NEMRUT’UN GİZEMİ… 

                                        

Nemrut Mezopotamya tarihinde, kültür ve coğrafyasında karşımıza çıkan önemli bir adlandırma. Bitlis sınırları içerisinde  bulunan  ve krater bir göle sahip olan dağın ismi Nemrut’tur.  Yine Adıyaman sınırları içerisinde yer alan ve Kommagene uygarlığına ait tapınağın bulunduğu dağa da Nemrut adı verilir.  Urfa’da ise Nemrut baskıcı bir hükümdardır. Hz İbrahim’i ateşe atan, Tanrı tanımaz, putperest bir zalimdir. Ayrıca  Asur Kralı Asurbanipal’ın ordularına komutanlık ettiği yere de  Urfa’da Nemrut Tahtı  adı verilir. Burası daha sonraları  Der Yakup Kilisesi olarak faaliyet gösterecek ama, Nemrut’la ilişkilendirme devam edecektir. Ve yine Kuran’da Nemrut’un  Hz İbrahim’i ateşe atması ile ilgili ayetler vardır . Sümer tabletlerinde de Nimrud diye bir kentten bahsedilir.

Yani Nemrut,  Mezopotamya’nın tarihinde bir duayendir.Halk arasında ise Nemrut hep zalim ve baskıcı bir hükümdar olarak bahsedilir.  Baskı ve şiddetle insanların yaşamlarına kast edenlere Nemrudi denilir. Nemrudi Kavmi nitelendirilmesi de buradan gelmektedir.

Antiochos Tapınağı 

Nemrut olarak adlandırılan yerlerin içerisinde en gizemlisi ve ilgi çekici olanı  kuşkusuz , Adıyaman’daki Nemrut Dağıdır. Bu dağ, tam bir gizem dağıdır.   Kommegene Kralı  ilk kez M.Ö 850 yıllarında yazılı tarihe konu olur.  Atatürk Barajı sularına gömülen Samsat, o dönemin  başkentidir. Asur yazıtlarında buralardan  “dünyanın cenneti”  diye bahsedilir. Lübnan’da yetişen sedir ağaçlarından burada  yetiştiği de yazılıdır .

Gerçekten de bütün gezginler Nemrut yamaçlarında incir, nar, elma, ceviz, dut ve binbir çeşit yabani meyve yetiştiği belirtilmiştir. Bugün, bahsedilen cenneti çağrıştıran bahçelerden eser yok. Köylerin çevresinde kendi ihtiyaçları kadar yetiştirilen meyve bahçeleri geçmişin mirasını taşıyor. Dut, incir ve üzüm hala ilk günkü doğallığında yetiştiriliyor ama her gün biraz daha azalarak. Bütün kesilmelere ve yakılmalara rağmen meşe ağaçlarını,  Nemrut’un yamaçlarında görmek mümkün, ama  orman denilecek kadar  da az …

Kommagene Halkı tarafından kutsal sayılan Nemrut Dağı, Kral I. . Antiochos tarafından yapılan tapınakla daha bir kutsallık kazandı. Doğu ve batı teraslarında boyları on metreyi bulan dev tanrı heykelleri yaptırdı. Tapınakla birlikte kendisini de tanrı ilan etti. Bu tapınak, öyle bir tapınak ki, bütün ülkeden görülüyor, gece boyunca tapınağı aydınlatan kandiller, meşaleler  yakılıyor, ayinler düzenleniyordu.Görkemli tapınak o dönemde çok kültürlü ve çok dilli bir yapıya sahip olan Kommagene Halkına uygun olarak inşa edildi. I .Antiochos’un amacı yeni bir dinsel eğilim yaratmak, Komagene halklarıyla bir sözleşme yapabilmekti. Bu sözleşmeye uygun olarak, devasa heykellere birden fazla dilde isim verdi. Amaç, hem siyasi birliği sağlamak, hem de bir türlü federasyon olan Kommagene Krallığını güçlü kılmaktı. Güçlü ordulara karşı halklarını yanına alan I. Antiochos kısa sürede sanat, kültür ve ticarette gelişti. Doğu ve batı uygarlığını  sentezleyen Kommagene görkemli yapıların inşasına girişti. Bu arada Romalılar Kommagene’nin başkenti Samsat’ı işgal etmek için saldırılar düzenledi. Ama, Kommagene halkı büyük bir direnişle kentlerini savundu ve Romalıları gerileterek, işgali önledi. Bunun üzerine I. Antiochos’un ünü kısa sürede yayıldı. Ancak, bu kazanılan zafer kısa sürdü. I. Antiohos bir süre sonra öldü. Kutsal Dağ Nemrut’a, babasının yanına gömüldü. Bugün bu mezarın dev tümülüsün altında olduğu sanılıyor. Kısa sürede parlak bir uygarlığı yaratan Kommagene Krallığı Romalılar tarafından  yıkıldı.Tapınakları görkemini kaybetsin diye yakıldı, heykeller yıktırıldı. Halkı Babil’e sığınmak zorunda kaldı. Yıkılan tapınak büyük bir sessizliğe gömülecek, 1881 yılına kadar varlığı pek bilinmeyecekti.

Nemrut Dağı’nın zirvesindeki eserlerden ilk söz eden  ve bunların Asurlular’dan kalma olduğunu tahmin eden, 1881’de Diyarbakır’da yol yapım işlerinde görevli Alman Mühendis Karl Sester’dir.  Sester’in verdiği bilgiler doğrultusunda  Alman Kraliyet Akademisi tarafından araştırma yapmak üzere bölgeye gönderilen  bilim adamı Otto Punchtein başkanlığındaki ekip, Nemrut Dağı’nın tepesindeki tümülüs ve tümülüsün doğu ve batı yanlarında oluşturulmuş teraslar üzerindeki devasa heykeller ve çeşitli kabartmalardan oluşan eserler üzerinde çalışır. Uzun çalışmalar sonunda Grekçe yazılı kitabeyi çözen Punchstein, bu eserlerin Kommagene Uygarlığı’na ait olduğunu ve Kommagene Kralı 1. Antiochos tarafından yaptırıldığını keşfeder. Antiochos’un ağzından yazılan kitabe, Nemrud Dağı’nın sırrını ve Antiochos’un yasalarını içermektedir.  Daha sonra Alman Mühendis Karl Humann ve İstanbul Arkeoloji Müzesinin kurucusu Osman Hamdi Beyin de katıldığı Nemrut Dağı çalışmaları 1953’ten 80’li yıllara kadar Amerika’lı Arkeolog Theresa Goell ve Friedrich Karl Dörner  ve 1986 yılından itibaren, Dörner’in öğrencisi Sencer Şahin tarafından sürdürülmüştür.

Unesco tarafından dünya kültür mirası listesine alınan Kommagene doğu ve batı uygarlığını sentezleyen bir kavim olarak tarihe geçti. Kommagene halklarına gelince kimler olduğu konusunda pek bilgi yok. Ancak kitabelerde , bazı Medce  kelimelerin  bulunması ilgi çekicidir. “Kom (Kon)” Medce ve bugünkü Kürtçe’de topluluk, “gene” ise karınca anlamındadır.  Burada yaratılan uygarlığın  Kürtlerle bir ilişkisi var mıdır bilmiyorum  ama kullanılan  figür ve kabartmaların bir kısmının halen kullanılır olması  bana ilginç geliyor. Adıyaman,Urfa  ve Malatya, Elazığ dolaylarında   Kadınların  Kufi denilen baslık kulanması, heykellerin de bir çoğunun kufi başlıklı  olması bir tesadüf müdür yoksa, bin yılların bir etkileşimi midir?

Olduğunu düşünüyorum…Ama bu kısmını tarihçilere bırakmak en doğrusu.

Nemrut’ta ilginç olan  sadece tapınak ya da  heykeller değildir. Güneşin  doğuşu güzellik kavramının içini dolduracak kadar güzel ve farklıdır. . Kıpkızıl bir tepsi gibi doğan güneş bütün ihtişamını sanki bu mekanda ortaya koymaktadır. Zannetmiyorum ki, güneş bir başka yerde bu kadar etkileyici ve muhteşem doğsun. …

55924164_2188535017897319_5324949102675361792_n

 

Urfa betonlar içinde bahar yeşili…

Urfa ya da Riha kadim bir şehir. Tarihin bilinen en eski tanığı ve aynı zamanda mağduru. Bu baharın en güzel günlerinden biri. Kış uzun sürdü,halen de hava bayağı serin. Yağmur bulutları görünmese de sanki yağacağina dair bir his var içimde. Bu yıl çok yağmur yağdı. Her taraf yeşil. Ama insanin sinirini beton bloklar sıkıyor. Bayağı üst üste binalar var. Doğayla tezat.

Sarı çiçek denizine dönmüş. Her taraf sarı çiçek. Yörede hardal olarak bilinen çiçek bahar mevsiminde kendiliginden yetişiyor…

Bahar yağmurlarında ıslanmak.

 

Hava serin ve ıslak. İnsanı üşüten, hatta yüzünü yakan bir esinti var. Buz gibi demek mümkün,  sanki yel soğuk bir dehlizden geliyor gibi.Taşlar, toprak ve bütün bitki örtüsü ıslaklık içinde. Çimle kaplı toprak yumuşamış, yer yer su birikintileri, küçük gölcükler oluşturmuş.

Yükseklerde eriyen kar, derelerde delice bir akıntıya dönüşmüş, Karacadağ  eteklerinde biriken su hızlıca ovaya akıyor. Köpük köpük, soğuk sular, taşlardaki toprağı da alıp, daha aşağılara yol alıyor. Siyah bazalt taşlar, suya bend olurken, müthiş bir akıntıya dönüşüyor. Su taşlara çarparken, senfonik bir ses oluyor,huşşş huuuşş…

Karacadağ baharın en güzel deminde kendini yeniden var etme telaşında. Bitki örtüsü serinliğin korkusuyla fazla büyümese de, kendini iyice belli ediyor. Her taraf yemyeşil. Topraktan fışkıran incecik çim, koca dağı yeşile boğmuş.

Bulutlar, bembayaz pamuk dağları gibi mavilikler içinde,  gökyüzünde asılı duruyor. Karacadağ engebeli bir dağ olmadığı için,  bulutlar yüksek yaylalara inmiş durumda.

Bahar bütün aydınlığıyla yeryüzüne inse de, kışın tortusu halen bütün doğada varlığını koruyor. Yüksek yerlerde kar, daha alçak yerlerde ise sis ortamı serin, hatta soğuk tutuyor.Hele birazcık yağmur yağsın, ortalık iyice soğuyor; insan dışarıda, açık alanda duramaz duruma geliyor.

Bembeyaz bulutlar Karacadağ zirvesinde hızlıca yer değiştiriyor, iç içe geçerek, daha bir kalın bulut katmanları oluşturuyorlar. Bembeyaz dağ sülietleri gökyüzünü kaplarken, gri bulutlar giderek daha fazlalaşıyor, bir süre sonra da beyazlığı yutarak, gökyüzünü kurşuni bir renge boyuyor, bulutlar ağırlaşıyor. Ve böylelikle yağmur yüklü bulutlar bütün alana yayılıyor.

Hazal ve  aynı mahallede oturan, beş kadın, havanın soğuk ve yağışlı olma ihtimali olmasına rağmen, geçimleri için  kenger toplamaya,  kıraç alanların yoğun olduğu Karacadağ eteklerine doğru yol alıyorlar. Yüzlerce kadın bahar geldiğinde aynı şekilde kengerin izini sürerek, topraktan söküp, pazarda satarak geçimlerini sağlamaya çalışıyor.

Hazal ve arkadaşları hem yürüyor, hem de taşlar arasında filizlenen kengerleri bir bir bulup, topraktan sökerek, sırtlarında ki heybelerine atıyorlar.

Kenger bulmak için Siverek’ten bayağı uzaklaşmak , hatta kıraç ve taşlık alan  olan Karacadağ zirvesine kadar gitmek gerekebilir.

Çünkü kenger daha çok yüksek, yağmur alan ve kıraç toprakları seviyor, daha çok  insan elinin değmediği yerlerde filizleniyor.

Kenger toplamak için de bu zorlu yolculuğu göze almak, yağmur ve gök gürültüsü altında toprağı adımlamak gerekiyor. Her taşın yanı başında biten kenger, dere kenarlarında daha çok sıklıkla filizleniyor, çabuk yapraklanıyor.

Kenger aslında bir tür diken.  Toprakta kalan kök kısmı; on beş, yirmi santimetrelik uzunlukta ve parmak kalınlıkta beyaz bir yapıya sahip. Kenger yağmur yedikçe hem toprağın derinliğine, hem de güneşe doğru uzuyor, büyüyor. Sıcaklar başladı mı kuruyor ve yaz sonunda kökünden ayrılarak, rüzgarın akımına göre yerden yuvarlana yuvarlana tohumu bütün dağa yayılıyor.

