Güneş Tutulması ve Barış

M.Ö 5 ile 6.yüzyılda yaşayan ve tarihin babası sayılan Heredot’un yazdıklarına göre Kürtlerin atası sayılan Medler ile Lidyalılar arasında  uzun süren bir savaş yaşanır. Savaşın nedenleri belirsiz olsa da sonucu sarsıcı ve ilginçtir.

Bütün Anadolu ve Mezopotamya’ya hakim olan Asur İmparatorluğu M.Ö. 612 yılında, Med ve Babillilerin ortak saldırısına yenik düşer. Med imparatorluğu,  Mezopotamya ve Anadolu’nun  yüksek platoları boyunca, batıya Kızılırmak’a doğru sınırlarını genişletirler ve Yozgat sınırları içinde yer alan Kerkenes Dağı üzerinde Pteria adıyla anılan yeni büyük bir şehir kurarlar. Etrafı sağlam surlarla çevrili olan şehir kısa zamanda önemli bir merkeze döner.

Ancak, bu genişleme yeni savaşların da yaşanmasına neden olur.  Medler ile Lidyalılar arasında anlaşmazlıklar çıkar,  uzayıp giden anlaşmazlıklar ve çarpışmalar yaşanır. Yine Herodot’a göre, “Lidyalılar ve Medler arasında savaş patlak verdi ve beş yıl boyunca çeşitli başarılarla devam etti. Bu süreçte Medler, Lidyalılara karşı birçok zafer kazandılar ve Lidyalılar da Medlere karşı birçok zafer kazandı.  Altıncı yılda ise başka bir çarpışma oldu ve bu sırada, savaş iyice ısınırken, gün aniden geceye dönüştü.”

Sonradan “Güneş Tutulması Savaşı” olarak adlandırılacak bu olay, MÖ 585 yılının 28 Mayıs günü meydana gelir. Güneş tutulması nedeniyle her iki tarafın askerleri korku ile irkilirler ve savaşı durdururlar. Güneş tutulmasını “Tanrılar bizim savaşmamızı istemiyor” diye yorumlayan Medler ve Lidyalılar arasında sükûnet olur ve Kilikyalılar ve Babiller’in arabuluculuğuyla imzalanan barış antlaşması ile savaşa son verilir ve sınırlar tekrar belirlenir. Antlaşma karşılıklı kız alıp verme ile de sağlamlaştırılır. 

Bu olay üzerinden çok zaman geçti. Ne insanlar eski insan, ne de zaman eski zaman. Korkunç bir teknolojik gelişim söz konusu. Doğa olaylarının gizi çözüldükçe insanlar artık daha az korkuya kapılıyor.

Oysa ilkel de olsa, Güneş tutulduğu için Med ve Lidyalılar tarih boyunca konuşulacak bir barışa imza attılar.

Peki şimdi?

Nerde?

Her şey o kadar otoriterleşmiş ki ne Güneş’in kararması, ne de ayın tutulması etki yapabiliyor.

Ne bileyim, belki de kıssadan hisse deyip durmak gerekiyor.

    Hayatım boyunca şiddetten beslenen düşüncelere uzak durdum, Nefsi müdafaa dışında girişilen eylemleri doğru bulmadım ve ölümler üzerinde kurulan siyasetleri az çok eleştirdim. Mümkün oldukça sorunların çözümünde savaş dışı, barışçıl yöntemleri savundum.

Halen de aynı yerdeyim.  Bütün sorunlarda diyalog ve barışı esas alırım. Barışı savunmanın bir vicdan meselesi olduğu, barışın insanlık için hala en büyük değer olduğunu da düşünürüm.   

Bu nedenle insanlığın binlerce yıllık savaş deneyiminden vazgeçip daha barışçıl yöntemler bulmak, denemek zorunda olduğuna inanırım. Yerküre için en büyük tehlike savaş politikalarıdır. İlk çağlardan bu yana durum aynıdır, değişen teknolojik araçlardır. İlk yapılan oktan, bu güne kadar devam eden sürecin mantığı aynıdır. Karşıdakine zarar vermek, yaşam alanlarını ele geçirmek, yok etmek, teslim almak.

Bu sürecin kolay bir süreç olmadığını, tarafları yıprattığını hepimiz biliyoruz. Savaşırken insan başkalaşıp öldürüyor ve aynı zamanda ölüyor.

Bu gün dünyanın önemli yer altı ve yer üstü kaynakları milyonlarca aç insan olduğu halde, savaşların sürmesi için harcanıyor. Devletler, topluluklar, gruplar hatta insanlar bireysel olarak boğazlarından kısıp, silahlanıyor. Önce kendini koruma, sonra saldırmaya dönüşen silahlanma süreci giderek daha kanlı hal aldığında artık önü alınamaz tahribatlar yaratıyor, geride sakatlar ordusu, yoksul kitleler, yaralı ruhlar bırakarak daha korkunç sonuçlara hızla koşuyor.

Savaş sadece cephedekilerine zarar vermiyor, başta toprağa, suya, ağaca, bütün canlılara zarar veriyor. Yakıcı, yıkıcı sonucu dünyayı yaşanılmaz noktaya getiriyor.

İki büyük savaş ve sonrasında süren çatışmalar, sıcak savaşlar, halen var olan anlaşmazlıklar sonucu binlerce, yüzbinlerce insan ölürken, dünya da güzelliklerini bir bir kaybediyor. Mesela sınırlar nedeniyle binlerce dönümlük arazi ekilemiyor, toprak ölüyor, ormanlık alanlar yanıyor, milyonlarca insan güvenli yerlere kaçarak mültecileşiyor. Ya da nükleer ve konvansiyonel silahlar doğaya korkunç zararlar veriyor.

Bu gün savaştan medet umanların varlığı, ortamı gerektiğinde bulandırması yeni bir olay değil. Çok eski çağlardan bu yana yöntem aynı; savaşı kazanmak, emellerine ulaşmak için her türlü hile, yol, yöntem mubah sayılıyor.

Uzayda, doğada yaşanılan olağanüstü değişiklikler kısa süreli de olsa insanlarda korku ve heyecan yaratabilir. Güneş ve ay tutulması ya da gökyüzünün bilinenden daha fazla kızıllaşması, deprem insan psikolojisi üzerinde olumsuz etki bırakabilir.

Ama ne yazık ki ilk çağlarda olduğu gibi “Tanrılar bizim savaşmamızı istemiyor.” duygusu oluşmuyor.

Bu nedenledir ki şimdiki zamanların savaşları hem daha yıkıcı, hem de daha sarsıcı.

Oysa daha masum davranıp, savaşlara ara vermek için bir neden bulmak hiç de zor değil.

Usta yazar Yaşar Kemal’in dediği gibi “Dağlar, insanlar ve hatta ölüm bile yorulduysa, şimdi en güzel şiir, barıştır.”

İnsanlık tarihi, bir anlamda savaşlar tarihidir. Nereyi kazsan, araştırsan işin içinde savaşın izleri çıkıyor. Kötü ama gerçek olan bu. İnsanlar, toplumlar, devletler sorunlarını çözemeyince şiddete, şiddetten öte planlı öldürme eylemine yani savaşa başvuruyor. Tarih boyunca bu gerçeklik hiç değişmemiş. Silahlanma süreçleri de zaten bunu doğruluyor. Dünya genelinde silahlanmaya ayrılan bütçeler korkunç boyutta ulaştığı biliniyor.. Silahlanmaya ayrılan paralarla  dünyadaki bütün açlığı gidermek mümkünken silahlanma tercih edilmesi çok acı verici.

Sonuç olarak Güneş bir kez daha tutulsa, kararsa ve tutulma bittiğinde savaşanlar bütün yeryüzünde ışığa koşsa ve barış için bir neden bulsa diyorum..

Barış için bir neden…

Tıpkı binlerce yıl önce olduğu gibi…

https://www.kulturportali.gov.tr/turkiye/yozgat/kulturatlasi/kerkenes-ve-gunes-tutulmasi-efsanesi

https://tr.wikipedia.org/wiki/Halys_Nehri_Muharebesi

Seyyar ceketçi ve Urfa Çarşıları…

Urfa çarşıları eski zamanları çağrıştıran izlerle doludur. Hanlar, hamamlar, dar sokaklar, taş dükkânlar, kapalı mekânlar. İnsan bu çarşıları gezince bir anda geçmişe, birkaç asır öncesine gittiğini düşünür. Hatta bir film setinde olduğunu zannedebilir. Rengarenk yerel giysiler,  çarşılarında satılan mallar bir bayram ya da festival şenliğini hatırlatır. Gerçi, çarşı pazar geçmişle kıyaslanmayacak kadar değişmiştir. Eski yapıların önemli kısmı yıkılıp, yok edilmiştir ama halen eski zamanların ruhu çarşılarda dolaşır, her köşe başında insanı karşılayan bir tarihi yapı vardır.

Bu çarşılar tahmin edileceği üzere eski kentin kalbindedir.  Balıklıgöl Havzası ve Eski bir Süryani Manastırı olan Ulucami Meydanı arasında kalan bölgede yer alır. Tarihi dokusu artık tümden turizmin hizmetine giren ve hala ayakta kalan sit alanlarında canlı bir hayat vardır. Bu nedenle,  Eski Urfa Evleri ya konuk evine dönüştürülmekte,  ya da butik otel olmakta. Bunca otel, bunca konuk evi potansiyeli ne kadar kaldırır bilmem ama giderek daha çok ticari girişim eski kentin kalbine yerleşiyor. Eski Urfa yerleşiminin büyük kısmı bilinçsizce yeni yollar için yıktırılıp, daha fazla yok olmasına rağmen bütün cazibesini koruduğunu da belirtmek gerekiyor. O eski evler, hanlar, köşk ve kadim yapılar taş ve toprağın kokusunu eski zamanlardan bu güne ulaştırıyor, eski kervanların mola günlerini hatırlatıyor.

Özellikle hafta sonları yakın ve uzak yerleşimlerden gelen ziyaretçiler, çarşı pazarda bir insan kalabalığı oluşmasına neden oluyor. Eski hanlar tıklım tıklım. Bir zamanların eski kervan sığınakları olan hanlar artık çay, kahve içilen yerlere dönüşmüş, dokusuyla turizm hizmetine girmiştir. Buralarda kehribar tesbih  ve esans satanlar, yerel puşi ve öteberi pazarlayan ve en ilginci ikinci el ceket ve palto satan seyyar satıcılara rastlamak mümkündür.

