Bedih Yolluk, bilinen ismiyle Kazancı Bedih ömrünü gazel ve uzun hava türünde parçaları seslendirerek geçirdi. Yıllarca sıra gecelerinde yüreklere su, dillere pelesenk oldu ama kendisine yaranamadı. Bakır işlerinde çalıştı, dolayısıyla kendisine Kazancı lakabı verildi. Emeğiyle geçindi, 70 yaşında şöhreti yakaladı. Bütün yaygın kanallarda eserleri yayınladı ama o eskisi gibi yoksul ve mütevazi hayatını sürdürdü. Elden güçten düşünce de bakır kazan işinden vazgeçip, demlik tamiri yaparak hayatını sürdürdü. Yapımcılar, müzik şirketleri, tv’ler onun sesinden para kazanmaya, sermayelerine sermaye katmaya devam ettiler… Yaşlanmasına rağmen sesi son nefesine kadar gazelleri canlı tutmaya yetti. 20 Ocak 2004 yılında evinde ısınmak için açtıkları katalitikten sızan gazdan eşiyle birlikte hayata veda etti…
Kendisinin sık sık okuduğu gazel,
ömrünün özeti oldu.
Tükendi nakd-i ömrüm dilde bir sevda-yi ah kaldı
Tevessül dilber-i yare benim arzum nigah kaldı
Benim taciz etmediğim ne şah ne padişah kaldı
Benim perişan halime kimseden insaf olmadı
Derunum derdini lokmana gösterdim dedi eyvah
Bu derdin def’ine çare eder ancak Allah kaldı
Kara günlerde mi halkeylemiş bilmem beni Mevla
Tutuldu şemsü kemer günlerim pek simsiyah kaldı
Perişan halıma hiç kimselerden olmadı imdad
Benim arzetmediğim şah veziri padişah kaldı
Bu Rıf’at varını yaran uğruna eyledi yağma
Elinde sade bir keşkül başında bir küllah kaldı.
Yıllar önce demlik tamir ederken çayını içtiğim Kazancı Bedih, ya da gazalxanların deyimiyle Pir objektifime poz verirken “Kimler geldi, kimler geçti. Biz de göçüp gideceğiz.” demişti. Çayını içtiğim ve roportaj yaptığım Pir şimdi sonsuz uykusunda ama eserleri hala dillere pelesenk…
Uzun
zamandır insanın içini ısıtacak, göğüs daralmasını giderecek bir yazı yazmak
için zaman kolluyordum. Süren savaşlara, yapılan katliamlara, hak ihlallerine, küresel
göçlere, açlık ve sefalete,işçi ölümlerine,insanlığa reva görülen zulme inat
neşeli bir yazı olmasını istiyordum.
Bu nedenle
dünya, köşe bucak arayıştaydım. İnat etmiştim. Neşeli bir yazı yazacaktım.
Hiçbir şey bulamasam baharın insan içindeki kıpırtısını yazar, yüreklere
seslenirdim.
Kendi
gönlüme dair bir neşeden bahsetmiyorum. Biraz daha kapsayıcı, toplumun genelini
mutlu edecek bir olay peşindeydim.
Sıcak bir
tebessüm, içten gelen bir gülüş ama bütün yüreklere doğru akacak bir nehir
arıyordum yeryüzünde. Umudun, barışın ve gerçekliğin tebessüme dönüşmesini
görmek istiyordum.
Yüreğim yeryüzünün
bütün coğrafyalarında atıyor, yangınlarda yanıyor, ateşte kavruluyor.
Mezopotamya,
Anadolu, Ortadoğu ve giderek yeryüzünün
geneli bir sancının basamakları gibi, dalga misali med ceziri yaşıyor, içinde
yaşadığımız kaostan kurtulmak için bir ışık arıyor…
Ama her şey
o kadar sıkıştırılmış ve katı ki ufacık bir ışık, bir tebessüm bile olağanüstü
geliyor insana.