Bu nedenle kengerin yönünü rüzgar ya da küçük hortumlar belirler, tohumunun her yere ulaşmasını sağlar.

Hazal,  havanın serinliğini iliklerine kadar hissetse de, korkusu yağmur yüklü bulutlar olduğu için, zaman zaman gökyüzüne bakarak, arkadaşlarını uyarıyor.

“Kadınlar hızlı olalım. Yoksa yağmur bizi fena ıslatacak. Dereler taşarsa halimiz yaman”

Arkadaşları söylenenlere aldırış etmiyor görünseler de, aslında hepsinin korkusu aynı. Yağmur bir başlarsa en az, bir saat sürer ve şimşekler çakarak, ortam suya boğulur. Kısa sürer ama sarsıcı ve yıkıcı olur.

Hazal ve arkadaşlarının sabah  saatlerinde başladıkları kenger toplama işi çuvalları dolana kadar sürmek zorunda.Her kadın kendi çuvala benzeyen heybesini doldurmak ve sırtıyla taşımak zorunda. Kadınların işi zor, grup halinde toplamaya çıkmalarının avantajları olsa da, akşam olmadan hem çuvallarını doldurmak, hem de aynı yolu yayan yürüyüp, evlerine dönmek zorundalar. Her şey normal giderse çuval öğlene kadar dolar, ama filizlenen kenger saklı yerlerde olursa, kadınların daha fazla yürümesi ve taşları tek tek kontrol etmesi anlamına geliyor. Yağmur ise kenger toplayıcı kadınlar için tam bir felaket.

Altı kadın, yana yana, iç içe yürüyor. Aralarında birkaç adım boşluk bırakarak, daha yükseklere doğru toprağı didikleyerek ,kenger bulmaya çalışıyorlar.

Hazal yirmi sekiz yaşında ama daha büyük gösteriyor. Sırtındaki yükün ağırlığı, yüzüne yansımış. Alnındaki kırışıklar kalınlaşmış, gözleri derine kaçmış ve avurtları çökmüş. Buna rağmen güçlü bir kadın görüntüsü veriyor.

Elindeki demir çubuğu toprağa sapladı mı, boşa gitmiyor. Her seferinde el büyüklükte bir kengeri sırtındaki heybesine atıyor.

Bulutlar giderek toplanıyor ve bütün Karacadağ’ı kaplıyor. Gökyüzü artık gri ve kaplara bulutlarla kaplı.

Hazal gökyüzüne bakınca iyice tedirgin oluyor ama elden gelen bir şey de yok. Çaresiz kengerin peşinden gidecek. Çuval dolana kadar, gerekirse Karacadağ zirvesine çıkacak.

Bu Karacadağ ilginç bir yer. Yükseltisi de çok belirgin değil, hatta hiç değil. Ama rakımı dağ için yeterli  ama hiç dağa benzemiyor.

Ağaç yok, alabildiğince kara bazalt taş ve yüksek yaylalardan oluşuyor. Eriyen kar ve yağmur suları bulabildiği yatakları dereye çevirmiş.Her tarafta bahar aylarında coşan derelere  rastlamak mümkün.

Korkunç bir taş dokusu mevcut. Sanki her bahar yağmurlarla birlikte taş yağmış. Öylesine sık ve  yoğun. Toprak ise taşların arasında gizli ve buralar kenger kaynar.

Kenger yabani bir köklü bitki, doğal yollarla yeşeriyor, yetişiyor. Yurdunu rüzgar, rengini yağmur, ömrünü güneş belirliyor. Her baharda filizlenen kenger, yazın kuruyunca,bu kez yakacak olarak  toplanıyor.

Karacadağ geneline yayılan kenger tohumu, kışın yağan yağmurlarla yemyeşil, dikensi bir bitki olarak filizleniyor. Birkaç çeşit yemeği yapılan kengerin bembeyaz kökü çig de yeniliyor.

Hazal

“Kızlar bulutlar”

“Bulutlar diyorum. Yağmur yüklü bulutlar giderek ağırlaşıyorlar.Valla yağmur geliyor. Biraz acele etsek iyi olur. Yoksa yağmur bizi sırılsıklam edecek. Hızlanalım ”

Konuşmasını bütün kadınlar duymasına rağmen cevap vermiyorlar. Sadece içlerinden bir ikisi gökyüzünde kalın bir örtü oluşturan bulutlara bakıyor, o kadar…

Hepsinin tek derdi var. Çuvalını doldurup, en kısa zamanda evlerine dönmek.Tek düşünceleri bu. Bu nedenle ellerindeki seksen santimetrelik “qizık” denilen demir çubuğu yere sapayıp, kengerleri topraktan söküyorlar.

Bir yandan yürüyorlar, bir yandan da kenger için toprağa bakıyorlar. Gözler yerde, kafa bulutlarda.

Arada bir çobanlara rast geliyorlar, ama kimse kimseyle konuşmuyor.

Bu mevsimde çoban çok olur Karacadağ’da. Koyunlar sabah akşam otlak alanlara salınır, taze otla beslenerek, olağanüstü yağlı bir süt verir.

Baharda Karacadağ  yemyeşil olur. Baharın bütün parlaklığını üzerinde barındırır, taşlar bile ışık saçar. Küçük dereler eriyen kar suları yağmurların sayesinde coşar.

Hazal bir an durakladı, gökyüzünde biriken siyah bulutlara baktı. Yağmur ufukta belirmiş, büyük bir hızla üzerlerine doğru geliyor. Bulutlardan yağmurun döküldüğünü, şiş gibi yere indiğini görüyor. Ortalık iyice karanlık olmaya başlarken, ağır ağır bulutların yeryüzüne indiğine tanıklık ediyor.

Şimşekler çakınca hepsi birden irkiliyorlar.

Önce ışık, sonra korkunç bir ses. Yeri göğü titreten, inleten bir ses…

Birbirlerine yaklaşıyorlar. Ellerindeki demir çubukları hemen atarak, en yakın bir kayalığa sığınmaya çalışıyorlar. Demir çubuklarının yıldırımı çekeceklerine inanıyorlar. Bu nedenle  hızlı bir şekilde oradan birkaç metre de olsa uzaklaşıyorlar.

Etrafları alabildiğince taş ama sığınacak bir kapalı alan yok,  insanı koruyacak bir kaya oyuğu bile yok. Çobanların bu durumda sığınmak için yaptıkları taş yapılar dışında gidebilecek bir yer yok. En yakın köy yarım saatten daha uzak. Çaresiz sığınıyorlar bir metre yükseklikleri olan taş duvarlı korunaklara. Korunaklar aslında çobanların kuzey rüzgarlarına karşı elle yaptıkları taş bölmeler. Bir metre yükseklikte olan duvarlar, sıvasız,damsız  ve üç taraflı bir duvardan ibaret. Çobanların buraları mola yeri olarak kullandıkları anlaşılıyor. Kuzey rüzgarlarının yakıcı ve dondurucu etkisi bu şekilde birazcık da olsa kırılır.

Hazal  ve arkadaşları kara taşlardan yapılan, çoban korunakların içinde birbirlerine sokularak, korunmaya çalışıyor…

Yapılacak başka da bir şey yok. Ne sığınacak kapalı bir yer var, ne de geri dönme imkanları. Yağmurun dinmesini bekleyecekler. Yağmurun ilk damlaları sert ve soğuk. Ardından gelenler ise artık kovadan boşalan su misali…

Kara bulutlar iç içe geçtikçe ,gökyüzünden yere doğru elektrik akımı kıvrılarak  şiddetli bir şekilde şimşek çakar. Önce ışık, sonra korkunç patlama sesi Karacadağ’ı  sarsar ve şimşek gökyüzünden yere doğru elektriklenerek, şiddetli bir patlama yaşatır. Sesten kaynaklı sarsıntı ve ortama yayılan ışık ise tam anlamıyla insanın yüreğini ağzına getiren cinsindendir.

Yağmur ise o kadar hızlı ki, dağ bir anda suya kesiliyor. Gökyüzünden tonlarca su bir anda dökülüverir, yağmur hızlanarak devam ediyor.

Sanki dersin Nuh Tufanı.

Kenger toplayan kadınlar yağmur altında iliklerine kadar suya battılar, ıslandılar, üşüdüler. Tir tir titrediler. Çaresiz sokuldular, yek vucut oldular. Öyle ki hiç biri konuşacak halde değil. Boğulmalarına ramak var. Üzerlerindeki elbise sırılsıklam.

Hem ortamın soğukluğu, hem de elbiselerin ıslaklıkları vücut ısılarını iyice düşürüyor.

Yağmur hızlandıkça, bulutların kuzeye kayması da aynı hızla oluyor. Ama yeni bulutlar, yağmurun hızını biraz daha artırıyor…

Bahar yağmurları delice bir hızla yağıyor, yağıyor, yağıyor.

Öylesine hızlı, öylesine serin ve ürkütücü.

Güneş bulutların arasında kendini göstermeye başladığında bile yağmur devam ediyor bir süreliğine. Sonra müthiş bir parlaklık ve olağanüstü bir sessizlik.

Güneşin ışınları, yeryüzündeki parlaklıkla birleşince, ortaya müthiş bir ışık seli oluşuyor. Ta ufukta gökkuşağı yarım daire çizerek  yedi renkli  görüntü ortaya çıkıyor.

Her taraf su,  ıslak ve serin. Ateş yakmak isteseler bile, her şey ıslanmış durumda. Ne beklemeye zamanları var, ne de kurulanmaya…

Öylece çuvallarını sırtlayarak, bir su samuru misali, demir çubuklarının bulunduğu alana doğru ilerliyorlar. Herkes çubuğunu alarak, kenger toplamaya devam ediyor. Bir süre sonra ıslaklık ve serinliğe yenik düşerek, geri dönmeye karar veriyorlar. Çuvallar dolmasa bile yeterince kenger toplandı. Hem yemekleri, hem de bir miktar satmalarına yetecek kadar var.

Sevindiler buna. Üşüdüklerini de unuttular, dönerken de kenger toplamaya devam ettiler.

Bayağı yürüdükten sonra, geçecekleri dereye vardılar.

Öyle bir su var ki, anlatılmaz. Dere adeta nehir olmuş. Dağın bütün suyu dereye akmış gibi. Dereyi nasıl  aşacaklar bu çuvallarla. Kıyısında bekleyip, kendi aralarında tartışmaya başladılar.

Etrafta ne çoban, ne de kimseler var. Kıyı boyunca rahat geçebilecek bir yer aradılar. Ama nafile. Su sel olmuş, dere nehir. Kapılırlarsa dönmelerine, kurtulmalarına imkan yok.

Elde demir çubuklar,sırtlarında kenger çuvalları bayağı yürüdüler dere boyunca. Umutları tükenmek üzere, gün bitti bitecek.

Ne yapıp, edip bir yerden geçmeli karşıya. Köprü yok, geçit yok.

Su insan boyu kadar yükselmiş…

“Daha aşağılarda büyük kayalar var, belki oradan geçeriz.” dedi içlerinden biri. Herkes inanmak istedi buna.

Yürüdüler, yürüdüler.

Gerçekten de hem dar, hem de kayalık bir alana vardılar.

Buradan da geçemezlerse öylece kalacaklar, gece kurda kuşa yem olmak, belki de donup ölecekler.

Önce bir umutla beklediler , suyun azalması için. Ama su bir kez hız almış, hiç durur mu? Sel ta dağın zirvesinden akıyor, dere bir nehir edasıyla hiç geçit vermiyor.

Beklediler, beklediler.

İçlerinden biri kendini suya bıraktı. Elindeki demir çubuğun yardımıyla ilerlemeye çalıştı. Diğerleri de arkasından suya daldılar. Ama su o kadar hızlı ki ilerlemek ne mümkün. Kadınlar hareket ettikçe su daha da hızlanıyor,  hızlanınca kadınlar dengesini zor bela tutuyor. Ta ki güçleri tükenene kadar çırpınıp duruyorlar.

Sonra su savuruyor altı kadını. Bir o yana, bir bu yana suya kapıldılar. Ne yüzebildiler, ne de geri çıkabildiler.

Öylece sürüklendiler…

Önce ellerlinde ki demir çubuklar, sonra topladıkları kengerler suya kapıldı. Suya kapılan kenger çuvalları girdaplarda kaybolurken, Hazal ve arkadaşları suyun içinde debelenip duruyorlar.

Bir süre öylece sürüklendiler. Kayalara çarptılar, ağaç köklerine takıldılar ve daha  aşağılarda suyun gücünün azaldığı yerlerde bitkin, halsiz bir şekilde kenara çıkabildiler.

Ölmediler ama ölmediklerine de sevinemediler. Bedenleri yara bere içinde, ıslak ve üşümüş halde  ölümün eşiğinden döndüler.