Seyyar satıcılar her yerde karşımıza çıksa da,  Urfa çarşılarında birkaç asırdır elbise satan seyyar satıcıların varlığı kendine has bir fotoğraf yaratır. Çoğunlukla palto, ceket ve benzer giysiler satan seyyar satıcıların sayısı geçmiş yıllara göre azalmış olsa da, halen kent genelinde dört beş kişi zamana ve bütün teknolojik gelişmelere inat, her gün yeni müşteriler bulmak için Urfa çarşılarında turlar. Yaz kış omuzlarında palto ya da ceket, elinde pantolon dolaşan seyyar satıcılar kalabalık insan topluluklarına yanaşır, elindeki elbiseyi pazarlamaya çalışır. Bu satıcılar müşterilerini tanır çoğunlukla.  Bu nedenle turist gruplarından çok, kentin kendi potansiyelini değerlendirir, köy ve çevre yerlerden gelenlere yanaşır. Nadir olarak turistlerle pazarlığa oturulur. Çünkü bilir ki, müşterisi kentin sakinidir.

Birkaç yıl öncesine kadar bu seyyar satıcıların sayısı daha fazlaydı. Bu işi yapan onlarca dükkân vardı.  Barutçu ya da Yahudi Hanı olarak bilinen tarihi mekân sadece bu işe ayrılmıştı. Suriye’den getirilen kaçak palto ve ceket satan dükkânlar özellikle kışın bir hayli yoğun satış yaparlardı. Ama artık Suriye alanı savaş meydanına döndüğü için kaçak giysi dönemi hemen hemen bitti. Var olan üç beş tüccar ise artık çeşit bulamamaktan mustarip…

Aslında kaçak denilen giysiler, özellikle Avrupa’da insani yardım kuruluşları tarafından toplanan elbiseler nakite çevrilmek üzere Suriye, Hindistan gibi ülkelere gönderilir, balya balya elbise ihaleyle tüccarlara satılırdı. İhale yoluyla alınan elbise balyaları Urfa’ya gelir, tasnif edilir, en iyi elbiseler büyük şehirlerde, bir kısmı da Urfa çarşılarında satışa sunulurdu.  Bu gün artık bu tarzda giysi satan dükkânların sayısı az. Bunun yerini seri dikim yapan terziler almış. Ucuz kumaştan dikilen elbiseler çarşı pazarda satışa sunuluyor. Bu gün eskisi gibi kaçak palto ve ceketlere rağbet yok. Artık daha çok beton bloklardan oluşan Yeni Urfa sokak ve caddelerini süsleyen outlet mağazalar var.

Oysa eski çarşılarda attarlar, tütüncüler, isot ve kaçak çay satanlar, kahve kavuran dükkanlar hepsi Urfa’nın otantik yapısını tamamlıyor. Rengarenk kumaş dükkanları, kilim pazarı ve hanlarda menengiç kahvesinin müthiş kokusu ortalığa yayılırken, her türlü baharat dükkanı çarşıyı süslüyor.

Yani Urfa çarşıları biraz Şam, biraz Kudüs’ü andırıyor. Ben değil, Urfa’yı gezmeye gelen, Kudüs ve Şam’ı görenler söylüyor, benzerlikten bahsediyor. Gerek mimari yapısı, giyim kuşamı ve gerekse çarşılarında dükkanların yoğunluğu bu benzerliği pekiştiriyor.

Bunca hareket içinde dikkatimi çeken  başka bir ayrıntı oluyor . Her fırsatta fotoğraf çekmeye, kafa dağıtmaya gittiğim çarşılarda karşılaştığım elbise satan seyyar satıcılar ilginç geliyor bana. Birkaç gün önce yazdan kalma sonbahar günlerinin birinde terziler çarşısında çay içerken gözüme ilişen seyyar ceketçi   kafamda bir anda yığınca sorular oluşmasına neden oluyor. Eski geleneği sürdüren  seyyar satıcının hikayesini dinlemek için çay içmeye davet edince beni kırmayıp oturuyor.

Artık 70 yaşında olan Ali Kılıç, tam 50 yıldır aynı işi yaptığını söylüyor. Her gün ya ikinci el bir takım elbise, ya da bir palto omuzuna alarak çarşı pazar gezip, satmaya çalışıyor. 10 yaşında bir marangoz ustasının yanında çalışan Ali Kılıç, daha sonra seyyar ceket satmaya yönelir. Kendisi köyde oturduğu halde yıllarca bu iş için köyden şehre yürüyerek gelip gitmiş. Artık kentte taşındığı için yolu yayan yürümekten kurtulmuş ama ilerlemiş yaşına rağmen çarşı pazar gezmeye devam ediyor. Gençliğinde Suriye üzerinden gelen kaçak elbiseleri başta İstanbul ve değişik kentlerde satışa sunmuş. İstanbul Tahtakale’de dükkan bile açmış. İkinci el diye gelen kaçak elbiseler için de bazen çok kaliteli palto ve ceketlerin çıktığını da belirten deneyimli satıcı yıllarca bu şekilde hayatını sürdürmüş. Geçmişte  satışlardan para bile biriktirdiğini söyleyen Kılıç “Bu gün işler pek iyi değil. Eskisi gibi satış yok, mal da gelmiyor. Ama yine de az çok  müşteri denk geliyor. “

 Birlikte çay içtiğimiz yılların seyyar satıcısı yeni müşteriler bulmak için çarşıların kalabalığına dalarken, ben ise günün son ışıklarında insan siluetlerinin düştüğü çarşıları fotoğraflamak için arkasından çarşılara dalıyorum.

İniyê Serebî…

Bir çeşmenin anlattıkları…

Çocukluk ve gençlik yıllarımın geçtiği Siverek 1954 yıllarına kadar belediye olduğu halde su dağıtım şebekesine sahip  değilmiş.  Evlerde su dağıtım şebekesi olmayınca, halk su ihtiyacını derelerden, kuyu ve bazı doğal su kaynaklarından karşılarmış. Her köşe başında bir çeşme olmasa da önemli birkaç çeşme ve kuyu kentin hayata tutunmasını, zamana inat bu günlere gelmesini sağlamış.

Siverek’i görenler bilir. İlginç bir imar planına sahip. Kentin tam ortasında Asur/Sümer/Hitit Dönemlerinden kalma bir kale var. Kale diyorum ama aslında bir yerleşim yeri. Hükmedenlerin, asilzade  ve askerlerin kaldığı bir kent devletinin yönetim yeri. Dört kattan oluşuyor. En üste tahmin edileceği üzere yöneticiler oturur, orta katlarda yöneticilerin aileleri, en altta ise asker ve köleler yaşıyormuş.

Kalede kaç kişi yaşamış, ne kadar süre ile buralarda varlığını sürdürmüş konusu biraz karanlık. Bu konuda ilgi ve belge oldukça az. Araştırma yapan, üzerinde çalışan bilim insanı yok gibi. Yerel tarihçiler ve sözlü anlatım geleneğinden kalan bilgilerle bu güne gelinmiş. Çok abartı değilse kalenin  6-7 bin yıllık bir geçmişinin olduğu tahmin ediliyor. Bilimsel veriler Asur ve Sümer Dönemini işaret etse de elde ciddi veriler yok. Olanlar ya yok edilmiş ya da kaybolmuş. Kitabeler, çıkan buluntular maalesef kayıt altına alınmamış.

Yazımın girişinde belirtiğim gibi, kale üç dört kat olunca, yapının su ihtiyacının karşılanması önemli oluyor. Kalenin hemen yanı başında bulunan dere aynı zamanda hendek olarak kullanılmış ve su ihtiyacının bir kısmını karşılamış. Bu gün halk arasında Esmer Çayı Deresi olarak bilinen ve artık üzeri kapatılan, yağmur sularıyla beslenen dere o dönemin önemli su kaynaklarından biridir diye düşünüyorum, başka kaynak ise kentin kuzeyinden bazalt taşlarla yapılan ve adına Sereb verilen su kanallarıyla yer altından getirilen su. Bu su, kentte bulunan birkaç kuyuyu besliyor. Bu kuyulardan biri hala var olan Kanlı Kuyudur. En az 400 yıl bir geçmişe sahip kuyu varlığını sürdürüyor.  Keza Kanlı Kuyu’nun güneyine düşen ve daha alçakta olan iki önemli su kaynağı daha var. Biri kaynak başında imar edilen ve adı bu nedenle Sulu Camii olan mabedin avlunda zeminden birkaç metre derinde olan kaynak , diğeri ise halen ayakta olan İniyê Sereb’i,yani Sereb Çeşmesi. Her ikisi de toprak zeminden birkaç basamak aşağı da imar edilmiş. Yine kalenin kuzey batısına düşen ve halk arasında Kışla Çeşmesi ‘de aynı şekilde zeminden biraz daha derinde inşa edilmiş. Bu su kaynak ve çeşmelerin kalenin imar edilmesiyle alakalı  olarak günümüze ulaştığını söylemek mümkün. Su kaynaklarının kalenin çevresinde olması kalenin dışında da yoğun bir yerleşim olduğunu göstermesi açısından önemli. O dönemin özgün koşulları göz önüne alındığında bu su kaynaklarının hayati olduğu anlaşılıyor.

Bu su kaynakları içinde öne çıkan, halen gizemini koruyan ve halk arasında İniyê Serebi olarak bilinen Sereb Çeşmesi oldukça ilginç bir geçmişe sahip.

Adına şiirler yazılan, stranlar söylenen çeşme kalenin güneyinde yer altında inşa edilmiş. Çeşmenin ne zaman, kimler tarafından yapıldığı bilinmese de yapısının kaleyle birlikte anılıyor olması Hitit Dönemini çağrıştırıyor.  İniyê Sereb’in taşları incelediğinde üç kez  onarım geçirdiği açıkça görülüyor.  Çeşmenin kemerlerinin en alt kısımlarında bazı taşlarda ilginç bir doku var. Kitabe gibi ama çok belirgin değil.. Bu tamamıyla bazalt taşın kendi dokusu da olabilir. Yani araştırmaya muhtaç bir durum var ortada. Bu gün kaderine terk edilen çeşmenin asırlardır aktığı söyleniyor. Yaşlıların kimisi 200 yıllık diyor, kimisi daha eski. Yani elde bir bilgi, belge yok. Her şey sözlü tarihin ürünü. Doğru da olabilir, bir şehir efsanesi de.

