3.GÖZ

Düşüncenin sıra dışı hali…

3.GÖZ

Însanin yüreği su görmeli.

Insanin evi suya bakmalı. Öyle deniz filan da olması gerekmez. Ama biraz su,biraz ağaç ve yüreği temiz dostlar görmeli. Varsa gerçek dostların zenginsin bilesin. Kıymetini de bilmelisin. Para kazanmaktan daha zordur dost kazanmak.

Insanin oturduğu yer su görmeli,yeşili ve bazen gökyüzünü. Insan uyandığında yani başında sevgilisini görmeli ve okurken yek vücut olduğu bir kitap olmalı…Su,ağaç,gökyüzü,sevgili ve kitap bir yürekte yer almalı…

Însanin yüreği su görmeli ve sevgide çarpmali.

Kötülük mantar gibidir.

Süleyman Kemal Sili yazdı.
Bu kadar kötülük bir tek İnsana indirgenemez. Kötülüğün bu kadar yayılmasında bazılarının suçu ama bir çoğumuzun sorumluluğu vardır. Kötülük bir eylemdir ve her eylem gibi dönüştürücüdür. Sadece eyleme maruz kalanı dönüştürmez eylemde bulunanı da dönüştürür.
Filozoflar kötülüğün yüzeysel olduğunu belirtirler. Yüzeysel olması iyilik kadar derin olmaması aynı zamanda onun çok tehlikeli yanıdır. Mantar gibidir. Mantarda yüzeye yakın yetişir ve çabuk yayılır. Nasıl ki mantar her koşulda üremez ve hızla yayılmaz ise ki uygun sıcaklık ve nem gerekir kötülükte zor zamanlarda baskı korku dönemlerinde hızla yayılır.kötülük ile ilgili görsel sonucu"
Her insan özel yaşamında iyi bir baba ,iyi bir eş, iyi bir memur olabilir. Ama insanı insan yapan onun kamusal alandaki iyiliğidir. Diğer insanların yaşadığı ve maruz kaldığı kötülüğe karşı olan duyarlılığıdır. Bunun için ölçü öncelikle yapılan kötülüklere ortak olmamaktır. İnsanın aklı yüreği ve vicdanı yanında yargılama yetisi vardır. Kendisine sunulanı sorgulama yeteneği vardır. Bir başka ölçü kendine yapılmasını istemediğin şeyin bir başkasına yapılmasını istememektedir. Kötülüğü bilinçli olarak yapanlar olduğu gibi bu kötülüğe farkında olmadan katkı sunanlarda vardır. Bilinçli olarak kötülüğü işleyenler için bu bir tercih değil zorunluluktur. Çünkü başka yolları kalmamıştır. Oysa bir çok insan için bu bir tercihtir.
Zor zamanlarda iyi olmak demek öncelikle kötülüğe ortak olmamaktır. Kötülüğü sorgulamaktır. Eleştiriden korkmamaktır. İyi olmak, kötülüğe uğrayanı anlamaktır. Onu sormaktan, yanında olmaktan çekinmemektir. Kötülük herkesi vurur.
Kötülüğün bu kadar yaygınlaştığı ve sıradanlaştığı bir dönemde hiç kimsenin huzur bulma şansı yoktur.
İyiliğin de kötülüğünde ölçüsü ideolojilerin, kampların, mahallelerin değil vicdanın sesidir. Yeter ki onu dinleyelim. Çünkü, o kullanılmadıkça körelmektedir. Vicdanlarımızı körelterek sonuç almaya çalışıyorlar.
Her mahallenin kendi vicdanını sorgulama zamanlarından geçiyoruz. Bir musibet bin nasihattan iyidir.

Nefretlerim, Merakım ve Babam

 

WhatsApp Image 2019-12-19 at 20.07.23

Mustafa Çepik yazdı.