Gün boyu topladıkları kenger çuvalları ise azgın derenin sularında bir süre yüzerek, gözden kayboluyor.

Kıyıda bir birlerine sokulan kadınlar ağladılar, üşüdüler, titrediler ve akşam olurken, elleri boş evin yolunu tuttular.

Kimse çığlıklarını duymadı, aç sefil gün boyu yağmuru yediler, derede sürüklendiler, tek tek topladıkları kengerleri koruyamadılar.

Kendilerini bekleyen çocuklarına, eşlerine sarılamadılar bile.

Büyük bir hayal kırıklığı içinde, yoksul barınaklarına sığındılar.

Hazal o gece hiç uyumadı, bedeninde oluşan çürüklerin acısı yüzüne, ıslaklık yüreğine vurmuştu. Tirtir titredi gece boyunca.

Kengerlere mi yansa, yoksa vücudunda açılan yaralara mı bilemedi…

Suda bile bu kadar üşümediğini hatırladı…

Üşüdü, üşüdü…

 

 

 

 

 

Benim Kentlerim…

 Sanırım  iki ya da üçüncü sınıftaydım. Öğretmenimiz sınıfa bir harita getirdiğinde heyecanla seyretmeye başlamıştık. O güne  kadar ben ve çoğu arkadaşım ilk defa harita görüyor,haritanın ne olduğunu bilmiyorduk..Teneffüste hepimiz birbirimizi ezercesine  haritanın başına toplandık.

Haritada rastgele gele bir yer bularak sevinç içinde bağırıyor,  adını yüksek sesle söyleyerek kenara çekiliyorduk.

Benim de gözüme ilk ilişen Van Gölü olmuştu. Hem  göl alanının mavi oluşu, hem de maviliğin çevresinin kahverengi olması kafamda tezatlık yaratmış,dikkatimi çekmişti.

Bunun bir tesadüf olsa da, haritada ki yerinin kolayca bulunması benim Van Gölünü kolayca bulmama neden oldu.

Ben haritada Van Gölünün yerini ezberlerken, 1976 yılında Van Muradiye’de şiddetli bir deprem olmuş, Van ismi evde, çarşı pazarda sık sık dile gelmişti.

 O yıllarda yoksul evlerimizde ne elektrik, ne de televizyon vardı.Olup bitenleri büyüklerimizden öğreniyor, zaman zaman çarşı pazarda ağıt yakan dengbejlerden, ozan ve şairlerden  duyuyorduk.Bazen olayın hemen ertesinde, bazen olayın çok sonrasında gezici şairlerin ağzından dinliyorduk.

Van adını ilk kez o zaman duymuştum. Sınıfımıza asılan haritada mavi zeminde yazısını görünce, zihnimde kalıcı bir iz bırakmıştı. Böylelikle haritada doğduğum kenttin yerinden önce Van Gölünün yerini bellemiştim.

Bir  dengbejin sesi önce kulaklarımda, sonra zihnimde bir ayraç açmiş, Van diye bir yer olduğunu öğretmiş,harita ise iyice pekiştirmişti.

Gezici ozanın yüzü hala zihnimde duruyor. Kısa boylu, biraz tıknaz ve iri kafalı bir erkekti… Söylediklerini anlamasam bile  acıdan, ölümden bahsettiğini hissediyordum. Kürtçe, Türkçe söylediği, ağlayarak anlattığı olayın,1976 yılında gerçekleşen Muradiye Depremi olduğunu öğrenmem için birkaç yıl daha geçmesi gerekiyordu. Van’ın kent hali de o yıllarda zihnimde şekillenmeye başlamasına rağmen, Van dinilince aklıma hala  uçsuz bucaksız göl gelir.

O yıllarda denizi bilmiyordum. Denizle göl arasında çok fark yoktu zihnimde. Gözün alabildiği kadar suyun bulunduğu her yer deniz ya da göl olabilirdi.

Çocukluk aklım işte.

Sonra uzun bir sessizlik, uykuya yatar gibi bir dönem geçirdim.

Van’ın hem yeşil, hem sulak, hem de deniz mavisi gibi bir yer olduğunu anlatımlardan, karposttal ve kitaplardan öğrendim.

Öylece sürüp gitti. Ben sıcak, düşük rakımlı bir kentin sakini, Van ise yüksek rakımlı dağların yurdu…

Hem uzak, hem de kar boran soğuk ama bir o kadar da sıcak.

Yıllar böyle devam etti. Çocukluk dönemini geride bırakıp, gençlik yıllarıma adım atınca, çevremde olan herkes gibi ben de İstanbul’u düşleyen birisi oldum. Van zihnimin arka planına itildi.Artık haritada ilk bakışta İstanbul’u görüyor, İstanbul’u düşlüyordum.

Harita zihnimde asılıydı. Ağıtları unutmuştum ama gölün maviliği hep yerinde duruyordu.

Şunu anlıyordum. İnsan için bazı kentler sadece harita üzerinde kalmıyor. İnsan onlarla büyüyor, onlardan etkileniyor ve onlara benziyor.

Ben de öyle oldum.

Çoçukluk yıllarımın kenti Diyarbakır’dı.

Diyarbakır benim için çok yakın, sıklıkla gidip geldiğimiz bir yerdi.  Urfa’ya gitmez, bütün ilişkilerimiz Diyarbakır’da şekillenirdi. En önemlisi halam vardı Diyarbakır’da. Gidip gelebileceğimiz bir ev vardı yani. Bu nedenle Siverek neyse, Diyarbakır benim için oydu. Ruhumun bir parçası, zihnimde çakan kıvılcımdı. Haritada ki yerinden öte, bir sığınacak yurttu benim için.

Sonra İstanbul…

Uzak ama bir o kadar yakın olan İstanbul. Kocaman bir yer.  Öylesine karmaşık, öylesine görkemli ve öylesine kalabalık ki. 

Başım dönmüştü ilk gördüğümde. Beton binalar, sürekli hareket halindeki arabalar beni ilk anda şok etmişti.

Kaybolmuştum, her kes gibi,milyonların birbiri içinde kaybolduğu gibi.

Kimsenin kimseden haberi olmadığı kocaman bir dünyaydı İstanbul.

Sonra bütün bunlar çocukluk, ergen yıllarımın kenar süsleri olarak zihnimde kaldı.

Bambaşka hikayeler, bilgiler, tarihin dehlizlerinde saklı gerçekler bazı kentlerin haritadaki yerlerinden daha önemli olduğunu öğrendim.

Ne İstanbul bildiğim İstanbul,ne de Diyarbakır bildiğim Diyarbakır’dı.

Her kenttin apayrı hikayesi, tarihi ve kültürü vardı.

Uzakta, doğuda  olan Van ise bambaşka bir yerdi benim için. Hiç gitmediğim ama her seferinde zihnimde canlandırdığım bir yer.

Gizemli, uzak ve egzotik.

Okul sıralarında öğrendiklerimin dışında, şiirlerden ve demgbejlerin klamlarında saklı ağıtlar bambaşka gerçekliklerden bahsediyordu.

İşte o gün bu gün bazı kentlerin isimlerini duyunca zihnimde bazı kıvılcımlar çakar…

Diyarbakır, hayatımın şekillenmesinde önemli bir yeri olan; üniversiteyi bitirdiğim yoksul ama bir o kadar da devlemend bir kent.Yaşamla ölümün iç içe geçtiği, birbirinin kucağında büyüdüğü kadim bir şehir.

Van, hayatımın ilk kıvılcımı, haritada öğrendiğim ilk yer ama ancak 37 yaşında gidebildiğim, her zaman özlediğim bir yer.

Ve İstanbul.

Her şeyin bol olduğu ama aynı zamanda yoksun ve yoksulluğun her adım başı hissedildiği kaotik bir kent. Yedi düvelden insanın harmanlandığı; dillerin lal,  renklerin mat olduğu yedi tepeli kent…Deniz kokan, balık ve metal kokan, çağlar sarmalı bir kent.

Karacadağ

d027ea2a-5e53-4198-b4e1-afd0912570cd

 

Ergün Eşsizoğlu

27 Ocak 2016 ·

Bunu Biliyor muydunuz Diyarbekir Karacadağın dünü bugünü

Evliya Çelebinin seyahatnamesinde sığ ormanlık alan olarak anlattığı Karacadağ’da bugün tek tük ağaç kaldığını biliyor muydunuz?
Evilya çelebinin bu konudaki görüşlerini, günümüz gerçekliği ile birleştirerek anlatmaya çabalarken, bu konuyu Belgesel Fotoğraf sanatçısı Şeyhmus Çakırtaş’ın anlattığı yazıyı görünce işi ehline bırakmak gerektiğini düşündüm, buyrun birlikte okuyalım bu güzel satırları:

“….Evliya Çelebi’nin ormanlık alan diye söz ettiği, bir zamanlar binbir çiçek yetişen Karacadağ’da artık sadece kıl çadırlar ve develer var…
Karacadağ, Diyarbakır-Urfa-Mardin üçgeninde oldukça geniş bir alana yayılan, sönmüş volkanik bir dağ. Yöre insanı dışında, çoğu kişi Karacadağ’ın bir dağ olduğunu bile bilmez ya da fark etmez. Çünkü dağlarda olan birçok yeryüzü şekli ve dağ dokusuna Karacadağ’da rastlanmaz. Daha çok yüksek bir yaylayı andırır. Ama yayla değil, basbayağı dağdır. Dağın rakımı Urfa sınırlarında 550 metreyken, daha üst kısımlarına gidilince 1915’e kadar ulaşır. İnsan yükseltinin farkına bile varamaz. Derin vadileri, yüksek uçurumları yoktur. Ancak yükseltisi kışın zemheri bir soğuk, yazın serin bir esinti olur insanın yüzünde…
Evliya Çelebi, Seyahatnamesi’nde Karacadağ’dan bahsederken, sığ ormanlık alanların varlığına dikkat çeker. Urfa’dan Diyarbakır’a giderken, meşeliklerden güneş yüzü göremediğini, yolculuk boyunca binbir çeşit bitki ve çiçek gördüğünü defterine kaydeder. Evliya Çelebi’nin tarihe düştüğü not ne kadar doğru bilemiyorum ama Karacadağ’ın geçmişten taşıdığı birçok izi günümüze ulaştırdığı halde, bugün artık özelliklerini bir bir kaybettiği görülüyor…
Sığ olmasa da birçok ağaç türü her bahar kökü üzerine yeşeriyor yeşermesine
ama üç-beş gün de koyun sürülerinin, develerin gazabına uğrayarak, yapraksız ve dalsız kalıyor. Kökü toprakta gökyüzüne uzanmanın umuduyla, bir başka baharı bekliyor. Yani Karacadağ ağaçsız bir dağdır. Evliya Çelebi’nin yazdığı dokuyu kaybedeli yıllar oldu. Karacadağ taş istilasındadır. Ne ağaç, ne binbir çeşit çiçek var ortada. Her yer simsiyah taşlarla kaplı. Umudunuz derin bir hüzne dönüşebilir. Ama umudunuzu kaybetmenize gerek yok. Kaç talana, kaç yangına uğradı Karacadağ?.. O bilinmeyen, kaçak söylenen bir türküdür köy odalarında. Cevabı dengbejlerin yanık seslerinde saklıdır. Talana, yangına ve sürgüne dair söylencelerin adıdır Karacadağ… Yoksulluğun ve koçerlerin sığınağıdır. Bütün ağaçlarını kaybetmiş, çırılçıplak kalmış ulu orta.
Ama bir Bedro Tepesi vardır ki insana umut aşılar, Evliya Çelebi’yi hatırlatır. Çölün ortasında bir vaha misali. Bedro bütün siyahlığa rağmen ağaçlı ve yeşildir. Bir orman değildir, koruluktur. Asırlık meşelikleri insanı soluklandırır. Evliya Çelebi’nin anlattıklarının binde biri kadar olmasa da- meşe ağaçları bütün savrulmuşluklara inat, dimdik ayaktadır… Her nasılsa korunmuş, bugünlere ulaşmıştır Bedro Tepesi. Bir de kıl çadırlar vardır yanı başında Bedro’nun. Yoksuluk ve unutulmuşluk kokan, teknolojiden uzak, elektiriksiz kıl çadırlar. İçlerinde sıra sıra ve her yaştan zayıf, çelimsiz çocuklar yaşar. Anneleri, babaları dağda, bayırda koyun sağmada ya da otlatmada. Onlar ise yapayalnız, bir başlarına çadırlarda büyümeyi beklerler. Kapkara gözleri, soğuktan çatlamış elleri Karacadağ dokusunun tamamlayıcısıdır adeta…
Ne eski koyun sürüleri ne de geniş otlaklar var artık… “Yoksulluk bizi burada yaşamaya mecbur ediyor. Başka ne yapabiliriz? Koyun nerede doyarsa biz ordayız. Bu yıl kurak geçiyor. Koyunların sütü yok denecek kadar az” diyor Bedro’lu Hasan amca. “Çeltik tarlaları vardı buralarda eskiden. Karacadağ pirinci deyince akıllar dururdu. Şimdi biz burada bulgura hasretiz” diyor Hasan amca, “Çok değil, 70-80 yıl önce buralar hep ağaçlarla kaplıydı. Kesilenler, yakılanlar derken elimizde üç-beş ağaç kaldı. Korumaya çalışıyoruz. Bir gölgelik olsun, üç -beş kuş yuva yapsın diye korumaya çalışıyoruz..” diyor içi burkularak…
Kenger
Karacadağ’da orman kalmadı ama bin yılların “kenger”i direndi zamana. Kar erimeye başlayınca, kenger topraktan fışkırır. Hele birazcık güneş görsün, dikenli yapraklarını toprak yüzeyine, gövdesini de toprağın derinliklerine uzatır. Kara, soğuğa dayanıklıdır. Her taşın altında biten kenger, yöre insanın da vazgeçilmez yemeğidir. Beş-on santimetre uzunluğundaki etli ve süt beyaz gövdesi yemek yapılırken, dikenleri kuruyunca çevre köyler için iyi bir yakacak olur. Bahar öncesi yetişmeye başlayan kenger, mayıs ortalarında yeşilliğini kaybeder, kartlaşır ve dikenleşir.
Dikenleşen kenger kadınların sırtlarında kıl çadırlara, köylere taşınır. Yani kenger üç ay aş, beş ay yakacaktır. Antik Karacadağ lavlarında yetişen, kıraç ve yanmış toprağı seven kenger Diyarbakır, Siverek, Viranşehir ve daha birçok yerde pazarlarda satılır… Özellikle Siverek’ten
onlarca kadın sabahın köründe, ellerinde demir kazıklarla kenger toplamak için Karacadağ’a akın eder. Erkeklerin kenger topladığı görülmüş, duyulmuş bir iş değil. Kenger toplamak kolay değildir. Taş taş dolaşmak, toprağı didik didik etmek gerekir. Bir de bulunan kengerin özenle topraktan sökülmesi ve temizlenmesi, dikenlerinden arınması lazımdır… Kenger inatçı ve dikeni yakıcıdır. Ama kenger aştır Siverekliye, Karacadağlıya…
Karacadağ’ın develeri
Türkiye’nin bir başka yerinde deve var mı bilmem ama, Karacadağ’da sürülerle var. Bütün bu yoksulluk ve yokluk içerisinde develer koca bir ayrıntıdır. Hem de özgür bir şekilde otlanır, oradan oraya gezinip dururlar. İlginçtir kalan tek tük ağacın yapraklarını ve kenger dikenini yiyerek beslenirler ve sürüler halinde Karacadağ sırtlarında başı boş dolaşırlar. Sahipleri var, ancak doyurmak sorun olduğu için sürüler halinde doğaya salınmışlar. İhtiyaç duyuldukça doğadan toplanır, yük taşımada kullanılır. Develerin de son demlerini yaşadıklarını söylemek yanlış olmayacak. Tıpkı asırlık ağaçlar gibi. Çöl hayvanıdır deve, dayanıklı ve heybetlidir.
Özcesi Karacadağ ağaçsız bir dağdır bahar mevsiminde. Ne çeltik tarlaları kalmış ne de geniş otlakları. Evliya Çelebi’nin bahsettiği ağaçlar çoktan toprağa karışmış, küllerinden eser bile yok. Ama Karacadağ ağaçlı bir dağ olmayı özlüyor. Bin yılların gizemli ormanlarını barındırmak, her türlü canlıya ev sahipliği yapmak için birazcık ilgi bekliyor. Öyle sanıldığı kadar büyük paralara ve projelere ihtiyaç da yok. Sadece bahar aylarında yeşeren ağaçları korumak, Karacadağ’ı cıvıl cıvıl ağaçlı bir dağ yapar… Karacadağ çöl olmadan bu haykırışı duymak gerekmez mi?
(ŞEYHMUS ÇAKIRTAŞ’ın Ağaçsız bir dağ isimli makalesinden)
Bunları biliyor muydunuz?