Bu nedenle uykusuz
kalıyorum çoğunlukla. Sabahın köründe coğrafyamızdan başlayarak fotoğrafı
okumaya çalışıyorum. Her şey o kadar can sıkıcı ki, beynimi çıkarıp atasım
geliyor. Ama insan beynini istese de atamıyor, bir gerçeklik olarak insanın
kafasında bir yaşam boyu duruyor.
Oysa insan
güzel olanı görmek , dokunmak, yaşamak ister. Her zaman siyah rengi gören gözün
beyne göndereceği simsiyah bir fotoğraftır.
Bu nedenle
bütün renklerin armonisini görmek, yaşamak gerekiyor. Sağlık için, sağlam bir
psikoloji için.
Erkenden
güne karışmak, sokakları arşınlamak gerekiyor.
Sokak, yaşamın,
aşkın ve kavganın ta kendisidir.
Ve aynı
zamanda toplumun aynasıdır. İnsan neyse, sokak odur. Çünkü insanların
oluşturduğu toplum sokakta büyür, sokakta şenlenir, hüzünlenir. Ne kadar
kapanırsanız kapanın, sokak sizi etkiler, şekillendirir, size bir yön verir.
Sokaksız bir
yaşam düşünemiyorum bile.
Uzattığımın
farkındayım. Tebessüm edecek, içten içe sevinecek haber ulaştı evlere. Abartısız,
törensiz olarak yansıdı sokaklara. Hükümetin Öcalan’ın avukatlarıyla görüşme
yasağını kaldırmasıyla yapılan avukat görüşü sonrası Öcalan’ın çağrısıyla onlarca
tutuklu ve hükümlü açlık grevini bıraktı, ölüm orucuna son verdi.
Açlık
grevlerini duymuş muydunuz?
Sanırım
çoğumuz duymadık bile. Onlarca kişi altı aya yakın bir zamandır cezaevlerinde açlık
grevindeydi . HDP Hakkari Milletvekili Leyla Güven’in 7 Kasım 2018 tarihinde
Öcalan üzerindeki tecrittin kaldırılması amacıyla başlattığı açlık grevi, tam
200 gün sürdü. Leyla Güven’in açlık grevi kararından sonra sayısı 7 bin ile
ifade edilen tutuklu ve hükümlü kendini açlığa yatırdı. Gün geçtikçe sağlıkları
bozulan eylemcilerin ölüm sınırına yaklaştığı ve içlerinden 50’sinin geçen
aydan bu yana ölüm orucuna başladıklarını da belirtmek gerekiyor.
Rakamlar
size çok şey ifade etmeyebilir. Düşünebiliyor musunuz 7 bin insan, 200 gündür
yemek yemedi, sadece sıvıyla beslendi.
Ya ölüm
orucu, o daha da korkunç.
Ne yemek, ne
de sıvı. Sadece su alınıyor eylem boyunca.
Bu altı
aylık süreçte eylem çerçevesinde sekiz kişi öldü. Çoğu açlık grevi yapanları desteklemek amacıyla
hayatlarına son verdiler.
Keşke
kimseler ölmeden bu iş çözülebilseydi. Neyse daha çok kişi ölmeden ve insanların
ölüm orucuna yattığı kritik kavşakta, ölümlere ramak kala açlık grevleri sonlandı,
ölüm orucu bittirildi.
Sevindirici
olan, iyi olan da bu zaten.İnsana umut veren bir gelişme. Arka planında ne tür
bir siyasi tartışma var bilemem, her ne olursa olsun ölümlerin durdurulması
önemlidir, kayda değerdir, iyidir. Lama cime gerek yok. Bence kimse ölüme
yatmamalı, ölüm siyasetin bir aracı olmamalı. Başka araçlar, başka yöntemler
bulmak için beynimizin sınırlarını zorlamalıyız.
Özcesi ölümlerini durdurmak, önüne geçmek erdemdir. Siyasetin, insan olmanın bir gereğidir.
İnsanların yaşayacaklarını bilmek, sağlıklarına kavuşacaklarını duymak her zaman kazandırıcıdır.
