Yarım Bahar Gûnlûğûnden…

Bu gun baharı çağrıştıran bir zaman diliminde, Antep Çarşılarında dolaştım. Bakırcılar,yemeniciler baklavacılar…Daha başka başka meslekler,esnaflar. İnsan zaman,mekan içinde eriyip gidiyor. Kaçak çayın damakta ki tadı ve menengiç kahvesinin harika kokusu…

Bir dolu gün ve kanımca iyi fotoğraflar…Paylaşmak istedim…

İktidar, siyaset ve ötekileşen her şey: Ankara…

Ankara benim için güzel anıları olan bir kent. Zaman zaman ziyaret etme  ihtiyacı duyduğum kentlerden biri. Dostlarım var, arkadaşlarım ve zaman yazıştığım, görüşmek istediğim insanlar var.

Hem uzak, hem yakın.

Ortaya karışık gibi.

İlk liseyi bitirdiğim yıl olan 1985 yılında Ankara’ya yolum düşmüştü. O gün, bu gün zaman zaman ziyaret eder, birkaç gün kendimi sokaklarına atarım.

Kalabalığına karışır, kasvetli ilişkilerine, rant kokan yemekli buluşmalarına, iktidar oyunlarının dışa yansıyan izlerine dalar, gözlemlerim.

Ne de olsa başkent. İktidar, siyaset ve ötekileşen her şey Ankara’da.

Lafı uzatıyorum sanırım. Kendimi Ankara’nın havasına kaptırdım. Çok çalan , çok söyleyen ama aynı havayı tekrarlayan  bir sistematiğin havasındayım.

Neyse hemen çark ediyor, Yüksek Caddesinde kendime geliyorum.

Hava soğuk, kalabalık sanki biraz azalmış.

Kış mevsiminin etkisinden mi ne?

Oysa buralar cıvıl cıvıl olurdu. Gitar çalanlar, kitap satanlar, küçük öteberi pazarlayanlar buharlaşmış. Sanki sokakta derin bir sükûnet var. Yüksel’deki Duran İnsan heykeli de yok.

Tek iyi değişim, aylardır etrafı dikenli tel ve bariyerlerle kapatılan İnsan Hakları Anıtının çevresi eski halini almış.

Ama polis yoğunluğu devam ediyor.

Adım başı polis desem abartmamış olurum. Her köşe başında insanları süzen gözlerle donatılmış. Canlı cansız gözler, insanların gözlerinden dünyaları anlamaya çalışılıyor.

Tabii ara da bir dijital güvenlik taramadan geçenler de oluyor.

Kitap evlerine dalıyorum istemsiz. En sıcak yerler oralar. Değişik insanlar var.  Herkes zihin dünyasına uygun kitapları inceliyor, bakıyor, fiyatlarını kontrol ediyor.

Kitapların çok pahalı olduğunu söylemek, tarihe not düşmek gerekiyor. Sanırım her şeyin ateş pahası olduğu bir dönemde kitapların pahalı olması kaçınılmaz bir sonuç.

Buna rağmen kitapevleri kalabalık. Meraklı gözler, araştıran zihinler, sorgulayan beyinler kitapların sihirli dünyalarına dalmış.

Ama okuma oranının düştüğü, en çok okunanlar listesinde fantastik kitapların başta olduğunu görülüyor.

Kitapların albenisi artmış, baskısı güzelleşmiş ve kalite yükselmiş. İçerik üretme konusunda da bir sıçrama var sanki. Ama emin değilim. Kimilerine göre geriliyoruz, kimilerine göre ilerliyoruz.

O insanın durduğu noktaya bağlı.

Dijital çağda her şey içerik konusu olmuş durumda. Sosyal Medya mesajları bile kitap halini almış. Hatıralar, sevgiliye yazılan şiirler, acılar ve katmerleşmiş sancılar kitapların sayfalarına yansımış.

Bir şişe mürekkebin devrilip, koca bir leke oluşturması gibi, ülkenin realiteleri kitapların satır aralarına sıkıştırılmış sanırım.

Ya da bana öyle geliyor. Belki de görmek istediğim kitapları bulamamadan kaynaklı bir geçici körlük gibi bir durum yani.