sevgiyle kalın
ergün eşsizoğlu

 

Bir sevinç, bir kırık diş

Hasan bir türlü bitmeyen sıkıntılı gecenin ardından, nihayet sabahın ilk ışıklarıyla kendisini nem ve yoksulluk kokan odadan dışarıya, evin avlusuna attı.

Derin derin nefes aldıktan sonra avlunun tam orta yerinde şuursuzca durdu…Halen, gece boyunca gördüğü rüyaların,daha doğrusu kabusların etkisindeydi.

Çevresinde dairesel bir dönüş yaparak dört etrafına, taş yapılı evlerine uzun uzadıya baktı.

Ev,tipik bir Mezopotamya evi. Binlerce yıllık kültürün adeta bir sentezi. Dörtgen  bazalt duvar, kuzey kısımda inşa edilen iki oda, iki odayı hem ayıran, hem de birbirine bağlayan eyvan denilen bağımsız bir alan ve bu üç yapıya paralel olarak uzanan avlu…

Evin odaları genellikle güneye bakar. Avluya açılan kalın duvarda bulunan iki büyük pencere, odaların bol ışık almasını sağlar. Odaların kapıları ise üç tarafı kapalı eyvana açılır, eyvan da avluya açılan bir tarafı açık hol gibidir.

Hasan, bir süreliğine hareketsiz durarak, zamanın baş döndürücü hızına karşı  kendine gelmeye, uykusuz geçen gecenin tortusunu üzerinden atmaya, silkelenmeye çalıştı.

Güneş henüz yeni doğmasına rağmen, ortalık  gökyüzünün berraklığı altında aydınlanmış, maviye kesilmişti.

Masmavi, nefis bir hava.

Bir mavilik ki, insanı mest eden, müthiş bir dinginlik katan ve bütün kara bulutları, sisleri dağıtan tılsımlı bir hava gibi.

 

Hasan, maviliğin zindeliğinde, uzun uzadıya  gökyüzüne baktı. Derin derin nefes aldı,gökyüzünün maviliğinde adeta kayboldu. Gök tarif edilemeyecek kadar huzur verici, bir o kadar da insanda sonsuzluk hissi uyandıran, her şeyi kapatan bir mavi örtü gibiydi.

Hasan, ne zamandır böylesi bir havanın farkında değildi, iç dünyasının karanlık dehlizlerinde, gökyüzünü gri renkte görüyor, düşüncelerine karabasan sirayet ediyordu.

Sarsıcı gecenin ardından böylesine berrak bir mavilik, Hasan için sürprizdi. İçten içe gecenin ağırlığı, düşüncelerinin griliği dağıldı, hatta sevinir gibi oldu; kendi kendine gülümseyerek, sevincini büyütmek istedi.

Bir kez daha maviliğe baktı baktı…Mavilikte küçüldü, eridi ve kayboldu.

Gökyüzü bu kadar mavimiydi, yoksa bugün mü böylesine delice bir renge bürünmüştü?

Öylece kala kaldı.

Maviliği yeni keşfedercesine, derin derin içine çekti ve avlunun orta yerindeki dut ağacın altına çömelerek,toprağa oturdu.

Rahatladı, içi birazcık da olsa hafifledi.

Dut ağacının altından bir kez daha gökyüzüne kilitlendi. Bütününü görmese bile, yemyeşil dut ağacının kalın dalları arasından görünen maviliği denize, denizi gökyüzüne benzetti.

Kuş katarlarına takıldı gözleri. Maviliğe kanat çırpan kırlangıçlara, gökyüzünü arşınlayan serçelere ve evlerin damlarına yakın uçan güvercinlere bulaştı.

Gökyüzünün  bahar günlerinin maviliğinde, alabildiğince berrak olmasını hayranlıkla izledi, başı dönene kadar maviliklerde dolaştı, kuşlarla uçtu.

Gökyüzü deniz, Hasan ise denizde kaybolan bir kuş oldu.

Karadan uzaklaştı, dingin denizde öylesine ilerledi.

Sonra yeniden yoksulluk kokan evlerine, siyah bazalttan yapılmış duvara kilitlendi.

Yıllardır tamir görmeyen bir kara duvar ve yer yer dökülen toprak sıva eski zamanlardan kalma bir tabloyu, sararan bir siyah beyaz fotoğrafı andırıyordu.

Renkli olan sadece dut ağacı ve yedi veren asma idi…

Yarım kalmış sevinçler ve giderek büyüyen bir yalnızlık duygusu duvara işlenmişti sanki. Göçlerin, terk edilmişliğin, kasvetin izleri vardı  taş duvarda.

Büyükçe bir taş, duvarın köşe taşı olarak kullanılmış.

Bir yarım güneş kültü kabartma yöntemiyle işlenmiş. Belli ki eski bir taş. Kim bilir kaç bin yıllık, temel kazınırken mi çıktı, yoksa çevrede bulunan yıkıntılardan mı getirildi bilinmez. Bilinen o ki, kadim Mezopotamya renklerini halen toprak altında saklıyor. Her kazma vuruşunda parça parça ortaya çıkıyor. Bu bazen bir taş, bazen bir kırık küp ya da paha bilmez bir kil tablet olarak toprak altından gün yüzüne ulaşıyor.

Yarım kalmış bir gaz yağı şişesi yazılı taşın en üst hizasında, bir çiviye tutturulmuşken, duvar yarıklarına, taşların arasına Kur’an yazısı olan sayfalar sokuşturulmuş.

İnançları gereği buralarda eskimiş Elifbaları, Kur’an sayfalarını çöpe atmıyor insanlar,en temiz olan yere, en yükseğe bırakıyor. Genellikle de bu yerler duvarların en yüksek yerlerindeki çatlaklıklar, yarıklar oluyor.

Hasan “Tuhaf bir gün. Sanki bu yıkık dökük evi ilk defa görüyorum.”dedi kendine.

Evlerinin bütün ayrıntılarını hiç bu kadar yakından görmemiş gibiydi.

Şaşırdı. Maviliğe yelken açan sevinci yavaşladı, bir dalganın sarsıntısında yüreği depreşti ve gözleri taş duvarda sabitlendi.

Bu evlerin binlerce yıllık geçmişi var. Yan yana, sırt sırta ve iç içe yapılan, daha çok koruma güdüsüyle inşa edilmiş, ilk ev örneklerinin benzeri. Uzun ve kısa kenar esasına dayanan, bir dörtgen arsa üzerinde inşa edilen evin kalın dış duvarları ve sokağa açılan oldukça büyük bir kapısı var. Bu büyük dörtgen kapının, orta yerinde ise  “enug” denilen küçük bir kapı bulunur. Büyük kapı sürekli kapalı tutulurken, küçük kapı aile bireylerinin günlük gidiş gelişlerine açıktır. Ağır, toplum nezdinde saygın bir misafir gelince, büyük kapı ardına kadar açılır, eve buyur edilir. Kapı içinde kapı olayının asıl nedeni, dışarıdan gelebilecek saldırıları en aza indirmek, savunma zamanı yaratabilmektir.

Hasan geçmişe daldı, çocukluk yıllarına,sevinçten kafasını,dişini kırdığı yıllara uzandı. Sessizlik yıllarına, toprak damlı evlerin güzelliğine, iç içe yaşanılan eskiye gitti.

Babasının uzun  ağaçtan iki direği yan yana koyarak, aralarına yarım metre uzunlukta tahta kalaslar çakarak, bir merdiven yaptığı yıllar yaşadı bir kez daha.. Kocaman tahta merdiven, eğik bir açıyla taş duvara dayatılarak, evin damına yol açılmıştı. O gün sevinçten defalarca dama çıkmış, inmiş; yine çıkmıştı. Çünkü dam demek, tıpkı sokak gibi bambaşka dünyalar demekti. Her dam, başka bir dama, başka bir eve açılıyordu. Bu nedenle evden eve genellikle damdan gidiliyor, dam bir sokak gibi kullanılıyordu.

Sevincinin nedeni de buydu. Artık damdan dama atlayabilecek, her yere gidebilecekti. Bu nedenle de anne babasının bütün ikazlarına rağmen, merdivenden adeta koşarcasına inip, çıkmış; sevinçten ne yapacağını bilememişti.

Ve sonunda sevinci yarım kalmış,merdivene inip çıkarken,kayarak düşmüş, kafasını ve ön dişini kırmıştı.

Kırık dişinde ilk günkü gibi bir sancı hissetti, yıllar sonra yok olan sevincine hayıflandı…

Mezopotamya’da yüksek duvarlı evlerin avlusu hem bir bahçe, hem de yazın oturup kalkılan, hatta yatılan yer olarak kullanılır.Dış duvarlarının yüksek olmasının tarihsel, dinsel ve kültürel nedenleri var. Binlerce yıl önce temeli atılan bu evlerin çok fazla değişmeden varlığını sürdürmesi ilginç gelse de, insanların korunma güdüsü kalın ve yüksek duvarlar inşa etmesine neden oluyor.