Sereb  Çeşmesi’nin suyunun nereden aktığı bilinmemesi çeşmeyi önemli kılıyor.  Yaz kış akan suyun sırrı ise isminde saklı. “Sereb” Zazaca  yer altında, toprak yüzeyine yakın  inşa edilen su kanalı anlamına gelir. Yani boru yerine bazalt taşlardan örülerek oluşturulan kanallara Sereb denilir. Su yolu, kapalı ark anlamında da kullanılır.

Bu nedenle  çeşmenin suyunun sereble kalenin altından geldiği düşünülüyor. Suyun aktığı yol yani sereb  ise kalenin altına doğru ilerliyor ve bilinmezlik içinde kayboluyor. Geçmiş yıllarda Kışla Çeşme’sine yakın bir yerde yol çalışması sırasında kemer ve bazalttan örülen tünellerin çıkması da ilginç. Sanki  birbirinin devamı gibi. .

Bu gün bile aktif olarak akan ve artık çevre evler arasında sıkışan Sereb Çeşmesinin varlığı birkaç meraklının dışında pek bilinmiyor. Oysa bu çeşmenin gizi aynı zamanda kalenin de geçmişini aydınlatabilir. Keza aynı durum Kışla Çeşmesi’nde de söz konusu. O suyun da nereden, nasıl aktığı belli değil. İşi daha da ilginç kılan ise İniyê Sereb ‘e 150 metre yakında bulunan, Hititlerden kalma yer altı hamamı. Çocukluğumda bizzat gördüğüm bu hamamda sürekli akan bir su vardı. Duvarlarında yazıtlar ve aslanlı bir çeşmeyi andıran bazalt taşlar zihnimde hayal  mayal yer alıyor. Yer altı Hamamı 1980 sonrası harabe oldu, kaderine terk edildi ve bir süre sonra betondan bir yapıya dönüştü. Bu gün yeri belli ama artık tarihsel özelliğini kaybetmiş özel bir mülkiyet.

Ayrıca çocukluk yıllarımda bu günkü Sereb Çeşmesi’nin önünde uzanan bahçeler vardı. Bahçeler hem çeşme suyunun, hem de kentin ortasından akan dereden elde edilen suyla sulanırdı. Marul, soğan, maydanoz, ıspanak vb. sebzeler yetiştirilir, kent bostanları kültürü canlı tutulurdu. Zamanla kent nüfusu artınca dere pis suya döndü ve 1974-75 yıllarında üzeri kapatıldı. Marul bahçeleri de bir süre sonra imara açılarak, yerinde beton evler yapıldı.

Yani geçmişin izleri bir bir kayboldu, yıktırıldı, yıkıldı. Kale bir toprak yığınına, Sereb Çeşme çöplüğe döndü. Kale, yer altı hamamı ve yerin bir kaç metre derinliğinde inşa edilen çeşmeler, kuyular Siverek’in altında farklı yapı ve tünellerin olabileceğini işaret ediyor. Bu bir farazi değil, güçlü bir ihtimal. Mevsimsel faktörler, asırlar boyu süren savaş güzergâhı ve güvenlik,  yer altı dünyasını zorunlu kılmış olabilir.

Yıllardır Siverek dışında yaşadığım halde, şehri sık aralıklarla ziyaret ederek havasını teneffüs ediyor, eski sokaklarında geçmişin izlerini görmeye çalışıyorum.  Dokunduğum her taş, yol aldığım her sokak bana başka başka anıları hatırlatıyor.  Bu çerçevede uzun yıllar sonra yeniden İniyê Sereb’ı ziyaret ettim. Yıllar önce ellini yüzünü yıkayan kişiyi aynı yerde yeniden fotoğrafladım. 

Benim için hem hüzün, hem de sevinç nedeni oldu. Çeşmenin kaderine terk edilmesi zoruma gitse de, zamana direnmesi beni sevindirdi. Sereb Çeşme’si mevsimin kurak geçmesine rağmen halen 35 yıl öncesi gibi akıyor.

Bir an çocukluğuma gittim, Sereb Çeşme’nin çevresinin boş olduğu yıllara gittim. Hüzünlendim, taşlarına dokundum, takalarında ışığı aradım.

Ama artık çeşme yorgun ve bitkindi ve sanki birileri beni keşfetsin, çevremde bulunan evleri kamulaştırıp, yıksın ve önümü açsın diye fısıldıyordu kulağıma… 

Behra Wanê ve inci kefali…

Kolaj: Independent Türkçe

Dört etrafı dağlarla çevrili Van Gölü‘nün yüzeyi sabah saatlerinde gümüşümsü bir ışıltıyla kaplanır. Güneş doğmadan göl bir ayna gibidir. 

Pürüzsüz, duru ve hareketsiz. 
 

DSC_6523.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Özellikle bahar mevsiminde gökyüzünün masmavi olduğu günlerde, daha güneş doğmadan her şey o kadar sessiz ve hareketsiz olur ki, insan kendini bambaşka bir dünyada hisseder.

Arada bir oluşan yakamozlar ve az da olsa balıkların su yüzeyindeki hareketleri dışında göl alabildiğince dingindir. 
 

DSC_6524.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bölgede Behra Wanê yani “Van Denizi” adı verilen göl “Van ve Bitlis sınırları içerisinde bulunan Nemrut volkanik dağının çok eski zamanlarda patlaması sonucu, bölgedeki tektonik çöküntü alanının önünün kapanmasıyla oluşmuş bir volkanik set gölüdür.Yüz ölçümü  4713 km kare olup, derinliği yer yer  451 metreyi bulur.” 1 
 

DSC_6553.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yüz ölçümünün devasa olması insanda gerçekten de deniz duygusu yaratır.

Kıyı şeridi, sahil ve alabildiğince uzanan su kütlesi halkın deniz benzetmesini haklı çıkarır.
 

IMG_20210810_193356.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Suyunu boşaltacak bir kanalı olmayan, geniş su kütlesine sahip gölün aynı zamanda sodalı olması, Van Gölü’ne farklı bir özellik katar.
 

IMG_20210810_193305.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sodalı suyundan dolayı biyolojik çeşitlilik endemiktir. Gölde her türlü balık yaşamaz, bir endemik tür olan inci kefali Van Gölü’nün serin sularında yaşar.
 

aa.jpg

Fotoğraf: Tahsin Ceylan/AA

İnci kefali buraya has bir balıktır. Bu nedenle kimi bilim insanı bu balığa Van Balığı adını verir. 2
 

aa5.jpg

Fotoğraf: Tahsin Ceylan/AA

İşte bu nadide balık aynı zamanda Van mutfağına apayrı bir zenginlik de katar.
 

aa4.jpg

Fotoğraf: Tahsin Ceylan/AA

Otlu peynirin yanında, inci kefali Van’a apayrı bir imaj vererek kendinden söz ettirir.
 

incikefali3-800x500.jpg

Fotoğraf: Özkan Bilgin/AA

İnci kefali, gölün genelinde balıkçı teknelerinin ağlarına takılır. Avlanan balıklar, avlanmanın yasak olduğu bahar ve yaz aylarında tüketilmek üzere tuza yatırılır.
 

Necmettin Karaca - AA.jpg

Fotoğraf: Necmettin Karaca/AA

Bozulmasın diye de üzeri yaprakları acı olan bazı bitkilerle ile örtülür. Böylelikle kokması engellenir, bozulmasının önüne geçilir.
 

(5).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yani bir nevi salamura peynir gibi hazırlanan tuzlu balık herhangi bir katkı maddesi kullanılmadan uzun süre saklanır. 

Çarşı pazarda peynirin yanında tuzlu balık satan çok sayıda dükkan görmeniz mümkündür.
 

(4).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yüzlerce balıkçı aile inci kefali avlayarak ve çok eski zamanlardan kalma yöntemlerle tuza basarak bir geçim kaynağı yaratmış.

Otlu peynir kadar popüler olmasa da balık, kentin ekonomisine az da olsa katkı sunuyor.
 

(3).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Son yıllarda üreme mevsiminde tatlı sulara doğru göçünü izlemeye gelen çok sayıda turistten bahsetmek mümkündür.

Ben şahsen çok tuzlu olur diye tadına bakmadım ama kurutulmuş inci kefalinin en az tazesi kadar lezzetli olacağını düşünüyorum.
 

(2).jpg

Fotoğraf: Twitter

Lezzet konusunda bütün Van yanılmış olamaz. Mutlaka çok özel bir tadı vardır.

Bu nedenle Van’ın otlu peynir satan dükkanlarının önünde aynı zamanda tuzlu balık kasalarına rastlarsanız şaşırmayın. İşte o kasalarda tuzlanmış balık var.
 

aa6.jpg

Fotoğraf: AA

Van Gölü’nün soğuk sodalı sularında yaşayan, her yıl nisan ve temmuz aylarında göl çevresindeki tatlı sulara akın eden, akıntıya karşı yüzen, yer yer uçan, yumurtalarını dağlardan akan serin sulara bırakan ama bilinçsiz avlanma ve gölün kirlenmesi balık popülasyonunu tehlikeye atıyor, neslinin tükenme ihtimalini doğuruyor. 
 

FB_IMG_1610310766802.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bizlere her yıl bir görsel şölen sunan ve ağızlarda tuzlu da olsa leziz bir tat bırakan Van balığı için sanırım daha temiz bir göl ve bilinçli bir avlanma gerekiyor.

Kaynaklar:

1.  Wikipedia
2.  Prof. Dr. Gökhan Oto

Mem û Zin ve Romeo Juliyet

Kolaj: Independent Türkçe

Mezopotamya‘da yaşayıp, Memê Alan (Mem û Zin) destanını bilmeyen yoktur diye düşünüyorum. Şu ya da bu şekilde duymuş, okumuştur.

Başta Cizre ve Serhat olmak üzere, Orta Toroslardan Zagros Dağları’na, Karacadağ’dan Bin Xette1, Van Gölü’nden Ağrı’ya, Mahabad’a, Revanduz’a, Amediye’ye kadar yediden yetmişe çoğu insan bilir.

Ortadoğu’nun çöllerine, Karadeniz yaylalarına, Ege’nin zeytin kokan dağlarına, Akdeniz’in tuzlu sularına, Endülüs kıyılarına kadar Mem û Zin az da olsa bilinir, anlatılır.  

Asırlar önce yaşanan bir aşk hikâyesinin halen dile gelmesi, zamana inat yaşaması ilginçtir.

Artık şimdiki zamanlarda insanların hayatlarında aşka yer olduğunu söylemek çok zor.  