Neyse ki kitapevleri insan yüreğine dokunuyor, gelecekten haber veriyor.

Bu bile tek başına önemli.

Kalabalığı, kitapevlerini, Yüksel Caddesini kendi haline bırakıp, Sahaflara doğru yol alıyorum, bir dostumla birlikte.

Sahaflar daha çok sınav kitaplarına yönelmiş gibi duruyor. Eski canlılığı yok, bana öyle geldi. Ama hala nitelikli kitaplar bulmak mümkün.

Hem de fiyat açısından daha uygun.

Havanın soğukluğu burada daha bir yakıcı.  Rüzgâr dört yönden esiyor.

Yani Ankara kış, kıyamet…

Hoşça kal demeden yönümü iktisadın başkentine çeviriyorum.

Ayaklarım beni Ankara’dan öteye taşıyor.

Elimde sevgili Süleyman Sili’nin hediyesi olan “Tüfek, Mikrop ve Çelik Kitabı”,

vakit gece yarısı, zaman hızla sabaha akıyor.

Kapitalist Şölen*

14 Şubat gelince dünyanın dört bir tarafında genç sevgililer arasında bir telaş başlar. Ne alsam, nasıl kutlasam tarzında bir telaş. Sevgililer Günü geliryor ya, o nedenle telaşlanır sevgililer. Kimisi hediye için kuyumcuya, kimisi AVM’ye koşar. Bütün reklamlar “Sevgililer Günü” metaforu çevresinde düzenlenir, tam anlamıyla bir “Kapitalist Şölene”*, tüketim çılgınlığına, kandırma sürecine girilir. Çünkü Sevgililer Günü maddiyatın yansımasıdır. Yani ne kadar pahalı hediye, o kadar sevgi.

Oysa herkes bilir ki, sevgi paranın gücünü kırabilmeli ki, sevgi olsun. Yoksa yalancıktan süren milyonlarca ilişki var. Hatta bence Sevgililer Günü bu yalan ilişkilerin devamı için ilan edilmiş bir mekanizma. Sevgi olmayan, köle efendi ilişkisine benzer bir mekanizma.

Düşüncelerimi uçuk bulunlar çıkabilir. Olmalıdır da, ama gerçeği görmelerini öneriyorum. Tek taş, pahalı hediyeler, tüketim çılgınlığı olmasa Sevgililer Günü’nün ne anlamı kalır?

Başka bir anlamı varsa, birisi bana anlatsın.

Açık olalım, bu iş ekonomik canlılık için gerekli olan bir gün. Başka da bir anlamı yok. Evinde ekmeği yok, ama bu güne özgü sevgilisine tek taş alır, asgari ücretle çalışır, bu şölene dahil olmak için can atar.

Neden?

Çünkü devir, imaj devridir. Bu gün elinde çiçekle dönmeyen eş, – ki bu genellikle erkektir- banal kabul edilir. Herkes eşine değerli hediye alırken, o çiçek bile almaz.

Bu gerçekten bir banallık mıdır, yoksa sürüden ayrılırıp, gerçekliğine dönme midir?

Neyse bence kendi gerçekliğinizi yaşayın. Hediye alınacaksa başka günlerde var. Gösterişten uzak, doğal ve içten bir yaklaşım en doğru olandır diye düşünüyorum.

Hadi size bir tartışma, para gerekmiyor,tören filan istemiyor…

Evet…?

Alıntı: *Avni Odabaşı

İskender’den Lalo’ya bir var oluş hikayesi…

Lalo’yu ilk tanıdığımda sanırım 7 ya da 8 yaşlarındaydım. Babam bana ilk defa bir kundura almıştı.

İlk defa bir kunduram olmuştu yani. Giymiştim ama sokağa çıkıp, yürümeye kıyamıyordum. Bunun için evin içinde, çulların üstünde bir aşağı, bir yukarı gidip geliyordum.

O gece kunduralarımı yatağımın baş ucuna, görebileceğim bir noktaya koyarak uyumaya çalıştığımı ve heyecandan uykusuz kaldığımı hatırlıyorum.

Ne kadar da mutlu olmuştum…

Nasıl mutlu olmayayım ki?