Benimseriz, benimsemeyiz her insanın, her düşüncenin sahip olduğu hakları kullanma hakkı var.
Güzel olan bu hakkı gönül rahatlığıyla kullanmaktır. Bu gün ölümler durdurulmuşsa bu iyidir, herkes için.
Kaos teorisi sürprizin bilimi olarak tanımlanabilir. Doğrusal olmayan ve öngörülemeyen sistemleri ele alır ve beklenmeyenleri beklememizi öğretir. Bilimsel alanların çoğu, yerçekimi, kimyasal reaksiyonlar ve elektrik gibi öngörülebilir modellerle ilgilenir.
Kaos teorisi ise türbülans, hava durumu ve borsa gibi tahmin edilmesi veya kontrol edilmesi tamamen imkânsız olan modellerle ilgilidir. Bu fenomen, genellikle doğanın sınırsız karmaşıklığını ele alan fraktal matematikle açıklanır. (Fraktal, benzer daha küçük elemanların oluşturduğu şekil demektir. Fraktal matematik, öklid geometrisine alternatif bir geometri modelidir. Bu modelle, öklid geometrisinin tanımlayamadığı bazı sistemler tanımlanabilmektedir.) Pek çok doğal obje, fraktal özellikler gösterir. Bulutlar, ağaçlar, organlar, nehirler vb. İçinde yaşadığımız sistemlerin çoğu karmaşık, kaotik davranışlar sergiler. Kaos teorisinin ilkelerine girmeden önce kaos teorisinin tarihine kısa bir göz atalım.
Tarihçe
1961 yılında Edward Lorenz adındaki bir meteorolog, ilginç bir keşifte bulunur. Hava durumunu tahmin etmek için o zamanın en gelişmiş bilgisayarını kullanmakta olan Lorenz’in öngörülemeyen örüntüler için matematiksel bir model bulma isteği, bir tutku haline gelmiştir. Geniş bir dizi matematiksel formüller dizisinden oluşan bir model geliştirir.
Geliştirdiği modeli, havanın birkaç dakika sonrasını doğru bir şekilde tahmin etmesine imkan veren bir yazılım haline getirmeyi başarır. Bunun üzerine uzun vadeli tahminler üretmeye odaklanır. Bunun için programa doğru hava durumu verilerini dakika dakika girmektedir. Günlerden bir gün Lorenz hava tahmin programını yeniden çalıştırdığında, zamandan kazanmak için programı her zaman olduğu gibi sıfırdan başlatmak yerine, doğru veriyi eliyle yazar, programı çalıştırır ve bir kahve alma için masasından ayrılır. Tıpkı filmlerde olduğu gibi masasına geri döndüğünde keşfine yol açacak sürpriz onu beklemektedir. Çıkan sonuç, öncekilerden büyük ölçüde farklıdır. Lorenz farka neden olan hatanın ne olduğunu araştırdığında, farkın bilgisayara girdiği değerin ondalık basamaklarını yuvarlayarak girmiş olmasından kaynaklandığını anlar. Program ilk çalıştırıldığında 0,506127 sayısını kullanmışken, Lorenz’in girdiği değer 0,506’dir. Binde birlik minicik bir fark, sonuçta devasa bir farklılığa yol açacak bir etkiye sahiptir. Yani Lorenz dünyanın bir ucundaki kelebeğin kanat çırpmasının, dünyanın diğer ucunda fırtınaya yol açması şeklinde tasvir edilen kaos teorisinin tohumlarına ulaşmıştır.
Kaos Teorisinin Prensipleri
Kaos teorisi, pek çok alt bileşeni olan bir teoridir. Bu alt dallardan en meşhuru Kelebek Etkisi’dir. Bu etki, New Mexico’daki bir kelebeğin kanat çırpışının Çin’deki kasırgaya yol açma potansiyeline sahip olması şeklinde tarif edilir. Bir kanat çırpışın, bir fırtınaya yol açması zaman alabilir ancak bu gerçek bir bağlantıdır. Ancak kuşkusuz bu fiziksel gerçek, felsefi bir metafor olarak karşımıza çıkar. Küçücük eylemlerimizin uzun vadede yaşamlarımız üzerinde ciddi bir etkisi olduğu fikrini anlamamızı sağlar.