Sevginin giderek maddi temellere bürünmesinin insan ilişkilerinde büyük bir yara açtığı görülüyor.

Oysa zamanın eskiyen sayfalarında aşkın büyülü dünyası Mem û Zin gibi destanlarla dile gelirdi.
 

Mem û Zin.jpg

Mem ile Zin temsili

Mem ile Zin‘in destansı aşkları, birbirlerine ölümüne bağlılıkları ve o dönemin ruhunu en iyi şekilde anlatması eseri tartışmasız benzersiz kılıyor.

Bu nedenle, benim gözümde bir klasik olan Mem û Zin, dünya edebiyatında aşk teması işlendiğinde Romeo ve Juliet ile birlikte anılır.

Her iki destanın yaşandığı coğrafya farklı da olsa aşkın dramatik acısında ortaklaştıkları açıktır.

Her iki destan da aşkın efsunlu halini işlemiş, dönemin sosyal hayatı, idari yapısı ve kültürel yaşamı dile getirilmiştir. 

DAHA FAZLA OKU

Mem û Zin, Cizre Botan dolaylarında 14’üncü yüzyıl ortalarında yaşanmış gerçek bir olaydan esinlenerek, 17’nci yüzyılda Ahmedê Xanî tarafından Kürtçe olarak kaleme alınmıştır.

Romeo ve Juliet ise, William Sheakespeare tarafından İngiliz şair Arthur Brooke’in, 1562’de yayımlanan Romeus ve Julietin Trajik Öyküsü adlı uzun şiiri kaynak alınarak, 1591-96 yılları arasında oyunlaştırılarak yazılmıştır.

Sheakespeare, hikâyeye eklediği pek çok yardımcı karakterle oyunu geliştirmiş; konunun işlenişi ve üslubu ile özgün bir eser hâline getirmiştir. 2

Bu iki aşk destanı arasında benzerlik kurmaktan ziyade, eserlerin zamanı aşan bir üslupla yazılması, dünya edebiyatına mal olması dikkate alınması gereken bir olgudur.

Tıpkı, Leyla Mecnun, Kerem ile Aslı, Siyabend û Xecê gibi klasik destanlar gibidir. Ama Mem û ZinKürt destanları arasından bir başyapıt olma rolünü yakalamıştır.

Keza aşkın efsunlu acısını dile getiren Mem û Zin destanı, Kürtler arasında Memê Alan destanı olarak 600 yıldır biliniyor.
 

Mem û Zin Türbesi.jpg

Mem û Zin Türbesi

Halk arasında konuşulan, dilden dile dolaşan, dengbejlerin sesinde hayat bulan destan, 17’nci yüzyılda Ahmedê Xanî tarafından, Kürtçenin Kurmanci lehçesinde yazılarak ölümsüz bir eser haline gelmiştir.

Eserin Kürtçe yazılması, Kürt dilinin edebiyat dili olması açısından da önemliydi.

Ahmedê Xani bu eseriyle, asırlar sonrasına Kürt dili açısından önemli bir miras bırakmıştır.

Destan, bir aşk öyküsüdür ama anlatılanlar aynı zamanda o dönemin sosyopolitik tasviridir.

O dönemin idari yapısı, yaşanılan adaletsizlikler ve Kürt kültürü en yalın haliyle ortaya konulmuştur.
 

(2).jpg

Newroz geleneği, Mirlik kültürü eserin satırları arasında tarihe not olarak düşen önemli bilgilerdir.

Ahmedê Xanî’nin, 2 bin 650 beyitten oluşan şiirsel mesnevisi Mem û Zin, 20’yi aşkın dile çevrilerek dünya edebiyatındaki yerini almış olsa da, eserin gereken ilgiyi bulduğunu söyleyemeyiz.

Destan kimi zaman yasaklanmış, kimi zaman zararlı yayın arasına alınarak gözden düşürülmeye çalışılmıştır.

Oysa yazıldığı dönem dikkate alındığında oldukça zengin bir kelime hazinesine sahip olduğu açıktır.

O dönemin yazar ve şairleri Farsça, Arapça ve Osmanlıca yazmayı daha uygun görürken, Ahmedê Xani Kürtçe yazarak Kürt dili ve toplumu açısından yeni bir perde açmıştır.

Kürtlerin binlerce yıllık sözlü kültürünün önemli bir destanını Kürtçe yazılı hale getirerek önemli bir kaynağın ortaya çıkmasını sağlamıştır. 
 

(1).jpg

Ahmedê Xanî’nin eserlerinin tümü el yazma metinlerdir. Bu metinlerin asılları bir arada olmasa da bazı kütüphane ve müzelerde bulundukları biliniyor.

Mem û Zin‘in bilinen en eski nüshası, Bağdat El Yazması Eserler Müzesi’nde bulunmaktadır.

Osmanlı döneminde Ahmedê Xanî’nin eserlerinin basılıp basılmadığı konusu biraz karanlıktır.

Eldeki bilgilere göre Mem û Zin, ilk defa 1919 yılında Müküslü Hamza tarafından aslına bağlı kalınarak Arap alfabesiyle İstanbul’da basıldı.

Yine 1958 yılında Şam’da Arap alfabesiyle, 1962 yılında ise Moskova’da Latin harfleriyle basılan kitap okuyucusuyla buluştu.
 

Ehmede Xani - Mem Ü Zin.jpg

1968 yılına gelindiğinde ise yazar, çevirmen Mehmet Emin Bozarslan, eseri aynı kitapta bir sayfası Kürtçe, bir sayfası Türkçe olarak İstanbul’da yayına hazırladı ve kitap bir süre sonra soruşturuldu.

Uzun süre Mem û Zin ve Ahmedê Xanî üzerinde çalışan yazarlar olsa da kamuoyuna pek yansımadı.

Mem û Zin ile ilgili çalışmalar uzun süre uykuya yatar gibi görünür.

Sonra Hüseyin Şemerhî adlı yazar, Bağdat’ta bulunan nüshalarına bağlı kalarak Mem û Zin‘i yayına hazırladı, 2009 yılında Nubihar Yayınları’nca İstanbul’da kitap olarak basıldı.
 

Mem û Zin.jpg

Bir yıl sonra yani 2010 yılında ise, Mem û Zin serüveni yeni bir aşamaya gelir.

Türkiye Cumhuriyeti Kültür Bakanlığı, Mehmet Emin Bozarslan’ın kitabını esas aldığı Mem û Zin‘in Kürtçe baskısını yaparak, süreci yeni bir evreye taşır.

Birçok eleştiri ve övgü alan Kültür Bakanlığının yayını hiç kuşku yok ki önemlidir.

Yok sayılan bir dilde bakanlığın kitap basması kayda değer bir girişimdir ama kitabın aslına uygunluğu tartışmalıdır.

Ayrıca, bakanlığın Kürtçe eserler yayımlamasının devamının gelmemesi de ayrı bir paradokstur. 3 
 

Mem û Zin -k.JPG

Kürtçe diline hâkim olan merhum Prof. Kadri Yıldırım, Kültür Bakanlığı’nca yazılan kitabı inceleyerek konu hakkında 2011 yılında bir çalışma yayınlar ve eleştirel bakış açısını ortaya koyar.

Kültür Bakanlığı, 2010 yılının sonlarına doğru Ehmedê Xanî’nin Kürtlerin elkitabı konumundaki ünlü eseri Mem û Zîn’in elyazması, transkripsiyon ve Türkçe çevirisini bir arada yayımladı. Şüphesiz devletin bir bakanlığının klasik Kürt edebiyatının başyapıtlarından birini çevirtmesi ve böylece şimdiye kadar inkâr ve asimilasyon yoluyla hayat hakkı tanınmayan Kürt dilinin resmi bir çeviriyle yeni bir mecraya girmesi önemli bir adımdı.

Ancak kitabı eline alıp inceleyen bir okur, önsözünden başlayıp çevirisine kadar birçok tuhaflıkla, çeviri hataları ve ciddi yanlışlarla karşılaşır. Zira söz konusu eserin çevirisi büyük ölçüde, 60’ların sonlarında Mehmed Emin Bozarslan tarafından yapılan ve sansür edilmesine rağmen yasaklanan çevirinin üzerine kurulmuş.

Üstelik bu da yetmemiş, tek bir Kürtçe cümle kuramayan ‘çevirmen’, kendisiyle yapılan söyleşilerde, en yapılmaması gereken şeyi yaparak, Ehmedê Xanî üzerinden Kürt dilini küçümsemeye çalışmıştır. Başka bir Kürt klasiğinin başka bir resmi kurum eliyle aynı akıbete uğramaması, bu kitabın yazılışının başlıca amaçlarındandır. 4


Ben, Mem u Zin destanını çocukluğumda anlatılanlardan hatırlıyorum. Çok sonraları artık üniversiteyi bitirdikten sonra bize anlatılan destanın kitabını görünce, kaleme alan kişinin Ahmedê Xanî olduğunu öğrenecektim.
 

Wikipedia.jpg

Görsel: Wikipedia

Aradan 600 yıl geçmesine rağmen bir söylencenin hem yazılı, hem de sözlü olarak yaşaması, anlatılması, yazılması önemlidir.

Hem edebiyat dünyası açısından, hem de dil bilim açısından ele alınması gereken önemli bir olgudur. Bu eser,

Kürtçenin edebiyat ve sanat dili olduğunu ortaya koyuyor. Ahmedê Xanî bunu 300 yıl önce düşünmüş, eserlerini bu çerçevede yazmıştır.

Bu açıdan Kürtçe hem edebiyat, hem siyaset, hem de pazar dilidir. Ne eksiktir, ne fazladır. Bütün diller gibi kendine has bir yeterliliktedir.

Ahmedê Xanî’nin ölümsüz eseri Mem û Zin de bunun açık ispatıdır.

Kaynaklar:

1.  Suriye’nin Kuzeyi 
2.  Wikipedia 
3.  İslam Ansiklopedisi, Münif Yüksel Rudav, 
4.  Kadri Yıldırım Kültür Bakanlığınca yayınlanan Mem u Zin’e eleştirel bir bakış. Avesta Yayınları…

Yoksul Kentlerin zengin tarihi: Dara

Kolaj: Independent Türkçe

Mardin sınırları içinde yer alan Dara Antik Kenti asırlardır bütün gizemiyle Mezopotamya’nın ortasında varlığını sürdürüyor.

Hem toprak yüzeyinde hem de yerin altında müthiş kalıntılar barındıran Dara’yı en son 2010 yılında ziyaret etmiştim.  