O yaşa kadar giydiğimiz, katrandan üretilmiş lastik ayakkabı ya da naylondan incecik delikli ayakkabılar. Bu nedenle, bana alınan ilk kunduram olağanüstü bir olay gibi gelmişti.

O gece sabaha kadar gözüme uyku girmedi dersem abartmış olmam. Dışarda, sokakta nasıl giyeceğimi düşünüp durmuştum.

Evimiz kentin orta yerinde, bir yığma kalenin eteğinde yüksekçe bir yerde, yol taş, toprak. Yepyeni kunduralarla nasıl yürüyeceğim ki?

Kunduralarımı arkadaşlarıma nasıl göstereceğim, onların içinde nasıl giyeceğim diye derin düşüncelerle sabahı ettiğimi hayal meyal hatırlıyorum. Çünkü mahallenin çocukları hepsi yoksul, hepsi yoksun. Ayaklarında parçalanmış lastik ayakkabılar.

Bu düşüncelerle güne başladım. İçimde bir ağırlık, hüzün ve korku.

Karmakarışık duygular içinde kalarak, o gün çıkmadım sokağa, elimde kunduralarımla avluda dolandım, durdum. Annem kızıyor artık.

İçim içime sığmıyor, sevinç, hüzün, korku iç içe.

Mecbur ya giyip, dışarı çıkacağım; ya da annemin dediği gibi yapıp, bayramlarda giymek üzere kunduraları saklayacağım.

Saklama fikri bana çok sıcak gelmiyor, bayrama daha çok var. O zaman giymeliyim.

En sonunda kunduralarla kendimi attım sokağa. Önce dikkatlice yokuş aşağı, kunduraları kirletmeden, bir taşa değdirmeden bir itinayla indim. Sokak kalabalık, gelen giden çok.

Sanki herkes dönüp bana bakıyor, herkesin gözü bende sanki. Bakışlar rahatsız ediyor beni. Hızlıca kalabalıktan adeta kaçarak, ara sokaklarda kayboluyorum.

Mahallede henüz kimse yok, herkes evinde, işinde, kârında. Bir iki arkadaşımın kapısını çaldım. Kısa sürede çoğaldık, sokakta buluştuk.

Her gelen kunduralarıma bakıp, duruyor.  Bir iki tanesi denemek istedi. İçimde bir korku, ya alıp kaçarlarsa. Bu nedenle, olmaz diyorum.

Küsenler oluyor böylece, ben de üzülüyorum. Verip vermeme arasında gidip gelme halinde kalıyorum. Oyun oynayacak ruh halinde değiliz artık. Arkadaşlarım da kunduralarımın kirleneceğini bildikleri için koşmalı oyunlardan kaçınıyorlar.

Bir süre sonra ben de, arkadaşlarım da kunduraları unutup, oyunlara dalıyoruz.

Ve kunduram taşa değdi.

Ta ki kunduram taşa değene kadar oynuyoruz.

Derin bir çizik ve yepyeni derinin üzerini kaplayan toz, toprak.

Baktıkça üzülüyorum, oyundan ayrılıp evin yolunu tutuyorum, bir hüzünle.

Birkaç gün böyle geçti, cebimde bir bez, ha bire temizliyorum. Ama kundura eski parlaklığını kaybetti, yavaş yavaş mat, kirli bir hal aldı ve burun kısmı birkaç kez taşa geldi, kundura yaralandı,derin birkaç çizik aldı.

Ben üzülüyorum tabii.

Giymesem diye düşünüyorum ama giymek de istiyorum.

Babam üzüldüğümü görünce “Üzülme, çaresi var. Boyatırız, tekrar eskisi gibi olur.”diyor.

Biraz teskin olsam da, içimdeki hüzün dağılmamış.

 O gün babam önde, ben arkada Meydan’daki boyacıya gittik. “Çıkar boyasın” dedi.

Ben boyacıyı ilk görüyorum, o da beni. Çıkar diye işaret ediyor. Ben konuşma engelli olduğunu bilmiyorum. Hiç konuşmuyor, arada bir işaretle bir şeyler anlatıyor, sessizce elindeki ayakkabıları boyuyor. Bir fırça sallayışı var, olağanüstü düzeyde ahenkli.