Hasan’ın ailesi uzak diyarlardan bu kente taşındığında, babasının ilk işi yıkık dökük evin toprak avlusuna, bir dut ağacı ve asma dikmek olmuştu.

Gölgesiz avlu, köksüz aile olmaz diyerek, her şeyden önce , yirmi- otuz metre karelik toprak avluya fideleri dikmiş, evlerinin şenlenmesini sağlamıştı. Dut ve asma hem bir özlemin, hem de geçmişten kapamamanın yansıması, muhacirleşen bir yaşamın tesselisiydi.

Dut ağacı ailesinin bir parçası, hatta hayatlarının direği gibiydi. Neler neler yaşanmamıştı ki bu ağacın gölgesinde…

Acılar, sevinçler ve öfkeler dut ağacının gölgesinde yan yana ve iç içe geçerek hayat bulmuş, yaşamları muhacirleşmişti.

 

Hasan geçmişe gidip, gelirken zihni bulandı, gözleri karardı ve iç dünyasına gömüldü.

Babasını karşısında, dut ağacının altında bulunan tahta sedir üzerinde oturmuş buldu…

Uzansa, adımlasa babasına dokunacaktı. Öylesine yakın, öylesine canlı duruyordu babası.

Her zamanki gibi altıgen şapkası yana kaymış, kafasının keli görünüyordu.

Yanında bir sürahi su ve  başının altında kırmızı Alman kadife kumaşa sarılı tabancası duruyordu.

Babasının en büyük mal varlığı tabancasıydı, bu nedenle onunla yatar, onunla kalkardı. Üzerinde taşımazdı ama evde sürekli elinin altında bulundururdu.

Hasan’ın annesi bu duruma karşı çıksa, isyan etse de sonuç değişmezdi. Tabanca yastığının altında olmasa, babası uykuya dalamazdı…

 

İç dünyasından bir an sıyrıldı. Sevinci yok olmuş, hüzne boğulmuştu.

Babası tekrardan karşısındaydı. Bu kez boylu boyunca tahta sedire uzanmış, nefessiz kalmış, kaskatı kesilmişti.

Tam da bu ağacın altında, tahta yatak üzerinde can vermişti. Yaz günlerinde uzandığı yerde, son kez uyuduğunda bir daha uyanmamıştı…

O günden sonra oradaki tahta yatak kaldırılmış, hiçbir aile bireyi ağaç altında dinlenmek adına da olsa oturmamış, dinlenmemişti.

Aradan 16 yıl geçmesine rağmen, ölümün korkunç ayrıntıları gözlerinin önünden bir an olsun gitmemişti. Hatırladıkça içi acıyor, yüreği burkuluyordu.

Babasının öldüğü yere dokunarak, toprağı avuçlayarak hüznünü bastırmaya, ağlamaklı yüreğini ferahlatmaya çalıştı.

Hüzünlendi, içi acıdı ve yüreği ağlamaklı oldu.

Gözleri nemlendi, kalbi sıkıştı…

Kendi kendine konuşarak,içerlendi:

“Keşke buraya, bu dut ağacının altına gömseydik babamı. O tuhaf mezarlığa ne diye götürdük? Ölüm kokan o çöle neden gömdük? Oysa ne çok severdi bu ağacı. Ömründe tek sermayesi bu ağaçtı. Her gün sular, bahar gelmeden budar, yazın sıcaktan bile korumak için yapraklarını hemen hemen her gün ıslatırdı…Evi gibiydi bu ağaç. Arkadaşı, sırdaşı ve geçmisinin bir parçasıydı. ”

Derin bir iç çekti…

”Ne çok acı biriktirmişiz baba? Acılarımız büyüdükçe, ağaç da büyümüş, dal budak vermiş…”

İçinde ki sevincin acıya dönüştüğünü görerek, yeniden masmavi gökyüzüne baktı…

İçinde ki hüzün dalgasını bastırmak için gökyüzünde kaybolmak istese de yüreğinde sevinçten eser yoktu artık.

İçindeki mavi sevinci koruyamamanın hüznü yüreğini burktu ve giderek bütün benliğini sardı, öfkelendi.

Bir anda maviliğin dinginliği yok oldu, eski haline, mavilik öncesine, gri bir tona döndü.

Uzunca bir süre dut ağacının altında yapayalnız oturdu.

Sessizce ağladı,içi iyice daralınca toprağı eşeleyerek, hüzün dalgasından kurtulmaya çalıştı.

Bacakları, sonra da ağacın gövdesinde oluşan yumrulardan sırtı ağrıyınca ayağa kalkarak, su bidonuna yöneldi.

Sanki gece yağmur yağmış, toprak nemlenerek ortama alışılmışlığın dışında bir koku yaymış, dut ve asma ağacı da topraktaki suyu bünyelerine çekerek, ortama delice bir canlılık katmıştı.

Tıpkı mavi gibi, yeşil de yemyeşildi.

Evlerine yeniden baktı. Oldukça eskimiş, sıvalar dökülmüş, yer yer taşlar sanki yerinden oynamış olduğunun farkına vardı.

Evlerinin damına çıkan tahta merdiven yer yer çürümüş, bir iki basamağı ise kırılmıştı.

 

Çok eşyaları da yoktu, ayrı bir mutfak gereksinimleri hiç olmamıştı.

Bir gün yemek yapacakları malzeme olsa, annesi hemen avluda iki taş arasında ateş yakarak ocak haline getirir, bakır kazanda var olanı pişirirdi.

Genellikle de mercimek çorba ve bulgur  pişirir, nadiren et girerdi kazanlarına…

Yeniden derin bir nefes  çeke çeke, göğsünü şişirdi ve ani bir hareketle birkaç bedensel ekzersiz yaptı…

Boynundan, kollarından küt küt sesler geldikten sonra su variline yöneldi.

Avluda bulunan petrol varilinin musluğundan yüzünü yıkadı.Taş gibi sert, koyu krem, kül rengi sabunu ellerinde ovuştursa da pek köpürmedi ama Hasan buna rağmen sabunu bir kaç kez ellerinin arasında dolaştırdı. Sabun her zaman ki gibi ellerinden kayıp, beton üzerinde bayağı yol aldıktan sonra durdu. Hasan elinden kayıp giden sabuna öfkelense de yüzünü yıkamaya devam etti.

Parmaklarıyla saçını düzeltmeye çalıştı. Saçının kirlendiğini düşünerek, gömleğini çıkarıp, sadece saçını yıkamaya yöneldi. Taş gibi sert sabunu kafasında birkaç kez çevirdi, parmaklarını gezdirdi. Plastik kapla kafasına suyu dökerek, saçlarını yıkadı, havluyla kurulayarak, güneşte oturmak için çömeldi.

İçinde sevinçle keder yan yana, keder biraz daha baskın gelmişti. Oysa gökyüzünün maviliği yüreğinde bir sevinç dalgası yaratmış, az da olsa mutlu olmuştu.

Hüznün girdabında, şiddetli bir patlamayla sarsıldı. Sonra birkaç silah sesi ve insan çığlıkları.

51486640_2123942561023232_3641564575410683904_n

Ne olduğunu anlayamadı; sevinç, keder derken yüreği tedirginğe yelken açtı. Ne geçmiş, ne de evlerinde ki ayrıntılar, hepsi buharlaştı sanki.

Daha fazla duramadı, insan çığlıklarına doğru gitmek için evden hızlıca çıktı.

Bir iki  kez geriye dönüp, evlerine baktı; sonra tedirginliğin girdabında yürüyüp seslerin geldiği sokaklarda gözden kaybolarak, insan kalabalığına karıştı…

 

14.04.2019 Antep

Xal Polat

47075036_288819408641992_3163182622536892416_n27 Eylül 2018/Gaziantep

Eski zaman hikayeleri, yaşanmışlıkları ilginç detay ve derinlikler barındırır. İnsanı geçmişe götürür, kültürel damarların akışında yeni dünyaların varlığını ortaya koyar.

Bu yaşanmışlıklar insanın zihninden diline adeta kayar, böylelikle   nesilden nesile aktarılır.

Eğer Mezopotamya’da yaşıyorsanız, büyük bir ihtimalle bu hikayeleri çokça dinlemiş, farkında olmadan geçmişin şerbetinden içmişsinizdir.

Bu hikayeler tarihsel dönemeçleri, toplumsal sıkışmışlığı, efsaneleşmiş yaşamları anlatır, insandan insana geleceğe taşınır.

Bu nedenle Mezopotamya’daki nüfus kütüklerinde ki bilgiler yüzeyseldir. Kısa, kırpılmış ve resmi. Oysa yaşanmışlıklar,hikayeler derinliklidir. Kütüklerde ketumluk varken, yaşlıların zulalarında aile secereleri, olay ve vakalar yığınca saklıdır,ketumluğa asla yer yoktur.

Mezopotamya kültüründe genellikle her ailenin bir yaşlı anlatıcısı vardır. Kimisi yakın tarihi, kimisi akraba çevresini, kimisi de efsaneleşmiş olayları öylesine etkili anlatır ki insan bir ömür boyu unutamaz. İşte bu unutulmaz hikayelerden birisini, hikayenin kahramanını henüz yaşarken yazıya dökmek istedim. İstedim ki Polat bir ilk olsun. Yoksul, kendi halinde yaşayan, rüyalarının peşinden giden birisi de anlatılsın, yaşarken bilinsin diye kaleme aldım.

İşte Polat’in hikayesi.

Siverek’te hemen hemen herkesin tanıdığı, bildiği,ilişkilendiği Kelexan’lı Polat çoğu yaşıtı gibi doğduğu yıl, bazı olaylardan çıkartılan bilgilere göre, aşağı yukarı 85 yaşlarında olduğu anlaşılıyor.

Yıllardır kendine has bir yaşam yürüten, aykırı ama bir o kadar toplumla iç içe olan Ded Polat, Siverek en kalabalık yerinde, herkese ait ortak alanda, Kanlıkuyu’da gündüz zaman geçirir, insanlarla kesintisiz bir iletişim kurar. Rüyalarını, umut ve hayal kırıklıklarını kendi dilinde anlatır, katıksız ve bir o kadar art niyetsiz ifade eder. Herkesi kendine yakın, yoldaş ve arkadaş bilir. Güler yüzlüdür, dervişçe bir ruh halinde rüyalarında umutla yaşar.

Ded Polat Siverek’e bağlı Kelexan Köyü’nde doğar. Kum saati burada, Toros sıradağların arasında, Fırat kıyılarında akmaya başlar.

Çocukluk ve gençlik yıllarını köyde geçiren Kelexan’lı  Ded Polat  ve ailesi Fırat Vadisi’nde Siverek’in yoksul bir dağ köyünde yaşamlarını yürütür,kendi yağlarında kavrulur, avcılık yapar ve doğadan beslenir, kendi ihtiyaçları kadar ekip, biçer; meşe ürünleriyle geçimlerini sağlar ve kendi halinde bir yaşayan bir ailedir.

Uzun zaman önce  dedeleri,Dersim yöresinden Fırat kıyılarına yerleştikleri için kendilerine aynı zaman Dersimi de denilir.

Köyleri, Toros sıra dağlarının Fırat kıyılarına paralel uzanan vadinin yüksek kısımlarında yer alır. Köy dağlık, kısmen meşeliklerle kaplı, gözden ırak bir yerdedir. Çoğunlukla hatta köyün geneli Zazaki konuşur.Gelenek ve görenekleri tipik Kürt Kültürü ve Dersim bölgesinin izlerini taşır. Başına buyruk,isyankar ve tabi ki misafir perver.

Polat yaşama gözlerini Kelexan’da açar, her köy çocuğu gibi yoksullukla yaşamayı öğrenir. Küçük yaşta  koyun,keçi ve ineklere çobanlık yapar,odun keser, avcılıkta ustalaşır.

Henüz on üç yaşında olmasına rağmen çok keklik ve tavşan avlar, yaman bir avcı olur, ünü kısa sürede yayılır. Attığını vurur, av hayvanlarına amansız düşmanı olur.Avcı toplayıcı atalarından devir aldığı geleneği Torasların asi zirvelerinde devam ettirir. Kayalar arasında, her mağarada Polat’ın ayak izleri belirir.En deli dolu günlerinde bir yandan avcılıkla hayatını sürdürürken, bir yandan da ailesinin ev işlerini yürütür. Avcılık yaşamını öyle bir kaplar ki, günün büyük bölümü tavşan kovalamak, keklik aramakla geçirir.

Her kes Polat’ın avcılığını konuşurken, o gördüğü bir rüya üzerine avcılığa nokta koyar.