O günden bu güne çok şey değişti. Zaman hızlıca aktı, yeni bulgular ortaya çıktı. Dara biraz daha bilinir oldu, gizemli tarihi az da olsa aralandı. Basından takip ettiğim kadarıyla geçmişi, kalıntılara göre 5 bin yıl geriye uzanıyor.
 

2010 (1).JPG

Dara Antik Kenti, 2010 / Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Geçen hafta sonu Dara kalıntılarına vardığımda güneş yakıcılığını kaybetmiş, fotoğraf için hoş bir ışık oluşmuştu.

Kentin yekpare kayalara oyulmuş mağaralardan oluşmasının yanında sonradan inşa edilen su sarnıçları, köprü ve kale geçmişin izlerini günümüze taşıyor.
 

IMG_0239.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Özellikle, beyaz kireç taşlara oyulan bölüm insanı geçmişe götürüyor, ilk çağların izinde kaybolup gidiyor.

Güneş, akşamüzeri binlerce yıllık kenti altın sarısına boyuyor, gölgeler karanlık tünelleri daha bir karartarak geçmişin ürkütücü tablosunu ortaya çıkarıyor.
 

IMG_0273.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Dara Antik Kenti, sanırım taşın işleme tarihine denk gelen bir yerleşim yeri. Hem kent hem mezarlık hem de olağanüstü bir sığınma alanı.

Sadece bir bölümden oluşmuyor. Taş ocağı olarak bilinen birçok alan kentin genelini oluşturuyor. Köyün inşa edildiği yer de antik alana dahil.
 

IMG_0337.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Evlerin çoğu devasa taş duvarlar üzerinde inşa edilmiş. Bugün bile birçok evin bodrumunda mağara ve sığınaklar var.

Zaten bugün su sarnıcı ya da zindan olarak bilinen bölümleri de bir köylünün, ahırını büyütme ihtiyacından tesadüfen ortaya çıkmış.
 

IMG_0319.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kenti kuş bakışı gören bir damın çatısına çıkıp deklanşöre bastığımda oldukça geniş bir alanda kalıntıların varlığı gözüme çarpıyor.

“Mezopotamya’nın Efes’i” denilse de burası gerçekten daha büyük bir eski zaman kenti. Bir iki yeni yapı olmasa insan kendini zaman tünelinde zannedebilir.  
 

IMG_20220924_170000.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sarımtırak taşları ve asırlar öncesi dönemden kalan yapılar insanı hem büyülüyor, hem de şaşırtıyor. İnsan antik alanda gezdiğinde giderek bir olağanüstülük seziyor.

Kayalara oyulan onlarca oda, mabet ve kaya mezarları Mezopotamya’nın tanıdık kültürünü çağrıştırırken, araştırmacılar buranın tarih boyunca önemli bir ticaret merkezi olduğunu belirtiyor.
 

DSC_5842.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Aslında sadece bir ticaret merkezi de değil. Büyük İskender için ileri bir garnizon, Pers Kralı Darius için zapt edilecek zengin bir kent.

Tarihçiler geçmişte burada yaşayan halkla pek ilgilenmemiş. Daha çok Büyük İskender ve Pers Kralı Darius’la ilgilenmişler. Dara adını da Darius’tan aldığını yazmışlar.
 

2010 (2).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Dara isminin kökeni hakkında bilgi veren Evagrius, Malalas, Agapius ve Abu’l Farac gibi Antik ve Orta Çağ tarihçilerinin aktarımlarına göre; Pers Kralı III. Darius’un (MÖ 336-330) Büyük İskender’e (MÖ 336-323) karşı yaptığı savaşta öldüğü yerin, sonrasında Dara olarak adlandırıldığı ve Dara isminin kökeninin buraya dayandığı varsayılıyor. Dara isminin kökeni hakkında 13’üncü yüzyıl Süryani tarihçisi Abu’l Farac (Bar Hebraeus) şu şekilde bahsediyor: 

Hellen Kralı Büyük İskender ile Pers Kralı Darius burada savaşmış ve Darius burada ölmüştür. Bu nedenle de buranın ismi Dara’dır. 
 

2010 (3).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Tarihsel süreçte yazılan çizilen bilgilere rağmen, buranın daha eski çağlardan kalan bir kent olduğu izlenimi edindiğimi belirtmek istiyorum.

Nedenini açıklayamıyorum ama burada çok daha eski bir tarihsel serüven yaşanmış diye düşünüyorum.

Uzun süredir Mezopotamya’nın yekpare kayalara oyulmuş kentlerinde zaman zaman fotoğraf çeken birisi olarak, buna benzer alanların sanılanlardan daha eski olabileceği hissi var bende.
 

2010 (5).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş​​​​​

Adıyaman Pirin, Harran Soğmatar, Urfa merkezde bulunan Kızılkoyun Nekropolü, yine Urfa Nemrut Tahtı olarak bilinen antik alanda bulunan Cudi Antik Kenti ile Dara birbirlerine az da olsa benziyorlar.

Bu nedenle bir uygarlık halkaları olma ihtimalleri yüksek. Hatta adını anmadığım birçok Mezopotamya kentinde bunlara benzer alanlar söz konusu.
 

DSC_5840.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sular altında kalan Hasankeyf ve Eğil Antik Alanları, Suruç ilçe sınırlarında görülen Sarı Mağara, Nizip kırsalında var olan Kaya Mezarları ve Antep Şehitkamil ilçe sınırları içinde yer alan Dülük Antik Alanı, Dara Antik Kentiyle benzerlik gösteriyor.

Aynı zaman diliminden bahsetmiyorum, bir kültürel damardan, etnik ya da dini bir güçten benzerlik oluştuğunu tahmin ediyorum.

Bu benzetmeler Dara Antik Kenti’nin önemsiz ve sıradan olduğu anlamına gelmiyor. Tam tersine, Dara kendine has yapısı ve çevresinde inşa edilen önemli yapılarıyla diğer alanlardan ayrılıyor.

Daha görkemli, daha büyük ve işlevsel bir alan olduğunu ortaya koyuyor.
 

IMG_20220924_161848.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Mezopotamya Harabeleri de denilen alanda 1986 yılında kazılara başlanılmış. Kazıldıkça yeni kalıntılar, yeni bulgular gün yüzüne çıkmış. Bilim çevrelerini heyecanlandıran buluntular çıkarılmış.

Bugün yekpare kayalara oyulan onlarca yapı ile oldukça fazla dikkat çekilen yerlerden biri. Özellikle antik kazı alanın içinde yer alan Nekropol bütün dikkatleri üzerine çekmeye yetiyor.

Kocaman bir toplu mezarın yer aldığı koca mağara bölümlere ayrılarak bir anıt mezara dönüşmüş. 
 

IMG_20220924_164745.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Anlatılanlara göre buradaki Nekropol, Roma ve Persler arasında geçen savaşta ölen Roma askerlerinin kemiklerinin gömüldüğü devasa toplu bir mezar.

Alan daha önce toprakla kaplıyken, artık kazılıp temizlenmiş ve onlarca insan kemiği Nekropol zeminindeki mezar açığa çıkarılıp, ziyarete açılmış.

Bu alan sanırım herkesin dikkatini çekiyor. İnsan içeriye girdiğinde yüzlerce yıllık is tabakası duvarlarda siyah ve ürkütücü bir manzara oluşturuyor.
 

2010 (4).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Zemin de ise ışıklandırılan mezarlar var. İç içe, üst üste olan onlarca insan kemiği, kafatası hemen belli olmasa da içerdeki ışığa göz alıştığında hemen fark ediyor.

Hangi amaçla yapıldığını tam anlamasam da yeniden diriliş için kemiklerin buraya taşındığı biliniyor.
 

IMG_0242.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yüzlerce Roma askerinin gömüldüğü toplu mezarda gezerken, savaşın korkunç yüzü asırlar öncesinden beliriyor.

Bir an içimin daraldığını, onlarca insanın bedenlerine bastığımı düşündüm. Nekropol havalandırma bacası çok ilginç.

Tamamıyla kayanın oyulmasıyla oluşan bacanın tam olarak hangi nedenle yapıldığını bilmesem de bana Krematoryum fırınlarını hatırlattı.
 

Nekropol 2010 (3).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Artık daha fazla içeride kalmamak için cam bölmeler üzerinden dikkatlice yürüyerek dışarı çıktığımda güneş daha bir kızıllaşmış, Dara altın sarısına boyanmıştı.

Gün akşama varmak üzereyken, hızlıca su sarnıçlarına ve daha sonra zindan denilen yer altı yapılarda geçmişin atmosferini teneffüs ettim.
 

Nekropol 2010 (2).JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Zindan olarak bilinen yapının üzerinde ise günümüz insanın derme çatma düşüncesinin ürünü ev bir zıtlık abidesi olarak duruyordu.

Bir de içerdeyken elektrik kesintisin yaşanmasından dolayı gerçek zindan atmosferi oluşuyor, sarnıçlar ışıksız kaldığında zindandan farkı kalmıyordu…

Yıllar önce bu zindan kapısında bir kız çocuğunu fotoğraflamıştım, bu kez aynı kız olmasa da benzer bir çocuk zifiri karanlıkta objektifime poz vererek geçmişle gelecek arasında köprü olmayı sürdürdü… 

1. Wikipedia: https://m.bianet.org/bianet/diger/264309-mardin-den-yukselen-medeniyet-dara-antik-kenti 

DİNLER, DİLLER VE MARDİN

Kolaj: Independent Türkçe

Eski Mardin, Mezopotamya ovasını gören hâkim bir tepenin eteğinde kurulmuş kadim bir kent olup, yüzlerce yıllık tarihe sahip, çok kültürlü yapılardan beslenerek günümüze ulaşan nadir şehirlerden biri.

Mardin‘in mimari yapısı, inşa edildiği yükselti ve kentin sosyal dokusu en az tarihi kadar dikkat çekici.

Mistik yapısı insanı sarsar, eski zamanlara yolculuk yapmasına neden olur. Birçok yerde görmeyi hayal bile etmediğimiz kültürler burada bir arada yaşar, eski zamanların enerjisini bugüne taşır.
 

DSCF0087.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Mardin’in sırtı Kürtlere dayanır, yüzü Arami topluluklara bakar. Günümüzde eski dünyanın mistik yapısını koruyan, Süryani kültürünü yansıtan, yaşatan kadim yerleşimlerden birisi olarak varlığını sürdürür.