Evimizin bulunduğu muhiti sorgulardım çocukken “neden burası” diye. Evimiz, sabah seher vaktinde gelip öğlene doğru yeniden köye dönen ve günde tek sefer yapan köy dolmuşlarının durağına yaklaşık 100 metre mesafedeydi. Genelde, erkekler köyden İlçeye ticaret ve alışveriş için gelirken kadınlar ise hastane ve çeyiz işleri için şehire uğrarlardı. Köyden gelenlerin, özellikle kışın esnafların dükkanlarını açmalarına, eğer söz konusu hastane ve benzeri resmi kurumlar ise sabah mesaisinin başlamasına kadar bir yerlerde beklemeleri gerekirdi. Ve o an şehre ayak basanların zihninde birilerine misafir olma düşüncesi parıldardı. Ve bu yüzdendir ki İlkokul ve lise yıllarımda, sabahları erken uyanmışımdır hep sabahçı olsam da olmazsam da.. Bu uyanışlarımı, okula gidişime veya uykuya doymuşluğuma değil şafakla gelen misafirlerin şiddetli vuruşlarla kapıyı çalıp “xwediyê malê” (ev sahibi) diye seslenişlerine borçluyumdur. Evimiz sobalıydı ve 7 kardeş, yani hepimiz aynı odada uyurduk, annem sabah namazına kalktığı için erken vakitlerde uyanık olurdu. Ve ansızın sabahın sükunetini bozucu şekilde çalan kapı sesleri misafirlerin geldiğinin habercisi olurdu ve annem kapıya bakmadan hemen önce, Ayşe, Fatma, Mustafa, Çiçek … “rabin! mêvan hatin” (uyanın! Misafirler geldi) diye seslenirdi bize. Bunun üzerine hepimiz yarı açık yarı kapalı gözlerle üzerinde uyuduğumuz yer yataklarını ve yorganlarımızı kucaklayıp diğer odaya koşuşurduk. Çalan kapıya annem bakardı ve evin girişinde küçük bir selamlaşma diyaloğu, misafirlerin “sibe ya we bi xêr” (sabahınız hayırlı olsun) deyişi ve annemin “bi xêr u selametê” (hayır ve selametle) şeklinde karşılık vermesi… Annemin misafileri karşılamasından sonra, hepimiz hızlı hızlı, sırayla elimizi yüzümüzü yıkayıp bizi uykularımızdan etmelerinden olsa gerek, yalancı bir gülümsemeyle misafirlere “hûn bi xêr hatin” (hoş geldiniz) derdik. Biz çocuklar halimizden memnun değilken aksine annem bütün işleri kendisi yapmasına rağmen hiç de şikayetçi değildi, çünkü gelenler onun için “mêvanên Xwedê” yani tanrı misafirleri’ydi. Misafirlerin durumuna göre, gelenler kadın ise ablamlar, erkek ise abimler ilgilenirdi. Annem mutfakta kahvaltı hazırlmaya koyulur ve evin en küçüğü olan beni fırına ekmek almaya yollardı. Ne kadar itiraz edip ben gitmem desem de hiyerarşiye takılıp eninde sonunda başımı önüme eğip ayaklarımı yere süre süre fırının yolunu tutardım. Kahvaltı sofrası kurulup yemekler afiyetle yenildikten biraz sonra, işi sebebiyle gece vardiyecisi olan babam işten gelirdi. Bize konuk olan misafirleri selamlayıp yanlarına otururdu. Dışarda kahvaltı yapmayı seven babam ikinci kez kahvaltı sofrası hazırlatmazdı annemlere; ama çayı özellikle de demli çayı çok severdi ve annem de bunu iyi bilirdi. Babam henüz söylemeden annem çayı demler, misafirlere ve babama servis ettikten sonra ablamların yanına, diğer odaya geçerdi. Babamın hayatta iki şeye merakı vardır; ilki silah, ikincisi ise Kilamlar (kürt sözlü edebiyatında Dengbej denilen halk ozanlarının bir ensturmanla veya çalgısız söylediği dönemin şartlarını anlatan aşk ve yiğitliği konu edinen uzun hava tarzı eserler)’dır. Gelen misafirler babamın yaşlarında yahut babamdan büyük ise, babam bu fırsatı kaçırmaz ve hemen bizden tek gözlü kaset çaları olan teybini ve içinde en az 20-30 yıllık kasetlerinin bulunduğu kaset torbasını getirmemizi isterdi. Kasetlerin, içinde kayıtlı olan şarkılara veya sanatçılarına göre isimleri vardı. Babam falancanın kasetini takın yada falanca kilam’ı (şarkıyı) açın derdi. Üzeri yazısız olan kasetlerin hangi Dengbeje ait olduğunu yada şarkıların adlarını bilmediğimizden doğru kaseti taktığımızdan emin olabilmek için kasetlerin renklerini babamdan sorardık. Ve dinleti için ortam hazırlanır, kaset tek gözlü teybe takılır, demlenmeye terk edilmiş çay kıvamını bulmaya çalışırken tütünler sarılır, sigraralar yakılırdı. Cızırtılı seslere karşık “Dilê min liyane” (gönlüm inliyor) sitemiyle söze başlayan Dengbêj meseleleri ardı ardına sıralıyor… Olayların, bamtellerine dokunduğu zaman babam ve misafirimiz vah vah diye içerliyorlardı.