Kaos teorisinin ilkelerinden biri de “Öngörülmezlik İlkesi“dir. Karmaşık bir sistemin başlangıç koşullarını hiçbir zaman yeterince ayrıntılı olarak belirleyemeyiz. Bu da karmaşık bir sistemin yol açacağı nihai sonucu tahmin edemeyeceğimiz anlamına gelir. Yani dünyadaki tüm kelebeklerin kanat çırpışları ile ilgili verileri tespit edemeyeceğimiz için bunların etkilerini hesaplama imkanına da sahip olmayız.
Bir diğer ilke ise Karışım ve Geri Besleme’dir. Karmaşık bir sistemde, iki bitişik nokta karışma ya da türbülans sonucunda bir süre sonra bambaşka bir pozisyon alır. Bu ilkeyi anlatmak için okyanustaki iki su molekülünün konumları örnek verilebilir. Dip dibe olan iki su molekülü bir süre sonra birbirinden çok uzaklara hatta iki farklı okyanusa sürüklenebilirler.
Geribildirim söz konusu olduğunda ise sistemler daha da kaotik bir hale gelir. Örneğin borsada bir hisse senedinin değerinin yükselmesi ve alçalması bunu izleyen insanlar üzerinde bir etkiye yol açacağından, geribildirim düzensizliğin artmasına neden olur.
Konu ile ilgili değinilmesi gereken önemli unsurlardan biri de Fraktallar‘dır. Fraktal hiç bitmeyen bir örüntüdür. Fraktal farklı ölçeklerde birbirine benzeyen sonsuz karmaşık desenlerdir. Devam eden bir geri besleme döngüsüyle tekrar tekrar basit bir işlemin tekrarlanmasıyla yaratılırlar. Yani fraktallar tekrarlama ile yönlendirilen dinamik sistemlerin görüntüsüdür. Yani bunlar kaosun resmidir. Ağaçlar, nehirler, kıyı şeridi, dağlar vb. dahil olmak üzere doğa fraktal desenlerle doludur.
Kaos teorisinin daha pek çok alt bileşeni vardır ancak yukarıda anlatılar kaos teorisini anlamanın en temel noktalarıdır.
Av.Feyzi Çelik yazdı.Küçücük minik bir böcek telefonumun ekranında dolaşıyor, ne kadar küçükse o kadar hızlı kaçışıyor, parmağımla yana kaydırmaya çalışıyorum, parmağım dev bir taş gibi üstüne düşüyor, kansız vücudu telefonun ekranında küçücük bir bulut gibi duruyor, parmaklar dünkü hızında bilenmiş olmalı, üzülüyorum o varlığa
Yaşam onda da vardı, kim bilir hangi ağacın kokusundan düşmüştü, tırtıldı belki, erkenden çıkmış kozasından, kelebekliğe özenmişti, kısa ömrünce
O kısacık ömürde bir yaşam saklı, koskoca yaşam onda saklı
Habbede kubbe olmak, kubbede habbe olmak
Bir buğday tanesinden ekmek olmak yeniden buğday olmak
Olmak ya da olmak kısacası…
Herkese ama, öteki filan yok, herkese. İnsan olmanın erdemini benimseyenlere.
Davetimi kabul edip, buyur edene benden kahve.
Siz kahvenizi içerken ben de kahvenin hikayesi üzerinde
düşüneyim.
Zihnimde olanları toparlayıp, sizinle paylaşayım.