Rüya tahmin edileceği üzere avcılıkla ilgilidir. Polat birkaç gece üst üste aynı rüyaları görür. Uzanır uzanmaz, göz kapakları yorgunluğa yenik düşünce rüyaları devreye girmeye başlar. Rüyasında gökyüzünden yağmur gibi ateş Polat’in üzerine yağar. Özellikle de nişan aldığı sağ gözünün üzerine.Her damla biraz daha fazla yakıcı olurken, gözlerinin önünden vurduğu hayvanlar uçuşur. Kuşlar, keklik sürüleri, tavşan ve kazlar birbirinin ardı sıralanır. Ateş hızlanır, göz bebeğine doğru damlalar gelecekken, kan ter içinde uyanır. Birkaç kaç gece üst üste durum tekrarlanınca tövbe ederek avcılığı bırakır.

Artık tek işi vardır. Odun kesmek, kestiği odunlardan kömür yapmak ve kayalar arasında sıkışmış bostanlarda toprakla meşgul olmak.

Köyde yaşamları da zaten böyle geçer. Küçücük tarlalarda kendi ihtiyaçları kadar yapılan ekim, meşeliklerden elde edilen odun, tohum ve meyveler geçimlerinin temel kaynağını oluşturur. Odun ve odun kömürü de başlıca uğraşlarındandır. Polat bunların hepsini yapar, kendi başına bir yaşam yürütür. En çok da rüyalarından etkilenir, gördüğü rüyalar onu yönlendirir, yaşamına şekil verir.

Polat için on üç yaş uğursuzluklarla doludur. Hastalanır, üç ay yataklara düşer.Yemeden, içmedem kesilir. Ailesi şexlere, hocalara götürür, nuska yaptırır, okutur, ziyaretlerden getirilen teberık verilir. Ama Polat iyileşmez. Günden güne erir, tükenme noktasına gelir. Ateşler içinde günlerce kıvranır. Dili kapanır, takatten düşer.

Hayatın ipini tam bırakacağı sırada yine rüya kendisini hayata döndürür.

Kabusla karışık gördüğü rüyaya göre, boyu bir minare kadar olan felek kendisini bir çırpıda gökyüzüne, bulutların ötesinde bir delikten, başka bir aleme çekmeye çalışır. Her ne hikmetse Polat’ı bir çırpıda gökyüzüne çeken ölüm meleği, kendisi delikten kolayca geçmesine rağmen, Polat’ı öte yakaya geçiremez. Polat’ın erimiş bedeninin bir yarısı ölüm tünelinin bu tarafında, bir yarısı öte tarafta kalır. Polat’a göre bu ölüm meleği olan felektir. Yani Müslümanlığa göre ruhları teslim alan Azrail. Felek kendisini almaya gelmiş ama bir türlü ölüm tünelinden geçirememiştir.

Sonra, sonrası sisler içerisinde Polat’ın bağışlanıp,ölümün irmiğinden kurtularak, yine gökyüzünden yatağına felek tarafından indirildiğidir.

Rüya bu ya ertesi gün felek yine görünür kapıda. Polat’ın peşini bırakmaya niyeti yoktur. Yanına çağırır, Polat’ta yatağından doğrularak Felek’in gel komutuna uyarak, peşine düşer. Tam evlerinin örtmelerinden* düşecekken, annesi yakalar. Üç aydır yatağa mahkum olan, konuşmayan, öldü ölecek denilen Polat bir daha yatağa girmez, Felek’e inat ayaklanır.

Bu rüyadan sonra iyileşir, eski sağlığına kavuşur. Kendi ağzıyla anlattığı rüyasında feleğin çemberinden geçerek, yaşama devam eder.

Yine rüyasında kar yağar, karla birlikte yedi aşrın yukardan karla birlikte melekler iner, yağan kardan yeryüzündeki bütün insanlar, canlılar,ölenler, yaşayanlar yese yine bitmez, yiyen acıkmaz, hastalanmaz…

Polat da kardan meleklerle birlikte kaşıklar ve bir ömür boyu rüyanın etkisinde yaşar. Acıkmaz ama hep üşür.

Rüyada gördüğü kardan mıdır nedir, Polat yaz kış üşür ve palto giyer.

Bu nedenle uzun, upuzun paltosuyla Siverek’te onu tanımayan, bilmeyen yoktur. Herkes şu ya da bu şekilde tanır, bilir ve anlatır. Kimisi Ap Polat der, kimisi Xal Polat.

Yaz, kış uzun palto giyer, sekizgen şapkası ve şapkasını örten kalın kefiyesi, gabardin kahverengi şalvarı kendisiyle özdeşleşmiştir. Bütün mevsimlerde giyim kuşamı aynıdır, değişmeyen bir çizgide yaşamını sürdürür,uzun boyu ve cücesiyle bildiği gibi yaşar.

Gabardin şalvar, sekizgen şapka, kefiye, kendisini herkesten farklı kılan uzun palto ve kendine has bir yaşam biçimi.

Eski zamanların karizması ve yaşayan efsanesidir Xal Polat. Zamanı donduran, hayatı avuçları içinde yavaşça eriten benzersiz birisidir.

Siverek’ten başka memleket görmüş müdür bilmem ama Siverek’ten pek çıkmadığı, değişik kentlere ziyaret yapmadığı aşikardır!…

Belki yakın illere, akraba ziyaretine kısa süreliğine gitmiştir. Onun dışında bütün zamanını Siverek’te geçirmiş,ömrünü burada tüketmeye odaklanmıştır. Onun kum saati  Siverek’te akmaya başlamış, yaşamı burada şekillenmiştir. Her şeyiyle,düşleri ve umutlarıyla Siverek’tir Xal Polat.

Halen büyük bir inatla, yaşama sımsıkı tutunarak, hayatı anlamlandırmaya çalışan ve insanlarla iç içe olan bir divanedir, katıksız ve karşılıksız yaşayan eski çağ insanlarını çağrıştıran, benzersiz bir insandır…

Rüyalarında yaşama tutunarak, bu günlere gelmiştir. Hiç kuşkusuz rüya Xal Polat’ın yaşam motoru olmuştur.Ne badireler, ne zorluklar geride bırakmış, yaşamı içinde bulunduğumuz çağa karşı direnç noktası olmuştur.

Daha küçük yaşta başlayan yaşam serüveni, emeğiyle geçinme kültürü kendisini benzersiz kılmıştır. Sokakları ve bir başına yaşamayı seven,  boyun eğmeyen, deli dolu bir divanedir.

Sabahın erken saatlerinde, güneş doğar doğmaz evden çıkar, sokak sokak dolandıktan sonra kendine mekan seçtiği Kanlıkuyu’ya gelir, oturmaya başlar. Bir başına, içine kapanık ama bir o kadar da çevresiyle barışık. Konuşan olsa konuşur, susuldukça susar.

Ben Ded Polat’ı tanıdım, tanımadım; yaz, kış uzun ve kalın palto giyer, onsuz sokağa çıkmaz, onunla yatıp kalkar.

En son iki ay önce önce kendisini, Kanlıkuyu’da bulunan, asırlık dut ağacının altında; tek başına, uzun paltosuyla otururken bulmuştum.

Her şey değişiyordu, ama Kelexan’li Polat’ın palto merakı hiç ama hiç değişmiyordu. Rus Çarlığı döneminden fırlamış bir isyancı karekterini andıran Polat, herkesin yakınıdır, dostu ve kirvesidir.

İsmine getirilen sıfatlar bile, Xal Polat’ın herkesle ilişkilendiği, herkesin akrabası, arkadaşı, yoldaşı olduğunu gösteriyor.

30-35 yıl önce Xal Polat’ı her gördüğümde içimdeki çocuk uyanır, heyecanla paltosunun omuzlarında olup olmadığını merak eder,dikkatlerimi paltosuna verirdim.

Son gördüğümde de aynı duyguları yaşadım. Bu kaçıncı paltosu bilinmez; ama eskimiş, pörsümüş paltosu yaz sıcağına rağmen,ilikleri kapalı halde üzerindeydi; zayıflamış, yaşlılığın izleri belirginleşmiş olarak asırlık dut ağacının altında oturuyordu.Her zamanki gibi sakin ve vakur bir şekilde beni karşıladı, fotoğraf çekmeme birazcık alınır gibi olsa da ciddi bir tepki vermedi.

“Tiye suretê mi bance çiçirê? Şo di namaya banc.*”

deyiverdi.

“Di Namey” yani “İki isimli” Siverek açısından tanıdık bir tanımlamadır. Halk arasında daha çok feodal güçleri olan ve kendilerine isimleri dışında bazı yakıştırmalar yapılan  kişiler için kullanılır. Asıl isimlerinden çok, feodal çevrelerinde bilinen isimleriyle anılırlar.

Xal Polat’in iki ismi yoktur ama herkesten çok tanınır; bilinir, yüzü, siması hep tanıdıktır. Farkı da budur zaten. “Dinamey” olanların ismi bilinir, ama simasını çoğu kişi bilmez. Xal Polat’ın siması ise Siverek’in çoğunda zihinlerine kazınmıştır. Çünkü Xal Polat günün büyük kısmında Kanlı Kuyu olarak bilinen halka açık mekandadır.

Xal Polat o kadar bilinir ki, varlığı o kadar kabul görmüştür ki, Siverek’te kimse ‘Sen bu sıcakta neden palto giyiyorsun?’ bile demez, sormaz, paltolu hali alışılmış yaşamın bir parçası olarak görülür…

Çocukluk yıllarımda, zihnimde yer edinen, bundan kırk yıl önce neyse, Xal Polat bu gün de aynıdır.  Değişen bedeni, yaşı ve ağaran, dökülen saçlarıdır.Doksanlara merdiven dayasa da halen dipdiridir ve yaşıtlarına göre dinç birisidir.

Xal Polat’ı çocukluk yıllarımdan beri tanırım.Rahmetli babamla ziyaretine gittiğimiz günler aklımdan hiç çıkmadı,çıkacağını da  zannetmiyorum.

O yıllarda da dervişçe bir yaşam yürütür, aykırılığıyla da olsa yolunda yürürdü. Malı, mülkü, parası var mıydı bilmiyorum, bilmem de gerekmiyor ama verdiği görüntü hayatında parasının olmadığına dairdi.

Yaşamı kendiliğinden yürür, toplumun içinde yaşar, oradan beslenirdi.

Xal Polat’ın giyimi, kuşamı Dersimileri andırır, konuştuğu tek dil Zazacadır. Bu bir tercihten ziyade, geçmişten gelen, ana dille kodlanmış bir yaşamın doğal sonucudur.

Xal Polat 30 yaşlarına kadar köyde, Siverek’e bağlı Kellexan köyünde yaşar, sonra Siverek merkeze taşınır. Bildiği tek iş odun kırmaktır, o  da odun kırmakla yaşamını sürdürür, evlenir, yedi evlat sahibi olur.

Xal Polat gençlik yıllarında sabah erkenden,daha gün ışımadan evinden çıkar, ağır ama bir o kadar da kendinden emin bir edayla yürür, ara sıra paltosunun altında tuttuğu baltasını yorulan elinden, diğer eline aktarır, yürüyüşüne devam ederek, Sulu Cami’nin hemen yanı başında bulunan küçük ağaçlık alana gelir, erkenden gelen ameleler arasına karışırdı.

Bu alan Siverek açısından amale pazarı olarak da bilinirdi. İş arayanlar, odun kırıcılar, tırpancılar, hızarcılar genelde burada durur, ameleye ihtiyacı olanlar buraya gelerek, güçlü kuvvetli ameleler bulur, işlerinde çalıştırırdı.  Çoğu taş kırma, dam ve duvar sıvama, dökülen duvarları onarma, yük taşıma, saman boşaltma gibi gündelik işlerde çalışırdı…

Xal Polat da baltası elinde, ağaç altlarında birilerin onu işe götürmesini beklerdi. Bazen günlerce boş bekler, bazen de birkaç gün üst üste odun kırardı.

Siverek amele pazarında bir de tırpancılar, hızarcılar dururdu. Çoğu Ağrı’dan, Muş’tan gelir, bir süre iş arar, çalışır, sonra memleketlerine dönerlerdi. Çoğu da yol parası bulamamaktan şikayet ederek, el avuç açarak, aç sefil yeni iş umuduyla, yeni yolculuklara başlardı. Onlarda Xal Polat’ı tanır, onun iç dünyasını bilirdi. Xal Polat da onları arkadaş olarak kabul eder,sırlarını paylaşır, onlarla günlerini geçirirdi.

Yani Siverek’te bulunan Sulu Caminin avlusunun hemen üst tarafında  bulunan , küçücük ağaçlık alan; işsizlere, evsizlere ve yolculara bir sığınaktı. Özellikle il dışında gelen tırpancılar ekin biçme döneminde  gece, gündüz burada kalır, birilerin işçiye ihtiyaçlarını gözeterek, yaşamlarını tüketirlerdi. Burayı seçmelerinde Sulu Caminin sürekli akan kaynak suyunun hiç kuşkusuz tartışılmaz bir etkisi vardı. Suyun sürekliliği, temiz ve içilebilinir olması özellikle yoksul ve ameleleri buraya çekiyordu.