Süryani kültürü deyince, kentte Müslümanlık zayıf anlamı çıkartılmasın. Müslümanlık, zaten baskın ve egemen din. İzlerini, yaşam biçimini her yerde görmek mümkün. 
 

IMG_0125.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Süryaniler ise azınlık, öteden beri ötekileştirilmiş, kıyımdan geçirilmiş bir dini grup. Yüzlerce yıldır Mardin ve çevresinde yaşamlarını sürdürmeye çalışan Arami bir halk.  

Tarihte Süryanilerin yoğun yaşadığı bir çok ilde nüfus azalırken hata tünden yok olurken, Mardin ve Midyat’ta Süryani cemaatinin varlığını sürdürmesi önemli.

Hem dinler açısından önemlidir, hem de kültürler açısından gerekli. Gerçi Süryani gençlerin büyük kısmı Avrupa’ya gitmek istedikleri görülüyor.

Gençler dışında kalan orta yaş ve yaşlılar ise doğdukları topraklardan kopmak istemiyorlar. Onlar Mezopotamya’nın kadim kültürlerinin atmosferinde hayatlarını sürdürmekten yanalar.
 

IMG_0052.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Eski Mardin hem tarihsel doku, hem de yaşayan kültürel miras açısında tam bir açık hava müzesi gibidir.

Her adımda bambaşka bir sürprizle karşılaşmak mümkün. Sokaklarını kaç kez gezerseniz gezin her seferinde keşfedecek bir taş, dinleyeceğiniz bir melodi, göreceğiniz bir eser vardır.

Hem insan kalabalığı, hem de sokakların tarihi dokusu ortamı geçmişe götürür, kültürler arasında bir gezintiye çıkarır.

Kâh kilise kapısı, kâh cami avlusu ya da Kasımiye Medresesi mistik bir atmosferde iç içe yar alır.
 

2.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kent dik yamaçlarda inşa edildiği için trafik biraz sıkıntılı. Yıllar önce açılan eski cadde dışında kentin güneyinde açılan yol biraz kent trafiğini rahatlatsa da trafik halen ciddi bir sorun.  

Kent merkezi adımlamak ve belki dibek kahvesinden yudumlamak için Savur Kapısı’ndan girdiğimde ilk karşılaştığım esnaf gönüllü rehberim oluyor.
 

1.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Dağın dibinden kaynayan suyun Bab-ı Sor suyu olduğunu, bu suyun kente taşınması için yüzlerce basamaktan oluşan bir tünelin işçiler tarafından yıllar önce yapıldığını, son zamanlara kadar tünelin açık olduğunu ancak 1990 yıllarında yaşanan faili meçhul cinayetler nedeniyle tünelin girişinin duvar ustası olan babası tarafından taşlarla örüldüğünü söylüyor.  

Ve hemen çeşmenin karşı tarafında bulunan taş evin güneşe tapanlara ait eski bir mabet olduğunu söyleyerek, güneş motifli evi gösteriyor.

Kapının hemen girişinde taşa işlenen güneş figürü, duvarlarında tarihin yorgun izleri, köşesinde kıyısında günümüz tahribatları göze çarpan ev kapalı, evi dışardan inceliyor, güneşin binlerce yıllık kutsiyetini taşlara nakşeden ustaları yad ederek yokuşu tırmanmaya, kentin olağanüstü taş evlerinin arasından yılan gibi kıvrılan sokaklarına dalıyorum. 
 

IMG_0410.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Her sokağı, her yapısı ayrı bir hikaye, ayrı bir dünya. Sırt sırta, yan yana ve iç içe Mardin Taşından inşa edilen yapılar, kadim kültürlerin izlerini günümüze taşıyan ibareler barındırıyorlar.

Kapılarında bulunan demir tokmaklar, taş duvarlarda bulunan kilit taşlar ve hemen hemen her evin girişinde bulunan kitabeler geçmişten haber veriyor. 

Mardin’i Mardin yapan sokaklardan ilerlerken yer yer kabartılar çıkıyor karşıma. Asırlar önce inşa edilen bu yapılar Mardin’i birçok ilden ayırt ederek, kente apayrı bir hava katıyor.
 

IMG_0454.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bugün eski Mardin dediğimiz kent, tamamıyla geçmiş zaman dünyasının günümüzde yaşayan prototipidir.

Yapıları, sokak ve mabetleri yıllar içinde zarar görse ve turizm objesi olsa da eski dünyanın mistik atmosferi ve mimari yapısını günümüze kadar ulaşmış olduğunu belirtmek gerekiyor.

Kırsal da ise durum biraz daha farklı ve karışık. Süryani köyler giderek daha çok ıssızlaşıyor, Kürt nüfus kentlere yerleşiyor, büyükşehirlere taşınıyor.

Bu nedenle köyler şu ya da bu nedenle giderek nüfuslarını kaybediyor. Tek tük köylere geri dönüş olsa da kırsal nüfus eski yoğunluğunu kaybediyor. 
 

IMG_0415.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Mardin medeniyetler kenti, dinler ve diller yurdu diye tanımlanıyor. Öyledir de… Reklam afişlerinde, tanıtım panolarında çok dilli, çok kültürlü yapısına vurgular yapılıyor.

Kentin harcını oluşturan bu diller, bu kültür ve dinler hayatın içinde her zaman varlar. Sokağın dili Kürtçe, Arapça ve Süryanice iken, Türkçe hem resmi işlerin, hem de ticaretin dili olarak göze çarpıyor. 
 

IMG_0437.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kentin siyasal karnesine gelince durum anlatılanlara tam tezatlık teşkil ediyor. Hükümet medeniyetler kentinin yönetimini kendisi belirliyor.

Demokratik yollardan seçilen HDP’lileri sakıncalı bularak kayyım atıyor ve kenti bu şekilde yönetiyor.

Bu durum artık kanıksansa da esnaf  “Madem kayyum atanacaktı, seçime ne gerek vardı. Seçimsiz de atanabilir. Sandığa ne gerek var” diyor. 
 

IMG_0464.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Mardin’de cuma günleri bütün kiliseler kapılarını ziyaretçilere kapatır. Çok zorunlu olmadıkça ziyaretçi kabul etmez. Müslümanlar cumaya giderken, kiliseler sessizdir. Pazar günü ise belli başlı bir iki kilisede ayin düzenlenir. 

Mardin’in dar sokakları ve taş işçiliğinin olağanüstü güzelliği insanda hayranlık uyandırırken, sokaklarında Şahmaran efsanesinin kadimliği, Kürtçe, Arapça ve Süryanice ağıt ve klamların melodisi birbirine karışır, iç içe geçer, birbirini tamamlar.
 

IMG_0411.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Eski Mardin, eski dünyanın mimari örneklerini günümüze taşıması açısından da oldukça önemli bir kenttir. Dar sokakları yerli yabancı turist kaynıyor dersem abartı gelebilir.

Gerçekten çok uzak diyarlardan Mardin’i görmeye gelen çok sayıda insan var. Bu kent için turizm ekonominin motoru haline gelmiş. 

Ama velakin bir sorun var. 

Kentin zengin tarihi dokusuna rağmen yoksulluk belirgin bir şekilde varlığını sürdürüyor.
 

IMG_0446.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Oldukça ciddi turizm hareketliliğine ev sahipliği yapsa da Mardin’den her yıl binlerce mevsimlik tarım işçisi başka kentlere, uzak yerlere çalışmaya gidiyor.  

Yani kentin zenginliğinden payını alamıyor, yoksulluk zincirini kıramıyor.

Oysa üzerinde yaşadığı coğrafyanın köklü bir geçmişi ve 12 bin yıllık tarım kültürü, benzersiz tarihi dokusu var.

Buna rağmen halkım hala mevsimlik tarım işçisi olarak göç yollarında ömür çürütmesi hiç de adil değil.

Yapılan kazılar, araştırmalar 7-8 bin yıl önce Mardin ve çevresinde zeytin, incir ve önemli ölçüde üzüm yetiştirildiğini gösteriyor. Keza buğday, arpa, mercimek asırlardır bölgenin zenginlik kaynağı.
 

IMG_0441.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Geçmişte hem tarımsal, hem de sosyal yaşamda devrim yaratanlar, günümüz insanına müthiş bir miras bırakmış.

Buğday 10 bin yıldır yetiştiriliyor, üzüm, incir ve zeytin keza geçmişi çok eskiye dayanıyor. Belki 8 bin yıldan fazladır Mezopotamya’da zeytinden yağ çıkartılıyor.

Peki, bunca tarihi dokuya ve antik tarımsal kültüre rağmen neden hala Mezopotamya aç, yoksul ve yoksunlukla anılıyor?

Bir yerde bir şeyler yanlış gitmiyor mu?

Alın size bir soru…

Mezopotamya Kapısı

Kolaj: Independent Türkçe

Fırat’ın incisi olarak bilinen Birecik bir kıyı kentidir. Halk arasında adı Bîraçuk‘tur.

Bir kumsalı olmasa da geçmişte tekne ve sal yapılan tersaneleri ile Ortadoğu’da taşımacılığın önemli bir limanı olduğu da biliniyor.

Bugün eski yerleşim alanı, dar sokakları ve tarihi dokusu bir masal dünyasını andırıyor.

Tek sorun günümüz teknolojisi ve insan eliyle yok edilen tarihi yapıları.
 

IMG_6119.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Birecik aynı zamanda, Mezopotamya‘nın dünyaya açılan kapısı olarak da bilinir.

Birçok gezgin, Birecik’i “Doğu ile Batı’nın birleştiği nokta” diye tanımlar.

Gerçekten de öyle. Fırat sadece akıntısıyla değil, Birecik coğrafyasını ikiye bölmesiyle de dikkatleri üzerine çeker.
 

IMG_6142.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Doğu’da kireç taşından oluşan tepeler göze çarparken, kentin batısında yani Fırat’ın öte yakasında daha düz bir coğrafik alan olduğu görülür.

1956 yılına kadar Fırat üzerinde ulaşım kelek, kayık ve sallarla yapılıyordu.

O dönem Menderes Hükümeti, Fırat üzerinde köprü yapma kararı alarak Birecik’in sihirli dünyasına dokunur ve iki yakayı beton bir köprü ile birleştirdi.

Ne oluyorsa ondan sonra oldu zaten.

Önce sal, kayık ve küçük tekne sahipleri bir bir ortalıktan çekildi sonra kentleşme diye beton yapılar belirdi ve Birecik masalımsı dünyasını köprü ile birlikte büyük oranda kaybetti.
 