Baktım ki, babam da işaretle bir şeyler anlatıyor.

Şaşıp, kaldım.

Kendi kendime boyacı lal mı diye soruyorum içimden.

O gün adını bilmediğim boyacım kunduralarımı bir güzel boyadı, cilalayıp, parlattı. Eskisi gibi olmadı ama yarım kalmış sevincimi yaşamama yetti.

Yeniden giyerken heyecanıma boyacı da katıldı. Elleriyle güzel anlamına gelen işaretler yaparak, sevincime ortak oldu.

O günden sonra Lalo’yu hep meydanda boya yaparken, bulurdum.  Aylar, yıllar böyle geçti.

Ben liseden sonra Siverek’ten ayrıldım. Öğrencilik, öğretmenlik filan derken, yıllar akıp geçti. Bir ara Siverek’e geri döndüm. Lalo hala meydanda kundura boyacılığına devam ediyordu. Üç darbe görmüş, Demirel’den Ecevit’e, Özal’dan Erdal İnönü’ye birçok başbakan eskitmiş. Darbe günlerinde, kriz zamanlarında, ceng dönemlerinde fırça sallamaya devam etmiş. Yürüyüşler görmüş, protestolara tanık olmuş. Siverek’in en çalkantılı dönemlerinde bile, yerinden bir milim ayrılmamış, aynı yerde ayakkabı boyamayı sürdürmüş. Büyük bir inatla, büyük bir inançla kendi başına hayatını sürdürmüş. Kimsenin eline bakmamış, kimseye avuç açmamış.

Siverek’te kaldığım zamanlarda ayakkabımı boyatmak için Lalo’yu ziyaret ederdim. Bir türlü ilk kunduramın hikayesini anlatamadım kendisine. İçimde bir ukde gibi kaldı. O hep gülen yüzüyle kunduralarımı boyadı ve parmaklarıyla güzel, çok güzel dedi.

Ben ise hep çocukluk dönemime gittim ama kendisine anlatamadım.

Çok geçmeden ben bir daha dönmemek üzere Siverek’ten ayrıldım.

Meydan, Üçgen Park, Kanlıkuyu, Kaleboğazı,Şeytan Kuçesini ve Kale’yi kendi haline bırakarak, yeni mecralarda kürek sallamaya devam etmek için Siverek’i terk-i diyar ettim.

Süreç içinde zorunluluktan öğretmenliği bıraktım, başka mecralarda yürüdüm.

Her şey değişti yaşantımda. Saçlarım ağardı, alnımdaki çizgiler derinleşti. Ülke uçurumdan uçuruma koştu, acılar içinde yol aldı.  Zaman ağır bir yük gibi sırtımda bir kambur olurken, ben çocukluk yıllarıma dönmek için Siverek’e kısa bir ziyaret yaptım, Meydan’da boyacımı hatırladım.

Boyacı Lalo’nun aynı yerde boyacılığa devam ettiğini, havanın soğukluğu nedeniyle işe gelmediğini öğrendim. O gün görme fırsatım olmadı, ama iki kez bizzat görmek, fotoğraflarını çekmek  için 300 km yol yaptım, ama Lalo’yu bulamadım. Lalo bu, yerinde durmaz, telefon kullanmaz, gittiği yerlerde de çok durmaz. Gidebileceği bütün yerlere gitsem de, göremedim Lalo’yu.

Bu nedenle içime yine tanıdık bir hüzün çöktü,

Çocukluk anılarımın hüznü beni gerilere  götürdü.

En son baktım olmuyor, bir arkadaşla evine gittik.

Evde de yoktu, eşiyle ayak üstü konuştuk.

Sabah çıktı,çarşıda dediler. Eski fotoğraflarını, hakkında yapılmış haber küpürlerini gösterdi. Meğer ne çok ünlüymüş benim boyacı ustam.

Ben tam umudu kesecektim ki genç dostum Mehmet Alkanat  “Abi ben sana fotoğraflarını çeker, atarım. Sen merak etme. ” dedi.

Sustum, olabilir mi diye düşündüm.