Çocukluk yıllarımda kahve ile ilgili çok şey hatırlamıyorum. Ne kız istemelerde, ne de
özel günlerde kahvenin pek bahsi geçmezdi çevremizde. Kahve daha çok zengin
işiydi. Beğlerin, ağaların evlerinde kaynar, kokusu bile pek yayılmazdı. Daha
çok çay içilir, çay ile ilgili hikayeler hayatımızda yer alırdı. Kaçak çayın
getiriliş yollarında yaşanılar sorun ve sıkıntılar, acılar ve mayınlara basan
kaçakçılar sohbetlerin temelini oluştururdu. Kaçak çay deyimi de buradan
gelirdi zaten. En iyi , en güzel çayı, en yaman kaçakçılar getirirdi.
Böylelikle doğduğum kentte hayat çayla başlardı. Kahve çayın
gölgesinde kalır, zengin meclislerin içeceğiydi.
Kaçak çay getiren kaçakçılar kahvede getirirdi ama biz görmez,
duymazdık. Hem pahalı, hem de tadı bize uzaktı. Yeterince acı vardı çevremizde,
rengi de bize çekici gelmiyordu.
Gel zaman, git zaman kahve evimize girdi bir şekliyle. Çay
kadar olmasa da, kıyıda, köşede kahve fincanımız ve cezvemiz oldu.
Nasıl mı?
Zengin değildik, hatta fakirdik desem çok abartmamış olurum. Ama
buna rağmen, babam bir gün elinde 200 gr tane kahve ile eve geldi. Böylelikle kahve
bir şekliyle hayatımıza girdi çocukluk yıllarında. Tıpkı guvij ya da alıç
dediğimiz meyvenin çekirdeklerine benziyordu.
Kahvenin hayatımıza girmesi, babamın halası sayesinde olmuştu
aslında. Babamın halasının sosyo ekonomik durumu gayet iyiydi. Çok güzel bir
evi ve sanırım yeterince parası da vardı. Eşinin Ankara’da yaşadığını,
çocuklarının hiç olmadığını biliyorduk. Hatta eşinin Cumhuriyet’in ilk
yıllarında yani tek parti döneminde milletvekili olduğu da söyleniyordu. Bu
benim yaşantımda bir küçük ayrıntı olarak kaldı; kimdi, neyin nesiydi sorma
gereği duymadım. Halen de bilmiyorum.
Annem kahveyi görünce küçük bir şaşkınlık yaşadı ve hemen
arkasından soruyu sordu?
Kahve çekme makinesi bir nevi el değirmeniydi. İki parçadan
oluşan, sarımtırak bakırdan yapılmış bir el değirmeni.
İşte zihnimde yer edinen bu el değirmeni bana bayağı ilginç
gelmişti o yıllarda.
Böylelikle kahve evimize girmiş oldu. Ama ben o yıllarda
kahvenin tadını hatırlamıyorum. Sanırım bana kahve içmek düşmedi. Ağır misafirlerimize
sunuldu.
Sonra unuttuk kahveyi. Zaman zaman bir avuç alsa da evde
bulundurduk.Hatta evimize kahve hiç girmedi desem yalan olmaz. Ne annem, ne de
babam kahveyi sevdi. Sadece misafirler için kuytuda saklandı…
Sonra kahve türkülere konu oldu, sokakta, evlerde görünür
oldu.
Devasa cafe zincirleri ta yoksul mahallelere kadar ulaştı.
Zenginleştik mi?
Yok aslında. Kahve ticareti geliştikçe, evlere ulaşması da kolaylaştı.
O yıllarda bir türkü duymuştum. Sanırım Urfa Yöresinden.
Kahve yemenden gelir
Bülbül çimenden gelir,
Yarı güzel olanın,
…
Kahveyi kaynatırlar
Fincana damlatırlar
Sahipsiz aşıkları
Vururlar, ağlatırlar.
…
Hepimiz kahvenin Yemen’den geldiğini, orada yetiştiğine
inanıyorduk. Yıllar sonra kahvenin ana vatanının
Yemen olmadığını öğrendiğimde, kendi kendime gülmüştüm.
Kahvenin ana vatanı Habeşistan’mış. Habeşistan’da doğal olarak
yetişen kahve ağaçları varmış. Kahve oradan Yemen’e, Yemen’den de tüccarlar
eliyle dünyaya yayılmış.