IMG_6161.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Beyaz lahit evler yıkılıyor, yerine güya daha modern betondan, briketten evler inşa edildi. 

Ama buna rağmen Birecik, eski ruhunu korumak için büyük bir direnç sağlıyor.

Engebeli arazisi daha fazla betonlaşmaya ciddi bir engel olunca, yeni ve birazcık düz alanlarda beton bloklar yükseliyor.

Böylelikle dar sokaklar, lahit yapılı evler ve kentin surları kısmen de olsa kurtuluyor.
 

IMG_6230.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kurtuluyor ama bu kez bir koruma planı olmadığı için kentin eski yapıları kaderiyle baş başa kalıyor ve bazıları bakımsızlıktan yıkılıyor.

Bu yıkımda, asırlara meydan okuyan ve Alamut Kalesi’ni çağrıştıran Kalesi de nasibini alıyor ve zaman içinde birçok bölümleri yok ediliyor.

Bugün kısmen olsa da ayakta ve hala görkemli duruyor.
 

IMG_6158.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Birecik’te dar sokaklarda dolaşıp, geçmişin peşine düştüğümde,   aslında şimdiki fotoğraflarda bile “eski zamanların” hala Birecik sokaklarında yaşadığına tanık oluyorum.

Ben tarihçi değilim. Kentlerin ruhunu ışıkta ve ışığın sokaklardaki yansımasında arayan birisiyim.

Bu nedenle sokaktaki ışığın taşlara, mekan ve zamana düşmesi, insanların bu taşlarla ilişkisi benim ilgimi daha çok çekiyor.

Evet, kentlerin, yapıların, tarihi dokuların kaç asır önce imar edildiği elbette önemli. Hem de çok önemli.

Ama günümüzde eski yıkık dökük taş evlerin avlusunda bir nalbantın ya da koşkarların bulunması da önemli. 
 

IMG_6157.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Eskiden Birecik’in dar sokaklarını eşekle temizleyen çöpçüler varmış. Tıpkı Mardin gibi.  

Şimdi var mı bilmiyorum. Ben son birkaç yıldır tanık olmadım. Sanki artık daha küçük motorize araçlarla çöp toplama işi yapılıyor.  

DAHA FAZLA OKU

Birecik, dünya genelinde Keçelxenok (Kelaynak) kuşlarıyla ile tanınır, haşhaş kebabı ve patlıcanlısıyla bilinir.

Bence bunlar dışında sokakları da en az Kelaynak Kuşları kadar dikkat çekicidir.

Bir koruma planı olmuş olsa kentin genelinin ciddi bir gezgin rotası olacağından hiç şüphem yok.

Ben Birecik sokaklarında son nalbantları, son koşkar ve keçecileri gördüm.
 

IMG_6192.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Ya da kuyularından su çekmek için zembil yapan ustaların sebatla çalışmalarına tanık oldum…

Sanırım çoğunun artık bir çırağı yok. Hayata veda ettiklerinde dükkanları da kapanacak ve zanaatları da yok oluşu yaşayacak.
 

48360812_2023608257708199_4215946670917025792_n (1).jpg

Acıklı bir hikaye ama gerçek dünya kültürden daha sarsıcı ve dayatıcı. Modern dünya bütün her şeyi yıkıp geçtiği gibi, eski dünyayı da yerle bir ediyor. 

Henüz yerle bir olmayan Birecik’in yoksulluk kokan eski sokaklarını, yapılarını, kale çevresini gezerken insan bir anda kendini zaman tünelinde hissediyor.

Her şey taş ve üst üste bindirilen evlerin arasında sıkışan bir dünyanın varlığı çıkıyor ortaya.
 

IMG_6278.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

O kadar sıkışmışlığa rağmen, her ev güneş görüyor, güneşi görmese ışığa açılan bir penceresi göze çarpıyor.

Ama acı olan bu evler son yüzyıldır sakinlerini kaybediyor. Kimisi Tehcir yasalarının zoruyla evini terk ederken, kimisi yoksulluk nedeniyle evini barkını bırakıp batıya göç etmek zorunda kalıyor.

Eski lahit evler zamanla daha çirkin briket evlere dönüşürken ve kent sihirli dünyasını yavaş yavaş kaybediyor.
 

IMG_6265.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu yazıyı yazdığımda bile çektiğim fotoğraflardaki bazı evlerin yıkıldığını, bazılarının yıkılmak üzere olduğunu biliyorum.

Belki betimlemesini yapmaya çalıştığım sokaklar, evler ve tarihi dokular bir kısmı yok. Tıpkı kendi kaderine terk edilen antik kentler gibi.

Oysa Birecik’te kireçtaşından yapılan konaklarda her kesimden insanlar otururdu ve evlerinde taka dedikleri kuş yuvalarında Kelaynaklar yaşardı.

Şimdi o günlerden kalan bazı konaklar ayakta olsa da, artık eski ruhunu, çeşitliğini ve görkemini kaybetmiş.
 

IMG_6163.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Kelaynakların da insanlara küserek doğasını terk ettiği, var olanların ise üretim istasyonlarında korunma projeleriyle soyları zar zor sürdürülmeye çalışılıyor. 

Üzücü ama gerçek olan bu. Zararın neresinden dönülürse dönülsün kârdır. Birecik geneli için bir koruma planı ve restorasyon projeleri şart bence.

Siz siz olun Birecik’te patlıcanlı ya da haşhaş kebabı yerken bir de sokaklarını dolaşın. Farklı bir dünya göreceğinize kesinlikle inanıyorum.

Hele de fotoğrafçılar için. Işık ve mekan ilişkisi müthiş. Biraz yıkık dökük, biraz yoksulluk ama bir mistik Ortadoğu kenti. 
 

IMG_6227.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Fırat’a paralel yükselen kalker tepelerinde Mezopotamya’nın asi nehrinin müthiş maviliğini ve batan güneşin kızıllığını izleyecek, tek tük de olsa Kelaynak kuşlarının kanat çırpmasına tanıklık edeceksiniz.

Ve artık miadını doldurmuş beton köprünün üzerinde karınca misali gidip gelen araç trafiği sizi eski ile yeni çağların arasında nasıl bir rekabetin olduğunu göstererek, günü sonlandıracak…

Antik çağın kozmik sırları: Soğmatar…

Günün ilk ışıklarında Urfa‘nın antik alanlarının yoğun olduğu Harran Ovası‘na yaklaştığımızda sonsuzluk hissi veren uçsuz bucaksız tarımsal sulamadan kaynaklı bir sis tabakası gökyüzünün yere yakın kısmını kaplarken, aklıma Çukurova’nın nemli havası geliyor.

Binlerce yıldır kuru ve kurak bir havanın hakim olduğu Harran artık hem nemli, hem de sulak. Pamuk ve mısır tarlaları yan yana, iç içe göz alabildiğince sıralanmış.

Asıl konumuz bu değil. Belki başka bir yazıda geçmiş Harran ile günümüz Harran’ı karşılaştırır, ova üzerinde oluşan sisli havayı yorumlarım.

Uçsuz bucaksız Harran Ovası’na doğru yol, dümdüz, sağa sola zikzaklar çizmeden ilerliyor. Asurların önemli bir yerleşimi olan Sultantepe’ye vardığımızda Güneş kızıllıklar içinde bir altın tepsi misali yükselerek, Sultantepe’yi görünür kılıyor.

Bu anı ölümsüzleştirmek için kısa bir duraklamadan sonra yolumuza devam ediyoruz.

Güneş, henüz doğduğu halde ortalık giderek daha çok ısınmaya başlıyor. Bu nedenle sıcaklığın gün boyu bizi pert edeceğini düşünmeye başlıyoruz.

Araziler sulandığı için kısmen serinlik yayılıyor olsa da güneş serinliği alt edecek güce sahip ışınlarını tepeden göndermeye hazır bekliyor.

Rotamız yakın bir zamanda hizmete sokulan ‘kültür ve inanç yolu’nu takip ederek Antik Soğmatar’a doğru uzanıyor.

Yol üstünde çok sayıda antik harabe var. Hepsini bir günde görmek mümkün değil. Antik alanı görmek için daha fazla zamana ve serin bir mevsime ihtiyaç var.

Burada en büyük engel aşırı sıcak. Yazın bunaltıcı sıcaklarına nem de eklenince alanı gezmek insana heyecan verse de bunaltıcı hava insanı çok kötü yorabiliyor.

İlk durağımız Harran. Binlerce yıllık tarihi geçmişe sahip Antik Harran Kenti 12’inci yüzyılın yarısında Moğolların saldırısında yerle bir olmuş, sonra yıkıntılar üzerinde yeniden inşa edilerek bugünlere gelmiş.

Her kavim kendine göre bir değer katmış ve kültürel izini taşlara işlemiş. Nereye baksan, dokunsan, kazma vursan tarih fışkırıyor.

Gerek Harran merkezde gerekse de çevrede daha birçok alan keşfedilmeyi, kazılıp gün yüzüne çıkmayı bekliyor.
 

IMG_0321.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Özellikle antik Harran ve kümbet evler, aslında çok daha büyük bir koruma ve restorasyon planı bekliyor. Sanki var olanla yetiniliyor gibi bir izlenim var.

Eski kümbet evler azalırken, beton yapılar hızla çoğalıyor. Hatta bazı yapılar betondan yapıldığı halde, eski kümbet evlerin mimarisine benzetilmeye çalışılmış.

Binlerce yıllık tarihsel hengâmeden sonra oluşan yoğun nüfusun ve çarpık yönetimlerin bir sonucu olarak betonlaşma en büyük tehlikelerden biri haline gelmiş.

Son yıllarda tarımsal sulama sonucu oluşan nem de, düşünülenden daha fazla tahribatlara yol açabilir. 
 

IMG_0323.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Harran’ın kalıntıları arasında dolaşıp, kümbet evlerin atmosferinde gezindikten sonra yönümüz bu kez Bazda Mağaraları’na doğru uzanıyor.

Her nedense ziyarete kapalı olmasına rağmen, çok sayıda ziyaretçinin rahatlıkla girip ziyaret ettiği buranın kendine has bir yapısı var.

Tamamı kireç taşından oluşan ocaklarında düşünemediğim kadar büyüklükte mağaralar insan eliyle oluşturulmuş.

Dışarda 45 derece olan sıcaklık mağaralarda neredeyse 25 dereceye kadar düşüyor. Köylülerin deyimiyle mağaraların içi buz gibi.