Hiç yoktan iyidir, demekten başka yol kalmadı zaten.

Birkaç gün sonra da elime ulaştı fotoğrafları.

Olağanüstü bir insan.

Sade, kendi halinde ve hep umutlu.

Boyacılık hikayesi tam 60 yıl önce başlamış, aynı yerde, aynı şevkle devam ediyor. Aslen Elazığ Palu’lu. Yıllar önce ailesi Siverek’e göç etmiş. Babası ticaretle uğraşırmış, en çok da şeker tüccarlığı yaparmış. Malatya’dan şeker getirip, toptan ve perakende satıyorlarmış. Herkesin Lalo olarak bildiği Siverek’in emektar boyacısının adının Mevlüt olduğunu da öğrenmiş oluyorum böylelikle. Bir iki yaşına kadar sağlıklı bir bebeklik yaşamış.Sonra ateşli hastalıkla havale geçirince,  işitme ve duyma yetisini  kaybetmesine neden olmuş. O gün bu gün dünyanın gürültüsünden uzak, sözcüklerin sihirli gücünden yoksun yaşıyor. Düşünüyor, tasarlıyor ama sözle ifade edemiyor.

Mevlüt, 6 yaşına gelince okuma yazma öğrenmesi için Diyarbakır’daki işitme ve konuşma engelli öğrencilerin devam ettiği okula gönderilmiş, ama Lalo uzun süre kalmamış, okulu yarıda bırakıp, eve geri dönmüş.

Babasının yanında dükkâna gidip gelir; babasıyla Malatya’ya şeker getirmeye gider, her işine koşar. Ama ömür boyu böyle devam etmeyeceğini de bilir.

Delikanlılık döneminde bir karar vererek, babasının yakınında boya kutusuyla işinin başına geçer. O gün bu gün boyacılık serüveni sürüyor. İlk başlarda yer bulmakta sorun yaşasa da, meydanda bulunan özel bir bankanın  müdürünün işini beğenmesi, sakin ve düzenli olması sayesinde, bankanın önünde boya yapmasına müsaade etmesiyle hayatı değişiyor.

Gelen bütün müdürler ve zabıta da yerini benimsiyor, dokunmuyor ve Boyacı Lalo mekanına mıh gibi çakılıyor. On yıl, yirmi yıl derken, aradan altmış yıl geçiyor. Bu süre zarfında evleniyor, çoluk çocuğa karışıyor, 8 evlat sahibi oluyor. Evde Keko, dışarda Boyacı Lalo,kendi anlatımlarından geçen sürenin 50-55 yıl  kadar olduğu anlaşılıyor. Bu gün 72 yaşında. Soğuk ve yağışlı günler hariç, genelde işinin başında oluyor. Artık çok paraya da ihtiyacı yok. Bütün çocukları iş güç sahibi. Memur olanda var, kendi işinin başında olanda.

Bütün Siverek yerini biliyor, kendisini tanıyor. Adını pek kimse bilmez. Lalo olarak anılıyor.

Çocuklarının bütün ısrarlarına rağmen, işini severek yapıyor. Kimseden destek almıyor, kazancıyla geçimini sağlıyor, hatta iş güç sahibi evlatlarına destek bile oluyor.

Çocukluk yıllarımın yarım kalmış sevincine harç olan Mevlüt Usta, tarihin bütün acılarından payını almış, İskenderin’in ayak izlerine, Yavuz’un kılıç darbesine, 12 Eylül’ün karanlık vahşetine tanık olmuş meydanda hala ayakkabı boyamaya devam ediyor.

Güzel olan da bu zaten.

Meydanda kimsenin izi görünmüyor, Lolo’nun izi göründüğü kadar…

Yazıyı hazırlamamda katkı sunan, fotoğrafıları çekip gönderen, Mehmet Alkanat’a buradan teşekkürlerimi bir borç bilirim. Tşkler Mehmet…

Aşk ve Sevgi

WhatsApp Image 2020-02-14 at 10.13.09

Feyzi Çelik yazdı

Aşk ve sevgi birbirinden kopuk değil, özdeş olmadıkları gibi farklı da değildir. Yani hem özdeş hem de farklıdırlar. Sevgi, somuttur, belirtileri, varlığı ölçülebilir, yaşanır, yaşatır, pratiktir, sonsuz değildir. Aşk ise soyuttur, tanrısal özelliklere sahiptir. Somut değil, ölçülemez, zamana sıkıştırılamaz, sonsuzdur. İnsan yaşamı ile sınırlı değil. Aşk sevgiyi de kapsar. Sevgi, aşkın somutlaşmış hali de denilebilir.