Bu dinletiler esnasında birkaç görevim olurdu. Bunlar, tütün kokusunun boğuculuğunda babamın ve misafirlerin çaylarını tazelemek, kaset bittiğinde kaseti çıkarıp diğer yüzünü çevirmek ve ayrıca kasetin sarması durumunda kalem veya benzeri bir aletle kasetin saran kısmını eskisi haline getirmekti. Sigara dumanın verdiği rahatsızlık ve orada zorunlu bulunuşum beni iyiden iyiye Kilam’dan, Dengbêjlerden nefret ettirmişti. Ve bu durum kasette söylenenlere kulağımı tıkamama ve onları anlamaya çalışmamama sebebiyet vermişti. Derken yıllar sonra üniversite dönemlerinde Kürt Edebiyatına yöneldim ve okuduğum hemen hemen bütün yazılı eserler sözlü edebiyattan, yani babam dinlerken benim kendilerine kulak tıkadığım Kilamlardan derlenmişti. Bu fark edişi, bu yönelişimi babamla paylaşmalıydım, bu konuda babamdan istifade etmeliydim, fakat nasıl? Çünkü; Babam genel olarak bütün babalar gibi çocuklarını sevse de onlardan farklı olarak bu sevgisini pek hissettirmez ve bize karşı mesafeli dururdu, hatta kendisiyle konuşup sohbet ettiğimiz bile sayılıydı. Düşünüyordum; Şimdi 25 yaşında bir evlat ve 70 ine merdiven dayamış bir baba karşılıklı oturup iki kelime konuşamayacak mıydık? Annemler misafirliğe gitmişlerdi, evde yalnızdım, bilgisayarla uğraşıyordum, derken babam geldi. Bilgisayarı bir kenara bırakıp onu karşıladım, evde yalnızca ikimiz vardık babam ve ben… Kendisiyle konuşmak için, kilamlardan dengbêjlerden söz etmek için büyük bir fırsattı bu. Kendisine aç olup olmadığını sordum, “hayır tokum” şeklinde kısa bir yanıt verdi. Ardından kalkıp diğer odaya gittim, oradaki ses sistemini alıp babamın bulunduğu odaya getirdim ve bilgisayara bağladıktan sonra sessizce mutfağa yöneldim, çünkü 15- 16 yıl öncesinin sinerjisini oluşturabilmek için çay olmazsa olmazlardandı. Çayı koyduktan sonra içeri geldim, babamın yıllar önce teypten dinlediği ve benim ise bir şekilde temin ettiğim Kilam’ı bilgisayar ortamında çalmaya başladım. Bir iki kaval sesinden sonra Dengbêj’in “ax dilê min liyane” diye başlayan serzenişini duyan babamın gözlerinin parladığını fark ettim. Hasretlik, hasret kalmak, burnunda tütmek, anı anımsak zordur; bazen olgular zaman içersinde yitik, boynu bükük kalırlar, kendilerine su verecek birine hasret solmaya yüz tutmuş fidan misali beklerler ya hani… Babam can suyuna kavuşmuştu o vakit… Ve büyük bir hoşnutlukla bu şarkıyı nerden bulduğumu sordu, derken laf lafı açtı, çaylar içildi, babam tütün sarıp sigarasını nefesledi ve o vakit yanındaki misafir olmuştum ben kendisiyle beraber vah vah diyen… Kendisiyle dünden, bugünden, kilamlardan, benim kilamlara olan nefretimden ve şimdiki hayranlığımdan, insanların hayatlarındaki değişikliklerden konuştuk, ben sordum o yanıtladı, o anlattı ben dinledim… Öyle konuşmuşuz ki, vakit gece yarısına dayanmış, saat saatleri kovalamış, zaman çöl sıcağında eriyip giden buz misali akıp gitmişti… Ama sadece benim değil, aslında her ikimizin de o geceye, bir arada sohbet etmeye ihtiyacı varmış. Onun sevdiğini seviyor olmam, onu anlamam, onunla aynı potada eriyebilmemin onun için paha biçilmez olduğunu anladım…
Bazen sevemediklerimiz, sevdiklerimizi anlamamızda, aramızdaki kuşak farklılıklarını ortadan kaldırmamızda en büyük yardımcımız olabilmekte… Ve ben bugün artık diyebilirim ki, kendimde babamı görüyorum; tenim kumral, gözlerim yeşil olmazsa da… Mayıs 2013