Kimler, ne zaman bu mağaraları yapmış tam olarak bilinmese de 13’üncü yüzyılda buranın taş ocağı olarak kullanıldığı bazı kitabelerde yer almış.
 

IMG_0001.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Tahminlere göre buradan kireç taşı çıkarılmış ve çevrede inşa edilen antik  yapılarda kullanılmış.

Harran’ın da bu yapılardan biri olduğu tahmin ediliyor.

Buranın serin ve dinlendirici havasını geride bırakıp ovanın daha içlerine Tektek Dağları’nın dokusuna, kuzeydoğuya doğru ilerliyoruz. Artık çöl havasının etkisindeyiz.

Güneş artık çok daha yakıcı. Harran’a göre daha ıssız ve daha kurak bir bölgenin derinliklerine doğru yol alıyoruz.

Harran’dan sonra arazide yayılan ve oldukça eski bir tarihe sahip Şuayip Antik Kenti’ne vardığımızda coğrafya değişmiş oluyor.
 

DSCF5597.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Arazi boyunca yer yer sulama yapılsa da sanırım baraj sularının aktığı kanallar Şuayip Antik Kent çevresine ulaşmamış.

Burada daha çok artezyen kuyuları devrede. Bazı araziler yeşilken, bazıları som sarı renkte olması da bundan dolayı sanırım. 

Şuayip Antik Kenti’ne varmak için biraz daha içe doğru ilerliyor, arazinin giderek değiştiğini görüyoruz.

Harran dümdüz ve toprakla kaplıyken, burada yer yer düz kayalar göze çarpıyor.
 

DSCF5913.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Şuayip Antik Kenti, Tektek Dağları’nın geçiş güzergahında kurulmuş antik bir yerleşim yerlerinden sadece birisi.

Bütün ovayı besleyen, antik dünyaya ev sahipliği yapan bu yüksek olmayan dağ silsilesi, Suriye topraklarına kadar uzanıyor.

Eski kent, artık tamamıyla harabe görünümünde olsa da geçmişin ihtişamını halen ayakta kalan yapılarında taşıyor.

Günümüzde kullanılan köy, harabeler üzerinde inşa edilmiş, eski kentin ise büyükçe bir eski çağ yerleşimi olduğu anlaşılıyor.
 

DSCF5822.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Çok sayıda mağara ve taşlardan inşa edilmiş yapılar geçmişin izlerini günümüze taşıyor, geçmiş hakkında eşsiz bilgiler sunuyor.

Havanın sıcak oluşu detaylı gezmemizi engelliyor. Belki başka bir zamana deyip, asıl rotamızı Soğmatar’a yöneltiyoruz.
 

DSCF5739.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Yol kıvrılarak Ceylanpınar sınırlarına, oradan da Viranşehir’e uzanıyor. Yolun asfalt olması büyük bir kolaylık. Yoksa ağustosun bunaltıcı sıcağında şoselerden ilerlemek oldukça zor.

Soğmatar Kültür ve İnanç Yolu’nun yakın bir yerleşim yeri. Asfalttan birkaç kilometre içte bulunuyor.
 

IMG_0503.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Köyün yolu asfalttan sonra içe doğru stabilize. 1998 yıllarında ilk kez ziyaret ettiğim yoldan biraz daha iyi. Daha önce yolun geneli şose ve yer yer zemini kaya olan bir kervan yoluydu.

Birkaç kilometre yol aldıktan sonra artezyen kuyularla sulanan tarlalardan geçerek köye varıyoruz. Köy eski görünümünü henüz kaybetmemiş.

Mağaralarla özdeşleşen taş ve toprak damlı evler çağın yıkıcı etkilerine karşı direniyor. Köyün hemen girişinde bulunan höyüğün eteklerinde bulunan taş duvarlar yıkık da olsa buranın bir kale olduğunu işaret ediyor.

Kaleyi göz ucuyla inceleyip, asıl merakımızı kamçılayan ve Pagan kültürünün izlerini günümüze taşıyan Sin Tapınağı’nı görmek için köyün içine ilerliyoruz.
 

IMG_20220903_160647.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Köyün sessizliğini, etrafımızı kısa sürede saran esmer tenli, çakmak gözlü çocuklar bozuyor. Tenleri güneşte yanmış, gözleri ise bir ışık kaynağı gibi pırıl pırıl.

Köyün içinde birkaç kuyu var. Çocuklar Arapça aksanlarıyla, bu kuyulardan birisinin Hz. Musa’nın kuyusu olduğunu ve kendisinin burada çobanlık yaptığını söylüyorlar.
 

IMG_20220903_160905.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Köyün içinde çok sayıda mağarayı andıran yapılar var. Kireç taşından oluşan kayalara oyulan bu yapıların mezar odaları ya da Paganlar için önemli yerler olduğu tahmin ediliyor.

Buranın ilginç bir dokusu var. Toprak yerine göz alabildiğince yekpare bir kaya çeşidi göze çarpıyor. Bildiğimiz kaya, yükselmiyor yeri kaplayarak geniş bir alana yayılıyor. Düz kayalar yer yer yükselse de bir çanak gibi köyün çevresini sarıyor.

Sin Tapınağı olarak kullanılan mağara, bu kayaların başladığı köyün içinde yer alıyor. Kayalara oyulan ve odalı bölümler yaratılan mekanlar bir Pagan tapınağı olarak kullanılmış.

Duvarlara sekiz tanrı kral rölyefleri yapılmış. Sonradan tahrip edildiği anlaşılan tam sekiz insan betimlemesi, yüksek kabartma tekniği ile kaya duvarlarına nakşedilmiş.

Yetişkin insan boyundan daha uzun olan rölyefler Paganlar’a ait tanrıları temsil ediyor.
 

IMG_0514.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Tapınak yıllardır bir isin işgali altında. Anlaşılan o ki burada uzun süre kalınmış ve ateş yakılmış. Yakılan ateşin isi hem kalıntıları kaplamış, hem de içerideki kitabeleri görünmez kılmış.

Oysa sağlı sollu iki hilal, kayalara resmedilmiş ve çok sonra bu hilaller üzerine haç işareti çizilmiş. Haç işaretinin sonradan olduğu bariz bir şekilde görülüyor.

Buradaki tahribat her gün biraz daha artarken, binlerce yıllık tarih birçok yerde rastladığım gibi isin karasında görünmez oluyor.
 

IMG_0002.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Oysa burada halen okunabilecek kitabeler ve yüzleri parçalanmış olsa da yüksek kabartma tekniğiyle yapılan rölyef örnekleri var.

Burasının açık bir dini kült merkezi olduğu belli. Bir kapısı yok. Tanrı Kralların bulunduğu mağaranın önü gökyüzüne açılıyor, gizlilik içinde ayin yapılan bir yer değil.
 

IMG_0005.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Herkesin görmesi için doğuya yani güneşe bakan kısımları açık bırakılmış. Bunun bilinçli bir tercih olduğu anlaşılıyor. 

Burasının Paganlar yani Putperestler için önemli bir tapınma merkezi olduğu araştırmalarda ortaya çıkmış.

Soğmatar tarihteki esas ününü; ay, güneş ve gezegenlerin kutsal sayıldığı Asur ve Babillerin politeist inancından gelen Pagan (putperest) dinin ve bu dinin baştanrısı (tanrıların efendisi) ‘Mar alahe’nin (Marelahe) merkezi olmasından almaktadır. 1
 

IMG_0011.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bir süre eskiyen izlere ve Aramice yazılan kitabelere baktıktan sonra tapınağı ıssızlığına terk ederek, güneş batmadan asıl görmek istediğimiz alana yönümüzü çeviriyoruz.

Artık bundan sonra yayan yürüyeceğiz.

Yerden gıdım gıdım yükselen ve düz kayalardan oluşan bir alandayız.
 

IMG_0012.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Höyük ve üzerinde inşa edilen kale yükseğe çıktıkça daha belirgin hale geliyor.

Yaklaşık 20 dakikalık bir tırmanmadan sonra dikine yükselen kayalık alana varıyoruz. Burada da iki tanrı kral betimlemesi var. 

Birinci yapısı ortalama 1 metre yüksekliği olan bir erkek tasviri. Bu eserde yüksek kabartma tekniği ile kayaya yapılmış.

Yanında ise başka bir kabartma. Burada ise baş ve gövdesi belli olan başka bir tanrı kral ya da kraliçe çizilmiş.

Bunun kadın olma ihtimalini de buraya not olarak düşüyorum. Burada yapılan betimlemelerin Sin Tapınağı’yla ilgili olabileceğini düşünerek birkaç adım daha tırmanarak asıl kitabelere ulaşıyoruz.
 

IMG_9999.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Bu kitabelerin dünyada eşi benzeri var mı bilmiyorum. En azından benim gördüğüm yerlerde bunlara benzer kitabe hiç görmedim.

Yan yana, iç içe olan onlarca düz kayaya sekiz dokuz kitabe yazılmış. Kitabelerin tümü anlaşılacağı üzere gökyüzüne bakıyor. Bunun bir anlamı olduğunu düşünüyorum.

Soğmatar sakinleri bu kitabeleri yazarken bir mesaj vermek istemiş olabilirler.
 

IMG_0006.JPG

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Güneş, ay, yıldız ve gezegenleri her daim gören bir konumda yazılan kitabelerin dili ise Süryanice ya da başka bir ifadeyle Aramice…

Yüzlerce yıllık bir geçmişe sahip bu kitabeler yağmura, rüzgara ve insanların tahrip etme güdülerine karşın hala ilk günkü gibi okunaklı olarak hep gökyüzüne bakıyor.

Kitabelerin bulunduğu alandan çevreye bakıldığında ise bir kozmik evren resmi canlanıyor sanki.

Dalgalı bir kaya denizi dersem abartı gelir ama gerçekten toprak yerine kayalardan oluşan bir arazi görülüyor. Kitabelerin bulunduğu alan Kutsal Tepe olarak adlandırılmış.
 

IMG_20220903_161936.jpg

Fotoğraf: Şeyhmus Çakırtaş

Sin Tapınağı’nın batısında ise gezegenleri temsil eden altı tapınak daha var.

Bu tapınaklara gidemedik, zaman darlığı nedeniyle. Kutsal Tepede yazıtlarda geçmişin izini ararken, kozmik tepelere ziyareti başka bir zamana bırakarak Soğmatar’dan ayrılıyoruz.

Sanırım buranın çok daha araştırmaya ihtiyacı var. Hem seçilen alan, hem de kayalara yazılan kitabeler bize çok şey anlatıyor olmalı diye düşünüyorum.