Sevgi, alışkanlıklara yenik düştükçe, aşk kendisini geri çeker. Geçici olan aşk değil, sevgi de geçici değildir. Sevginin devamı aşkın gücüne bağlıdır. Aşk bitince sevgi de biter. Sevgi gibi görünen ise alışkanlıklar ve konforun devam çabasından başka bir şey değildir. Bu nedenle aşk geçici, sevgi kalıcı sözü doğru değil.

İnsanların çoğu, yanılgılı bir şekilde birbirine aşk olduklarını, sevdiklerini söylerler, başkaları da onları öyle görür. Aslında, geleneklerin, alışkanlıkların, sosyal ve ekonomik koşulların etkisi her şeyde olduğu gibi insan/aile ilişkilerinde belirgindir. İnsanın yaşadığı çevre, ana baba ve diğer aile bireylerinin davranışları da insan üzerinde etkilidir. İnsanın bir özü olsa da temelde benzer yanlar hakimdir. İnsanlar aşk ve sevgiyi bile taklit edebilirler. Bunu kendine özgü de sanabilirler. Reklamlar, ticari motivasyon da bunu etkiler.
Bazı durumlarda çaresizlik, bağımlılık türü ilişkilerin kökleşmesine de neden olabilir. Uyuşturucuya bağımlılık gibi uyuşturucu var oldukça hayali dünya gerçek sanılır. Devamı uyuşturucu almaya benzer. Yokluğunda tüm duvarlar bir anda üstüne yıkılır. Kendi bağımlılığından ileri geldiğini görmez. Yanılgılı durum denilen durum tam budur. O zaman, birbirine hatta kendilerine zarar verme dahi gündeme gelebilir.

Egemenlik kurmak da sevgi/aşk olarak görülebilir. İnsan, egemenlik oluşum sürecini unutabilir ya da farkında olmadan egemenlik içselleştirilebilir. Bilinçlenme, zihnin eleştirel gücü ile bu açıklığa kavuştuğunda buna başkaldırı eşlik eder. İşte bu halde de temel ilişkinin sevgi/aşk olmadığı ortaya çıktı.

Sevgi ve aşkı özdeş olarak gösteren “karşılıksız” olma niteliğidir. Bencillik yok. Elbette ben’e yer vardır. Buradaki ben, öz anlamındadır. Başkasının beni üzerinde egemenlik kurmak yok. Kendini dayatmak da yok. Aynı zamanda dayatmayı kabul etmemek anlamındadır. Bu hep olmalı, yok oldukça biri diğeri üzerinde baskın hale gelir. Bunun siyasette de görünürlüğü vardır. Halk için görülen siyasetin bencilliğe dönüşmesi nasıl toplumsal felakete yol açarsa, bireysel anlamda da felaket anlamına gelir.

İnsan kendini tanımalı, kendisini tanıması içi kendisi ile bir mesafe koymayı bilmelidir. Başka birine bakar gibi bakmalıdır. Kendi sınırıları nedir? Nereye kadar dayanıklığı vardır? Bunu kendini tanımakla bilir. Kendini tanıyan biri başka birini de iyi tanıyabilir. Bunları aşk ve sevgi için de söyleyebiliriz.

Aşk ve sevgi birbiriyle iyiye doğru gitmek için yarışırlar. Hedefi mutluluktur. Fark varsa aşkta sonsuz bir mutluluk, sevgide sonlu bir mutluluk vardır. Bir de aşk kolektiftir, onların yazgısı bütün toplumun yazgısı, destanı, anlatısıdır. Bitmez deryasını yarına, yeni aşklara bırakır. Sürekliliği yaşayarak, var olanı içererek, kendini aşarak.