Hal Polat’da bu caminin avlusunu, yanı başındaki ağaçlık alanı mekan edinerek, baltasıyla iş beklerdi.O yıllarda odun kırarak, az biraz para kazanmaya çalışırdı.

Siverek’te fırınlarında ekmek yapımı ve bazı evlerin ısınmasında meşe odunu kullanılır. Bu nedenle Siverek’te meşe odunu pazarları, odun kırıcıları varlıklarını bu gün bile sürdürür.

Xal Polat da uzun süre, odun kırarak yaşamını devam ettirdi. Sürekli iş yapmasa da, bazı aileler Xal Polat’ı tercih ettikleri oluyordu. Oldukça heybetli, boyu bosuna uygun bir balta taşır, odun kırmak için evlere, fırınlara giderdi.

Hal Polat’ın bilinen hali yani paltolu halinin dışında, bir de gizemle dolu bir özelliği vardır.Siverek’te onu tanınır kılan, ne paltosu, ne de baltasıydı. Bambaşka bir insandı, benzersiz ve farklı. Hiç kimse de olmayan bir özelliğe sahipti.

Bu özelliğiyle ilgili kitaplarda tek kelime okumadım,yazan var mı duymadım. Kendisini benzersiz kılan da bu yönüydü.

Yaşları 60-70 olanlar hatırlar, Xal Polat insanların gözlerine bakarak onların kapoklarını söylerdi.

Kapok nedir?

Kapok  Dimili kökenli bir kelime. Yiğitlik ölçü birimi. Tıpkı metre, kilogram ya da bar gibi.

Yiğitlik üzerine üretilen hikayeleri çoğumuz biliriz. Çoçukluğumuzun büyük bölümünde bu yiğitlik hikayeleri var. Büyüklerimizin anlatımları, dengbejlerin söylemleri yiğitliğine dairdir. Şöyle ata biner, kılıcını, hançerini sürekli yastığının altında taşır, haksızlığa baş kaldırır, aç kalır, sürülür, sevdiği için canının fada eder, düşmanına karşı dimdiktir, zulme, işkenceye dayanır ama asla boyun eğmez.

İşte Kapok bu meziyetlerin insanda olan izleridir. Xal Polat bu izleri görür,  insanın yiğitliğini bir  ölçüye dönüştürerek, yiğitliğini ortaya koyardı.

Kapok denilince erkeklik akla gelse de bahsettiği yiğitlik erkeklikten öte adanmışlığı ifade eder. Bu nedenle kadınlar için de kapok aynıdır. Yiğit olan kadın da olsa, erkek de olsa kapokları aynıdır.

Xal Polat özellikle gençlerin yüz çizgilerine, göz ve boyuna posuna bakarak onların yiğitlik derecesini kapok ölçü birimine göre tespit eder, onların kaç kapok taşıdıklarını söylerdi.

Hatta bir keresinde rahmetli babam  kapoklarımı öğrenmek için beni Xal Polat’ın yanına götürmüştü.

Babamı tanırdı. Aynı yaşlarda olduklarından dolayı yakınlık duyar, samimi davranırdı. Babam da aynı şekilde Xal Polat’ı sever, kendine yakın görürdü.

Beni biraz kendisine doğru iterek “ Polat hele bewni no lajektê madi çend kapoki estê?**”

Xal Polat’da gülümseyerek ilk tepkisini bir dilekte bulunarak verdi.

 “ Remzan no lajekê toyo? Allah starkero…***”

Bana dikkatlice baktı. Gözlerime, özellikle gözlerimin içine baktı. Ürktüm desem yalan olmaz. Sindim, kafamı içime çektim.  Babama doğru geriye adımladım.

Kısa bir süre sessizlik içinde gözlerimde sanırım kapok aradı. Çevrede bulunan birkaç yetişkin erkek de bizi izledi sessizce…

Herkes bana biçilecek kapokları merak ediyordu demek ki. Ben ise içime sığınmıştım, sinmiş, korkmuştum…

Xal Polat sustukça, ben sıkıldım, utandım, oradan kaçmak istedim.

Babam bunu fark etmiş olacak ki:

“Polat de vaji, tiyê çırê bê hes manê nê?****”

Xal Polat hiç oralı bile olmadı, susmaya, gözlerime bakmaya devam etti.

Sonunda ağır ve tok bir sesle “No lajekê to çend serreyo?*****”

Babam hiç duraksamadan “11 serreyo******” dedi…

“Eh hetta şıro eskerey, hendê mércuye kapok asano*******”

Babam biraz daha ısrar etmek istedi.

“Hele rİnd bewnÎ, mercu çiçya. Kapok hendê mercûyê benno. Hele bevni zewbi çiyê çinyo?…********”

‘Remzan tiye sevanê, mercu tayna? Mi çi insanê di, qe çimandi çidi hendi miskalê kapok çinê bi…*********”

Babam çaresiz mercimek büyüklüğünde ki kapokıma razı olarak geri döndü.

Yolda hiç konuşmadı, kapokımı az bulduğu anlaşılıyordu.

Tek oğluydum, kapokta mercimek kadar çıkınca moralmen çökmüştü adeta…Evde annemle konuyu konuşur oldular, annem “Çı kapoko, çı halo. No xinteyra geyrî bi. Tiyê çirê lazeki benê çîyoo ewna…?**********”

Sonra ben büyüdüm.Okul, öğretmenlik, sendika derken geç de olsa 35 yaşında askerliğe alındım ve21 gün kısa dönem askerlik yaptım. Bu gün 49 yaşındayım. Mercimek büyüklüğünde ki kapokumdan bir iz var mı bilmiyorum? Xal Polat bu gün gözlerimde ne okur, ne kadar kapok verir onu da bilmiyorum? Aradan yıllar geçti, sanırım mercimek kadar da olsa kapok insana bir güven duygusu veriyor.Tuhaf ama böylesi bir his yaratmış üzerimde.

Bu kapok meselesi bir dönem Siverek kahvelerinde, köy odalarında çok konuşulur, tartışılırdı.

Bu gün kapok peşinden koşan insan sayısı parmak sayısından bile az. Xal Polat, insanın gözlerinde kapokları okuyan tek kişi…Yeryüzünde eşi ve benzeri var mıdır, bilmiyorum?

Xal Polat gördüğü gözlerin kapokunu ne az, ne de fazla söyler. Konumu, adı, sanı kapokta işlemez. Başına silahta dayasan gördüğü kapok neyse odur. Ağa da olsan, beg de olsan kapok gözde göründüğü kadardır. Ne fazla, ne eksik…

Mesele bu kadar derin ve ilginç yani…

Yaz kış giyilen palto ve insanların gözlerinde okunan kapoklar… Polat’ın yaşamı rüyalardan, kapok okumaktan ibarettir.

Şimdilerde ise rüyasında gördüğü hazinenin peşindedir. Bir gün bulacağından emin, rüyalarında yaşamaya devam etmektedir Ded Polat.

Allah uzun ömür versin…

Kaynakça: Bu yazı uzun gözlem ve kısa bir araştırma sonucu yazılmıştır. Eksiklikler, abartı ve olağanüstülükler olabilir. Hata ve yanlışlar için şimdiden özür dilerim. Yaşayan birisinin hayatını kaleme almanın zor tarafları var. Bu nedenle bazı konuları es geçtim. Belki daha ileriki zamanlarda daha derinlikli yazılabilinir.

Bazı Zazaca cümlelerin Türkçelerini yazmakta fayda var diye düşünüyorum. Slm ve saygılarımla.

1.Benim fotoğrafımı çekip ne yapacaksın? Git iki isimlileri çek.

2.Polat hele bir bak, oğlumuzda kaç kapok var?

3. Ramazan bu senin oğlun mu? Allah korusun.

4.Polat söylesene niye susuyorsun?

5.Oğlun kaç yaşında?

6.11 yaşında

7.Askere gidene kadar, mercimek kadar bir kapok görünüyor.

8. Biraz daha iyice bak. Mercimek kadar kapok mu olur? Hele bir bak başka görünmüyor mu?

9.Ramazan sen ne diyorsun? Ben ne insanlar gördüm. Gözlerinde nokta kadar kapok yoktu.

10. Ne kapoktur, ne haldır. Bu deliliklerden vazgeç. Çocuğu bu tür işlere niye götürüyorsun?

 Hatta anlatılır ki, iki isimli feodal beylerden birisinin yakınları Xal Polat’ı kısmen zor yoluyla ağalarının huzuruna götürür, keyalarının kapoklarını söylesin diye.

Normalde Xal Polat kişilerin kapoklarını tespit için ayaklarına gitmez. Ama iş zora dayalı olduğu için birkaç kez, böylesi durumla karşı karşıya kalmış.

Ama nafile Xal Polat burada da suskunluğunu korumuş, konuşmamış, hiçbir şey söylememiş. Yakınları, korumaları kaş, göz ederek konuşmalarını istemişler ama Xal Polat susmuş. Ne yapsalar fayda vermemiş. Hatta biri “kafanda bu silahı patlatırım, çabuk söyle.” dese de sonuç değişmemiş.

Polat yine susmuş. Herkes gergin, tetikte olsa da ağanın kapok sayısını açıklamamış Polat.  Neyse ki ağa adamlarına işaret ederek,herkesi Polat’tan uzaklaştırmış. Xal Polat’ta ağaya minnet duyarak, canını bağışlamasından dolayı sadece teşekkür ederek, oradan ayrılmış, yani kapoklarını açıklamamış…

Sukti herkes eyrê vano Polatê  Kelexanî. Berda inarêzi vanê Dersimi. Wextê wextandi Dersimra amaye suk.Çı wext Dersimi amêyê Suk ez nêzana. Desman, Çiqan, Kelexan û çend dewandi bera Dersimî estê.Evro kes xurê nêvajo  Dersimi zi, bera Dersimîya…

Suktı o ki ey nısıllasno çinyo. Herkes Polat’i zano.

Polat zımıstan, anman paltoya geyreno. Şevkay cı şeş koşeya u şepka ser kefiyêra rês giridano…

Polat kamo, çi kar keno?

Ez hend vêşi xuori nêkeva.  Polat, Xal Polat, Ded Polat, Ap Polat. O Sukrayo.

Polat merdımêro dergo zey şiva kenêrbı cıwaneydı xuedı. Derg u barî bı.  Ewro biyo kalzi hewna heybetê ci asano.

Siverek’te  Kelexan’lı Polat’ı tanımayan yoktur. Herkes onu tanır.Yıllardır Siverek dışında bir yerde yaşamamış, dünyası Siverek olmuştur.

Polat yaz kış kalın ve uzun bir palto giyer, yanında taşıdığı baltayla bazen fırınlara odun kırar, bazen de evlerin ısınmasında kullanılmak üzere  için kışlık odun 

Gençliğinde Sulu Cami’nin hemen yanında bulunan ağaçlık alanda oturur, tırpancılarla sohbet eder, gelen gidenin kapokları belirlerdi.

Siverek kendine has bir kültüre sahiptir. Bir yönü beriye yani ovaya, bir yönü dağlara bakar. Bu nedenle dağla ova kültürünün sentezlenmiş yapısı kendini bariz bir şekilde gösterir.

Beri ayrı bir iklime sahiptir, dağlık alan apayrı bir iklime. Siverek kent merkezi ise bu iklimlerin harmanlandığı, sentezlendiği bir mekandır. Eskidir, kadimdir ve aynı zamanda şimdiki zamanın kıyısında, geçmişle gelecek arasında sıkışıp kalan bir liman benzeri bir yerdir.Dışarıya göç verir ama dışarıdan pek göç almaz.

Polat ya da Kelexan’lı Polat…

Siverek’te onu tanımayan yoktur sanırım. Herkes az biraz tanır. Yaşı ilerleyenler geçmişini bilir, orta yaşlılar bu gününü görür. Oysa Polat tam anlamıyla bir efsanedir. Benzersiz bir kişiliğe sahiptir. Günün büyük bölümünü sokaklarda geçirir, gezer, dolaşır ve kendine mekan ettiği noktada oturur. Gençliğinde daha çok Sulu Cami’nin yanı başında bulunan küçük ağaçlık kısımda oturur, tırpancılarla arkadaşlık kurar, zaman zaman fırınlara, evlere odun kırmaya giderdi.

Şimdilerde Sulu Cami mevkisini bırakmış. Uzun zamandır hep Kanlı Kuyu’da bulunan birkaç asırlık ağacın altında ömrünü tamamlamaya çalışıyor.

Konuşurken gülümseyen, zaman zaman ciddileşen Polat aslında bilinmeyen bir çok özelliğie sahip.