Bu gün dünya kahve üretimini en fazla Latin Amerika’da ki
ülkeler gerçekleştiriyor. Kahve ticareti o kadar gelişkin ki, çok uluslu
şirketler, devasa cafe zincirleriyle dünya ticaret ağına dahil olmuşlar. Her
gün binlerce ton kahve yeryüzünü dolaşıyor, evlerde, sokakta, dağda, bayırda
kaynıyor, içiliyor.
Hem de çeşit çeşit.Meyvesi
oldukça acı olan bu ağacın yetişme alanları da ilginç. Tropikal ülkelerde
yetişiyor, petrolden sonra en fazla ticareti yapılan meyve olarak kayıtlarda ki
yerini koruyor.
Yeryüzünde sudan sonra en fazla içilen içeceği olarak
gösteriliyor.
Ama ben buna inanmıyorum. Çayın yerini alacağını düşünmüyorum.
Çay suyla eşdeğer içiliyor diye düşünüyorum.
Neyse
gelelim kahvenin hikayesine.
Kahve, insanoğlunun hayatına
Güneybatı Hebeşistan yani Etiyopya’da bir dağ çobanının keçileri kahve
çekirdeklerini yediğinde girdi. Anlatımlara göre Kaldi isimli bir dağ çobanı,
sürüsünü otlatırken kahve çekirdeklerini yiyen keçilerin hoplayıp zıplamaya
başladığını fark etti ve bu durumu dervişi ile
paylaştı.
Önce meyvenin suyunu deneyen ve acı
tadını beğenmeyip, ateşe atan derviş, ateşten yükselen aromalı kokuyu alınca, bu
kez kavurduktan sonra suyunu içti. Derviş zamanla kahvenin etkisini gördü ve
çevresine durumu anlattı. Böylelikle kahve insanların hayatına girmiş oldu.
Çoban her zaman ki gibi keçilerini
otlatmaya devam etti, derviş gece uykusunu yenmek için kahveyi yudumladı ama
bazıları kahvenin karşı konulmaz aroması ve kokusunu ticari meta haline getirerek,
büyük paralar kazandı.
Kahve, 11. yüzyılda anavatanı Habeşsistan’tan
Yemen’e, oradan da ve Arap Yarımadasına yayıldı ve “qahwah” ismiyle tanındı.
16. yüzyıl başlarında ise önce Mısır’a ardından ise Osmanlı topraklarına
ulaştı. Osmanlı’da kısa sürede yayıldı, her yerde kahve satan yerler açıldı.
Ve kahvenin dolaşımı hızlıca
yayıldı.
Hikaye burada bitmiyor, kahvenin
hatırı şekilleniyor ve dile bir deyim olarak yerleşiyor.
Günlerden
bir gün Üsküdar’da Yemiş İskelesi dolaylarında geçer olay. Yeniçerilerden biri
bir gün Yemiş İskelesi’ndeki kahvehaneye gelir ve ”Hey kahveci herkese benden
kahve, ama şu kafir Rum hariç. Kahveci yeniçerinin isteği üzere kahveleri yapar
ve herkese dağıtır. Daha sonra iki kahve daha yapar ve kahveleri alıp Rum’un
yanına oturup, ”biz de seninle içelim” der. Yeniçeri, ”Heyy! Ben sana o
kafire kahve yapma demedim mi?” diye çıkışınca, kahveci ”kaptana yaptığım
senden değil, benden” cevabını verir.
Aradan
epey zaman geçer. Sisam Adasında büyük bir isyan başlar. Karışıklıkta Üsküdar
Kahvecisi de Rumlara esir düşer. Bunu duyan Kaptan, kahvesini içtiği kahveci
esirlikten azat etmesi için isyancılar yüklüce para verip, dostunu kurtarır.
Issız bir yerde kaptan ”Korkma! Sen beni tanımadın ama ben seni tanıdım” der
ve devam eder ”hani bir yeniçeri bana hakaret edip, şu kafire kahve verme
demişti. Ama sen onu dinlemeyip bana kahve ikram etmiştin. Hatırladın mı?” der
ve kucaklaşırlar.