YARIM KALAN HAYATLAR:LEYLAN

Feyzi Çelik yazdı.

 

Seher ve Devran öykülerinden sonra Selahattin Demirtaş, Leylan’la roman dünyasına adımını atmış oldu. Kitap, biri uzun öykü olmak üzere iki bölümden oluşuyor. Uzun öykü, tipik bir Diyarbakır kırığı olan Kudret’in anlatımı ile ilerliyor. Kudret, Serap’a çaktırmadan aşık. Serap da bunun farkında. O da çaktırmadan aşık ama bu konuda bir belirlilik de yok.Fotoğraf açıklaması yok.

Kudret, Serap’la evlenmek için adım atmadığı gibi biri avukatla olmak üzere üç kez Serap’ın evlenmesini engelliyor. Arkadaşları da var, tam bir kanki grup. Süphan ve Kemallettin’le çocukluktan gelen arkadaşlıkları var. Hep beraber hareket ediyorlar. Müthiş bir dayanışma halleri var. Okulda yaşanan zorluklar hele hele yasaklanmış Kürtçe karşısında dayatılan asimilasyona karşı kendi hallerince duruşlardan pasajlar verilerek roman politik bir görünüme kavuştuğu gibi Kudret şahsında Diyarbakır kırıklarının Kürt politikleşme süreci de yansıtılıyor. Kudret’in kudreti, tamirci dükkanına tamir için bırakılan arabanın arka koltuğunda bulunan Mehmed Uzun’un “Bîra Qedere/Kader Kuyusu” romanı ile ortaya çıkıyor ve yine tamir için arabasını kendilerine getiren Netice’nin “Hayat Hep Yarımdır” romanı ile bir nefesten sonra devam ederek, savaş karşıtı imzacı Bedirhan’ın yaşam ve mücadelesine odaklanıyor.

Aşkın, insan sevgisinin yaşamın anlamı olduğu kadar ihanetin, sevgisizliğin felsefi tahlillerinin yapıldığı roman ilerleyen sayfalarda bir bilim kurgu hüviyetini alıyor. Teknolojik gelişmenin, bilginin insan zekasına hükmedilmesi süreci Huxley’in Cesur Bir Dünya romanındaki yapay insanını hatırlatıyor. Yer yer o romandan da söz ediliyor. Zekanın zihni esir alacağı kuşkusu üzerinde duruluyor. Büyük tıbbi ve teknik bilgi gerektiren romanı yazmak kolay bir iş değildir. Demirtaş, zor bir işe girmiş gibi görünüyor. Çatısı iyi çatılan bir kitap olsa da böyle karmaşık, birbirinden kopup ilişki, olay ve insanları bir roman içinde kurgulamaktaki zorluk romanın en zayıf noktası olarak görülebilir.

Yer yer kitap bir roman havasından çıkıp, bilimsel bir kitap haline gelebiliyor. Kapitalizm eleştirisiyle bir ekonomik-politik, mutluluk, iyilik, kötülük, zeka, zihin, yapay zeka gibi konuların tartışıldığı bir felsefe kitabı haline gelebiliyor.

Kudret’in anlatıcı olduğu bölüm için roman sanatının anlatım gücü daha fazladır. Olay örgüsündeki ince alay ve mizah romanın artıları olarak görülebilir. Özellikle Kürtçe ve Türkçe’deki kelime anlamlarının farklılığı eğlenceli bir şekilde anlatılarak roman kahramanlarının derinlikli bilgileri de okuyucuya aktarılıyor.