VAR OLUŞUN GÜCÜ

Av. Feyzi Çelik yazdı…

İnsanın başkası hakkında düşünce oluşturması, değerlendirme yapması, ödül veya cezalandırması daha kolaydır. Hele hele düşünülmeden kabul edilen yöntemler kullanılmışsa bu daha da kolay olur. En büyük yanlış bile görünmez olur, kendi dar çerçevesinin oluşturduğu kendinden menkul meşruiyet alanı içinde bu böyledir. Ancak er geç bu düşünce ve değerlendirmeler yaşamın ve doğanın gerçeği ile karşı karşıya gelir. O zaman, oluşturulan meşruiyet çerçevesi dökülmeye başlar. Yine de gerçeğe ulaşmak kolay değil, çünkü tuzla buz olan çerçeve, gerçekliği bir sis bulutu altında bırakır.

İnsanın kendisi hakkında düşünce oluşturması daha zordur. Her ne kadar insan beynine yüklenmiş kodlar düşünce oluşturmasını kolaylaştırsa da insanın beynindeki karanlık noktalara hükmetmesi mümkün değildir. Aslında, buradaki karanlık noktalar bilinmez değildir. Bilinci bütünleyen bilinçdışı/altıdır. Öylesine orada yapışıp durmuş ki, onun bilincin oluşumundaki etkisini görmemiş olur. O çeşitli şekilde kendini ifade eder, bazen vicdan bazen de merhamet.

Bir insan, kendi bilincinin empatisini yapabilirse beynindeki karanlık noktalarla iç barışını sağlayabilir. Bunu becerebilenler olumlayıcı felsefi düşünüşün basamaklarına çıkmış olurlar.

Bir an için başkası hakkında düşüncelere dalalım. Kendimizi ele aldığımızda, daha doğrusu kendi içimizde oluşturduğumuz olumlu felsefi düşünce ile başkasına dair ödül/ceza verme ehliyetinde olmadığınızı da düşünerek, yargılarımızda daha sağlam olabileceğimizi görebiliriz.

İnsanın en büyük korkularından biri de yanlış anlaşılma korkusudur. Bu korku insanın kendi bilinçdışı etkinliğinden ileri gelir. Çünkü kendi karanlık noktası üzerinde hakimiyet sağlamadığın zaman yanlış anlaşılma korkusundan kendini kurtaramazsın.

İnsan var oluşuna hükmedebilirse, başkasının sahip oluş düşüncesinden kendisini kurtarabilir. Peki, var oluş, sahip oluş gibi fizikötesi bir şekilde gözlemlenebilir mi? Burada psiko-felsefe bize yol gösterebilir. İnsan, kendi özerkliğinin gücünü farkedebilirse sonsuz öz düşüncelerini dile getirek bunu yapabilir. Sahip oluş düşüncesi, bir anlamda irade özerkliğini yok eder. Bir de sahip oluş eyleminde olanı da görünmez bağlarla bağımlı hale getirir. Sahip olduğunu düşünen bir anda sahipli biri haline gelebilir. Kendi öz varlığı ve öz savunmasını esas alan ise var oluşun sonsuz özgürlüğünde kendi gücü oranında esnekliğe de kavuşur. Başkasına sahip olma düşüncesi olmadığından dolayı bağımlı kalma tuzağına da düşmez. Kuşkusuz bunlar kendi başına anlam ifade etmeyebilir, ekonomik, toplumsal ve siyasal faktörleri de dikkate almak lazım.