O
gün, bu gün “Bir kahvenin kırk yıl hatırı var.” sözü kullanılıyor.
Hikaye
bu. İnanırsınız, inanmazsınız tercih sizin.
Keçilerin
bulduğu kahvenin bir de Mırrası var. Belki başka bir
yazımda Mıra’yı anlatmam daha ilgi çeker. Bir sonra ki yazım mıra üzerine
olabilir.
Duvar yazıları hep ilgimi çekmiştir. Kimisi bireysel bir aşkı insanın gözüne sokarken, kimisi de sıkılı yumruğunu bir başkaldırı timsali yaparak ifadesini duvara yazar.
Bir de bütün yoksulların, gecekondu sakinlerinin bir senfoni olarak dış duvarlarına kocaman harflerle ve çoğunlukla imlayı katlederek “Bu ev satılıktır.” yazılır.
Yazılır, ama niye yazılır?
Kocaman bir soru size. Düşünün artık. Hani merak edersiniz diye soruyu soruyorum?Başka bir niyetim yok. Çünkü ben hep merak ediyorum.
Nerede mi bu evler?
Yoksulların olduğu her yerde. Bir memnuniyetsizlik belgesi gibi, duvarlarda asılı. Evler, mahalleler ve giderek kentler.
Sosyolojileri paramparça olmuş kentlerin duvarlarında kocaman SATILIK yazısı…
Ha anladım. Piyasa ekonomisi. Bu yazıların nedeni piyasa ekonomisi. İsteyen sosyal medya duvarına, isteyen evinin duvarına yazar. Kimine.
Ooh be nihayet merakım giderildi…
Ya evsizler?
Onlar ne yapar, duvarına ne yazar?
?
De buyurun yeni bir merak. Ne geldiyse başıma bu meraktan ve merak sonucu çektiğim fotoğraflardan geldi.
“Perdeyi aralayıp oltada yaşam için çırpınan balığa baktım; adamın avuçlarındaydı şimdi, durmaksızın devinen kuyruğu bitmek üzere olan bir özgürlük savaşında çırpınıyordu. Gece inince, bir balık gibi çırpınmış, terbiye edilmiş, cezalandırılmış tenime, isli ellerime bakıp durdum. Gece çığırtkanları ışığımı görüp fişlemesinler diye yarı karanlıkta, el fenerinin cansız ışığında yazdım sözcüklerimi bu defa: Balık, ölüm, yangın.”
İlk kitabı Evlerin Yüreği ile öykücülüğümüze kendine özgü bir soluk getiren, öyküleri ve yazıları 2007’den bu yana kitap-lık, Notos, Özgür Edebiyat, Sözcükler dergilerinde yayımlanmakta olan Şenay Eroğlu Aksoy, Gece Çığırtkanları ile edebiyatdaki yerini sağlamlaştırıyor: Kader, kahır ve vicdan üçgeninde gezinen öyküleriyle, varoluşun ağır toplarını masaya sürüyor. Yerinden yurdundan sürülmüş çaresiz insanlar; yastık altlarında saklanan ya da toprağa bırakılan hatıralar; yangın yerine dönmüş tekinsiz sokaklarıyla karanlık kenar mahalleler; tahta kılıçlarıyla tozlu sokakları, terk edilmiş siperleri aşındıran çocuklar… İsli elleri, endişeli yüzleri ve susturulmuş dilleriyle tahammülsüzlüğe, acımasızlığa ve korkunun kahredici gücüne karşı koymaya çalışanlar…Stok Kodu:9789750833946Boyut:13.50×21.00Sayfa Sayısı:84Basım Yeri:İstanbulBaskı:1Basım Tarihi:2015-10Kapak Türü:CiltsizKağıt Türü:2. HamurDili:TürkçeŞenay Eroğlu Aksoy Gece Çığırtkanları Yapı Kredi Yayınları