Demirtaş,sanat,bilim, politika ve felsefe birikiminden oldukça faydalanmış. Roman tekniği olarak Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna’sından ilham almış gibi görünüyor. Kürk Mantolu Madonna’da olduğu gibi roman iki roman gibi yazılmıştır. Sabahattin Ali, her iki bölüm bakımından karakter geçişinde bir devamlılık sağlarken, Leylan’da bu devamlılık görülmüyor. Bu da ikinci roman ile birinci romanı birbirinden koparıyor. Bağlantı yokmuş gibi görünüyor. Tek bir bağ görünüyor; o da, Netice ile Bedirhan’ın KHK ile görevlerinden ihraç edilen akademisyen olmalarıdır. Önce bir anlatıcı ve sonra bir şekilde Raif Bey’in çekmecesinden çıkan notlar nasıl ki, Ali’nin roman kurgusunu oluşturmuşsa Demirtaş’ın roman kurgusu da ona çok benziyor. İçerik olarak da benzerlikler var: Celal-Linda aşkı, Raif-Maria aşkını hatırlatıyor. Babadan habersiz dünyaya gelen Mutlu, Raif-Maria’dan doğan çocuğu hatırlatıyor. Ancak, Ali döneminin karamsar, silik, etkisiz kahramanlar yok. Mücadeleci, umut dolu karakterler var. Celal gibi imzasını geri alıp da işine devam eden teslimiyet ve ihanetin zirvesinde yaşayanlar bile bir anda direnişçi haline gelip, komada bulunan Bedirhan’ın yaşama tutulmasına gerekçe olabiliyorlar. İyimserden de çok iyimser karakterler var, gerçek yaşamda bunlar var mı sormamak elde değil. Aşırı naiflik, aşırı karamsarlıktan fazla başımıza iş açabilir. Seher ve Devran’ın karakterleri de böyleydi. Açık olmasa da düzen içinde düzen kurulabileceği iyi niyetliliği ve saflığı var.

Zeliha, önemli bir karakter olmasına rağmen, Zeliha’nın yeni yaşamına geçişteki bağlantılar sanki önceden yazılmış bir kader gibi bir anlatım yolunun seçilmesi bu karakterin giderek romanda silikleşmesi ile sonuçlanmış.

Yarım Kalan Hayatların girişine bakılırsa okuyucu onu ana karakter olarak görmek isteyebilir. Sonuçta, belirli bir düzeyde olan aydın insanların yardımı ile hayata tutunmuş bir görüntü var. Bu da yazarın oldukça iyimser anlatımının bir sonucu olabilir.

Mutlu Açıkgöz, başlangıçta görmeyen bir erkek avukat olarak sahneye çıkarken, sonrasında Celal ve Linda’nın kızı görmeyen bir kadın olarak ortaya çıkıyor ve öyle devam ediyor. Acaba, yazar böyle yaparak paralel yaşanan hayatlar ya da aynı yaşamın farklı kişilerde yaşanabileceğini mi kurgulamak istemiş? Bu kurguyu romana yedirmekte çok büyük bir zorluk var. Romanın zayıf yönlerinden biri olarak görülebilir.

Romanda, Bedirhan ile Demirtaş’ın benzerliği dikkat çekiyor. Bedirhan-Sema aşkı, Selahattin-Başak aşkını hatırlatıyor. Komada beyni Sema’ya bağlanan hayal ve düşünceler Sema aracılığıyla dışarıya çıkması, Demirtaş’ın hayal ve düşüncelerinin hapiste medya üzerinden halka ulaşmasına benziyor. Bedirhan’ın, “…ama insanların mutluluğu için bir şeyler yapma imkanı varken yapmıyorsan, bu seni kesinlikle kötü bir insan yapar.” konuşması Demirtaş’ın görüşlerini yansıtıyor.

Teknolojik gelişmeler, Bedirhan’ı yaşatmaya yetmiyor. Onun yerini Bedirhan’ın hayal ve düşünce dünyasının pencereleri okuyucuya açılıyor. Son yolculuğu Nusaybin’in yıkılmış, yakılmış sokaklarında devam ederek iki genç kardeşinin de yattığı mezarlıkta sonsuzluğa doğru uzanıyor.
Yarım Kalan Hayatlar, Gabar’ın asi çocuğu Bedo’nun Nusaybin ile Kamışlo için söylediği “Yüreğimin diğer yarısı” sözü ile birleşip, hayatın anlam bütünlüğüne ve parçalanmış şehirlerin birleşmesi umudunu yeşertiyor.

“Gözyaşlarıyla yıkamaya gittim
Hasret dolu busenin dağladığı yeri dudaklarımdan….
Gittim, yarım kalmak için bu şarkıda
Gittim, söylenmeyen şeylerle şerefimi kurtarmaya”
Furûğ-i Ferruhzâd