WhatsApp Image 2019-12-20 at 10.35.07

Soba yakılınca Antep Kalesi

Kış mevsimi bazı kentler için tam bir kabustur. Hava

kirliliği,eksoz dumanı kente bir kara basan gibi çöker. Bu kentlerden biri de Antep’tir.Özellikle yoksul ve dar gelirli yurtaşlarin yaşadığı ve siginmacilarin bulunduğu kale ve çevresi sabolarin yakildigi saatlerde hava kirliliği tehlikeli boyutlara ulaşıyor.

Ben bu yazıyı sizinle paylaştığım saatlerde başka bir arkadaş da aynı konuyu işlemiş sosyal medya hesabından. Yazıma ek olarak paylaşmak istedim.

İşte Can Tuğsuz’un paylaşımı.

Şu fotoğrafa bir bakar mısınız… Burası Nizip caddesi bölgesi. Dün bu fotoğrafı çektiğimde bulutsuz, güneşli (araç trafiğinin yoğun olduğu) bir akşam üzeri idi. Şehrin üzerini örten bu duman, SİS DEĞİL, Gaziantep’in HAVA KİRLİLİĞİ gerçeğidir. İnanın özellikle trafik yoğun caddeler olmak üzere 360 derece her yön bu vaziyette idi.

Bugün Gaziantep Türkiye’nin değil Avrupa’nın havası en kirli 10 şehri içerisinde gösteriliyor. Her ne kadar yetkili makamlar (Ulusal hava kalitesi izleme ağı ve Çevre bakanlığı) yaptıkları ölçümlerde hava kirliliğini ‘kabul edilebilir’ sınırlar içerisinde gösterseler de, hem bu fotoğraf, hem meslek kuruluşları, hem de bu havayı soluyan ciğerlerimiz tam aksini söylüyor. Makine mühendisleri odası, Dünya Sağlık Örgütü ve Temiz Hava Hakkı platformu hava kirliliği değerlerini yüksek buluyor. Bu konu her yıl haber olarak önümüze geliyor.

Yetkili makamların ise ölçümleri ve iddiaları güven vermiyor. Hava kirliliğini engelleme çalışmaları ve projeleri olduğunu duyuyoruz ve takip ediyoruz ancak Suriyeli göçmen sayısının milletten gizlendiği, enflasyon rakamlarının küçültülerek milletin kandırıldığı, Suriyelilere harcanan ekonomik kaynakların ve yardımların milletten saklandığı bir düzende yaşıyoruz. Öyle ki liyakat bitirilmiş, bilimsel gerçeklerden uzaklaşılmış ve iktidar sahiplerinin iradesi ne ise her alanda o söylenir olmuş. Sadece fotoğrafa bakın, pencerenizden dışarıya bakın ve Gaziantep’in ciddi boyutlardaki hava kirliliği sorununu gözlerinizle görün.

Negatif fotoğraflar

Ben fotoğrafçılığa başladığımda analog makineler vardı. Flimli yani. Bu makineların çalışma mantığı, kamera içinde olan görüntüye duyarlı flim, perde açılıp kapandığında filime düşen ışığı kayeder, ortaya negatif denilen görüntü ortaya çıkardı. Bu negatif, analizör denilen bir makinede çok az kırmızı ışıkta yine duyarlı olan fotoğraf kağıdına aktarılır ve ışık yardımıyla elde edilen görüntü fotoğraf olarak kağıtta ölümsüzleşirdi. Bu gün arşivimizde olan siyah beyaz, hatta renkli fotoğrafların çoğu bu dediğim teknikle elde edilirdi. Sonra dijital yöntem keşfedildi. Sayısal fotoğraf dediğimiz bu günkü yöntem de aslında aynı mantıkla işler. Işığa duyarlı ve görüntüyü IMG_8218belleğine kayıt yapan bir mekanizma. Yani fotoğrafın 200 yıllık serüveninin mantığı aslında değişmedi. Araçlar değişti, yöntemler geliştirildi. Hepsi bu…