmasına müsaade etmesiyle hayatı değişiyor.

Gelen bütün müdürler ve zabıta da yerini benimsiyor, dokunmuyor ve Boyacı Lalo mekanına mıh gibi çakılıyor. On yıl, yirmi yıl derken, aradan altmış yıl geçiyor. Bu süre zarfında evleniyor, çoluk çocuğa karışıyor, 8 evlat sahibi oluyor. Evde Keko, dışarda Boyacı Lalo,kendi anlatımlarından geçen sürenin 50-55 yıl  kadar olduğu anlaşılıyor. Bu gün 72 yaşında. Soğuk ve yağışlı günler hariç, genelde işinin başında oluyor. Artık çok paraya da ihtiyacı yok. Bütün çocukları iş güç sahibi. Memur olanda var, kendi işinin başında olanda.

Bütün Siverek yerini biliyor, kendisini tanıyor. Adını pek kimse bilmez. Lalo olarak anılıyor.

Çocuklarının bütün ısrarlarına rağmen, işini severek yapıyor. Kimseden destek almıyor, kazancıyla geçimini sağlıyor, hatta iş güç sahibi evlatlarına destek bile oluyor.

Çocukluk yıllarımın yarım kalmış sevincine harç olan Mevlüt Usta, tarihin bütün acılarından payını almış, İskenderin’in ayak izlerine, Yavuz’un kılıç darbesine, 12 Eylül’ün karanlık vahşetine tanık olmuş meydanda hala ayakkabı boyamaya devam ediyor.

Güzel olan da bu zaten.

Meydanda kimsenin izi görünmüyor, Lolo’nun izi göründüğü kadar…

Yazıyı hazırlamamda katkı sunan, fotoğrafıları çekip gönderen, Mehmet Alkanat’a buradan teşekkürlerimi bir borç bilirim. Tşkler Mehmet…