Gençliğinde hep paltoyla gezerdi. Uzun ve kalın paltosunu hiç çıkarmayan Polat, aynı zamanda kişilerin yiğitlik derecelerini de belirler. Kapok verir gençlere, yiğitlere.Siverek’te bazı aileler özellikle erkek çocuklarını Polat ‘a göstererek kapoklarını öğrenirlerdi.

Rahmetli babam beni de Polat’ın yanına götürerek kapok’ı mı öğrenmeye çalışmıştı. Hal Polat uzun uzun yüzüme, gözlerime baktı…

“Hatta vekti eskerey hendê mercıyê kapok aseno…”

Babam mercimek büyükliğünde ki kapokla teseli olarak eve döndü.

Siyasetin Yeni Kodları

trsiyaseti

Bu seçimler sosyal bilimciler için tam bir tez konusu. Gerek yaşanan ittifaklar, gerekse de seçim sonuçlarının olası etkisi, seçim kampanyaları çerçevesinde sarf edilen sözler, ortaya konulan yaklaşım yerel seçimleri önceki seçimlerden farklı, hem de çok farklı kılıyor.

Her ne kadar adı yerel seçim olsa da, sonuçları ülke geleceğini etkileyecek, siyaset kulvarında yepyeni bir süreç başlayacağı daha şimdiden görünüyor.

Anlaşılan kentlere  sadece belediye başkanı ve meclis üyeleri seçilmeyecek, aynı zamanda ülke siyasetine yön verecek bir sürecin başlangıcı tetiklenecek.

Bunun bir öngörü olduğunu belirtmek gerekiyor.Tabii ki tersi de olabilir. Her şey seçin atmosferinde gelişip, normal mecrasından yol alabilir. Böylelikle siyasetin cilveleri tarihe dipnot olarak da düşebilir.

Ama meydanlarda yaşanılanlar, siyasetçilerin söylemleri, partiler tarafından yürütülen çalışmalar gösteriyor ki, bu seçim tarihsel dipnottan öte bir etkiye sahip olacak. Önümüzde ki beş on yıllık bir zaman diliminde yaşanabilecek siyasal olaylara kaynaklık edeceği kuvvetle muhtemel.

Seçime ramak kala, mevcut siyasal tabloya görmek,yaşanılanları zihnimizde canlandırmakta fayda var.

Siyasal ortam önceki seçimlere hiç benzemiyor. Koalisyonlar, ittifaklar genelde hükümet oluşumunda yaşanırken, bu seçim yerel olmasına rağmen, ittifaklaşma siyasi partilerin birinci gündemi olarak yaşandı… Hiçbir parti tek başına bu karmaşa içinde hedefine varamayacağını düşünmüş olacak ki ittifaklar meselesi bu denli geniş hayat buldu.

Seçimlere birden çok siyasi parti girse de, seçim süreci iki ana eksen üzerinde yol alıyor.   İttifaktan öte bir bloklaşmaktan bahsetmek mümkün.

Ülke siyaseti sil baştan tartışılmıyor, devrimsel bir süreç yaşanmıyor, ama siyasettin kendisini yeniden masaya yatırdığı açık seçik görünüyor.

Seçimden öte bir olay var ortada, varlık yokluk hatta savaş atmosferine girilmiş bir durum var, seçim meydanları sert ve gergin.

Siyasettin, siyasetçilerin dili toplumda var olan bölünmüşlüğü, karşıtlığı daha da derinleştiriyor, uzlaşma kültürünü giderek ortadan kaldırıyor.

Partilerin çalışmaları, amaç ve stratejileri, gergin ortamı besliyor ve giderek bu yerel seçimleri ülkenin kaderi haline getiriyor.

Hükümet kanadının sert ve gergin olması, muhalefetin varlığını ittifaklara bağlaması seçimleri önemli ve tarihsel kılıyor.

Daha önceki yıllarda yaşanan iş birliği, koalisyon ve ittifakları aşan, bloklaşma eğilimi gösteren bir toplumsal olgu ortaya çıkmış durumda.

Parlamenter sistemden, Cumhurbaşkanlığı hükümet sistemine geçildikten hemen önce başlayan bu siyasal zemin elbette bazı sonuçlar doğuracaktı.

Sistem çok partili bir sistem olsa da, siyaset giderek iki ayaklı bir sisteme doğru evirilmesi  kaçınılmaz bir sonuçtu.

Dolayısıyla bu gün yaşanılanlar aslında dünün yansımasıdır. Çünkü Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde iktidar güçlü olmayı gerektiriyor. Çok parçalı bir meclis, değişik partilerin idaresinde ki kentler, Cumhurbaşkanı Hükümet sistemi  açısından  bir dezavantaj olarak görülüyor.

Bu nedenledir ki özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan son seçimlerde aldığı oy oranını korumak için seferber olmuş durumda. Neredeyse tek başına bütün gücünü kullanıyor, seçim meydanlarında sürekli gündem belirliyor.

Çünkü bilinir ki, seçimlerde oy kaybeden en güçlü hükümet, iktidar sonuçlar üzerinden tartışma konusu olur ve olası erken genel seçimin kapısını aralar. Bu elbette ipleri ellerine alan, bütün iktidar aygıtlarına sahip olan hükümet için kolay kolay hazmedilecek bir durum değildir. İşte ittifaklaşma bu açıdan oldukça önemlidir.

AK Partinin öncülüğünde yaşanan ittifaklaşmada, milliyetçi, muhafazakar oyları devşirmeye muktedir MHP ve BBP  var. Kendilerine Cumhur İttifakı diyen üç siyasi parti aynı zamanda, seçimleri beka meselesi olarak da gördüğünü, seçmeni bu temelde etkilemeye çalıştıkları görünüyor.

Hükümet yani Ak Parti, MHP ve BBP’sini yanına alarak milliyetçi, muhazafakar kesimlerden gelen oylarını korumak, iktidar olanaklarıyla yeni kesimlerin oylarını almak, hükümete verilen desteği canlı tutmaya çalışıyor. Bunu yaparken de muhalefete yükleniyor, soruşturma/mahkemeye çıkarma, tutuklama, ekonomik kaynaklarını kurutma dahil her türlü iktidar ve baskı aracını devreye sokuyor…

Her şey hükümetin aldığı oy oranının altına düşmemek için.

CHP ve İyi Parti öncülüğünde oluşan,yer yer SP’de içine alan Millet İttifak ise daha çok mevcut hükümetin gücünü kırarak,yerel iktidarı elinde bulundurmak, oy oranlarını yükseltip, mevcut hükümeti tartışmalı hale getirmek ve yeni süreçte güçlü bir halk desteğine sahip olmak amacı güdüyor. Millet ittifakın hedefleri arasından Ak Partiyi geriletmek, kentlerde iktidarı eline geçirmek var. Daha çok hükümetin gücünü kırmaya, sınırlamaya yönelik olarak gerçekleşen ittifakta bir de resmen olamayan  ama başından beri tartışılan HDP faktörü var.HDP resmi olarak Millet İttifakında yer almıyor olsa da kilit rölde olduğu kesin.

HDP seçim stratejini büyük şehirlerde AKP’ye kaybettiren adayları destekleme, kayımların olduğu merkezlerde aday gösterme olarak açıklamasına paralel olarak özellikle üç büyük metropollerde Millet İttifakını destekleme yolunu seçti. Resmi olarak ittifaklarda olmasa da, saha da etkin bir HDP var.

HDP resmi olmasa da, seçim sonuçlarını millet ittifakı lehine değiştirecek. Sadece bu stratejisini büyükşehirlerde değil, önemli oy oranına sahip Urfa ve Adıyaman’da ise SP adaylarını, Antep’te ise DSP adayı Celal Doğan’ı destekleyen HDP seçimlerin en kritik partisi oluyor. Yüzlerce üyesinin tutuklu olduğu, hükümettin açık seçik hedef gösterdiği HDP, yerel seçimlerde iktidarı zora sokacak politik kararları hayata geçirmiş durumda. Oldukça riskli bir politik karar ama HDP seçmeni konsolide olabilecek bir yapıya sahip olduğundan sonuç alma olasılığı da yüksek.

İki blok ekseninde yürüyen seçim sürecinin sonucu ne olur,kim ne kadar oy alır,  ne kadar belediye başkanı çıkarır bilmiyorum?

Bildiğim bir şey var,seçim bittiğinde yaşanan ittifakların sosyolojik tartışması devam edecek.

Çünkü Türkiye Demokrasisi kesin olarak bir restorasyona ihtiyaç duyuyor. Yaşanan bloklaşma bu restorasyonu yapabilecek mi, yoksa yeni oluşumlar mı gerekecek?

İşte bu soruların yanıtları seçim boyunca yaşanılan olaylar ve seçim sonuçlarına bağlı.

Bu ülke sürekli gergin ve risk faktörü yüksek bir ekonomik zemin, tartışmalı bir demokrasisi ve çözülmeyen sorunlarla sonsuza kadar yol alamaz. Ülkenin normalleşmeye, çoğulculuğu korumaya ve var olan sorunları çözme iradesi göstermeye ihtiyacı var…

İşte bu yerel seçimler bu nedenle önemli ve öncekilerden farklı.

Son söz olarak yerel seçimlere ramak kaldı. Pazar günü sandık önümüze gelecek. Gizli oy, açık sayım ilkesi gereği sadece biz bize kalıp oyumuzu kullanacağız. Bazı yerlerde kullanılacak açık oy densizliğini istisna sayarak bir kaç tespitle seçim konusunu noktalamak, yepyeni umutlara yelken açmak gerekiyor.

Oy kullanırken sadece vicdanınızı dinleyin, genel fotoğrafı görüp, karar verin. Her kime verirseniz, verin birlikte yaşamanın güzelliği için oy kullanın…Unutmayın her insanın oyu eşittir.

Kalın sağlıcakla…

28.03.2019

Şeyhmus Çakırtaş/Antep

Sararmış bir anı, eskimeyen bir fotoğraf…

Sararmış bir anı ve eskimeyen bir fotoğraf…Sararmış bir anı ve eskimeyen bir fotoğraf…

Uzun zaman oldu..
Belki de varlığımı unuttun. Sokakta görsen tanımazsın büyük bir ihtimalle.
Ben de öyle.
Zaman ikimizi de değiştirdi. Sen genç, olgun bir delikanlı, ben kır saçlı,ellisinde birisi oldum.
Yıllar akıp geçti..
Çok öğrenci, çok sınıf gördüm, çok tahta eskittim. Fazla duramadım, durduğum yerde. Bazen ben kaçmak istedim görev yerimden, bazen devlet memnun kalmadı benden. Bu nedenle çok gezdim....Her yıl bir yerde dersem abartı olur, ama hakikaten çok yer değiştirdim. Sürüldüm, sürgüne gittim. Kimi zaman zorunlu, kimi zaman gönüllü...
İyi bir öğretmen miydim? Bilmiyorum. Sonuçta bir yerde dikiş tutturamadığım gerçeği ortadayken, sanırım ben iyi bir öğretmendim dersem öğrencilerime haksızlık etmiş olurum. 
Elbette en iyisini onlar bilir...
Çünkü öğretmenlik apayrı bir meslek. Diğer mesleklere hiç benzemiyor. Malzemen insan. Nasıl yoğurursan öyle şekil alıyor...Yani insanın kişiliğini şekillendiren unsurlardan biridir öğretmen...
Yazımın başında da yazdım. Çok zaman geçti aradan. Adın zihnimde saklı. 
Muzaffer'di sanırım. Hatta kesin sen Muzaffer'din...
Karlı bir gündü...
Sen ve arkadaşlarını bir başına eve göndermek içime sinmemiş, sezinle yürümüştüm...
Köy derin bir vadide, yol ise vadiden yukarıya doğru uzanan zorlu bir yokuştu. Sen ve arkadaşların için tehlikeli de olsa, patika yollardan, inişli çıkışlı kayalardan ve karlı yolu aşarak evinize varmak üzereyken basmıştım deklanşöre. 
O gün öylesine çeksem de, sonra ölümsüz bir anıya dönüşeceğini tahmin ettim o fotoğrafı.
Biraz boynunu bükmüz,yorulmuş, dağılmış ve üşümüş olduğun besbeliydi. Kalay değildi elbet.
Neredeyse 3 km yol kat etmiştin. Hem dağ bayır, kış kıyamet, hem de karlı bir havada.
Dolaysıyla o günü ve o fotoğrafı hiç unutmadım...Yıl 1992 yılı, ocak ayıydı sanırım. Çermik Musayan,yani Türkçe ismiyle Kartaltaşı Köyü.
Sen her gün bir kaç arkadaşınla birlikte Karvan Çivani Mezrasından yürüyerek gelir, akşam çökmeden tekrar dönerdin evine.
Ben de biraz sana benziyordum. Mesai saatleri bitti mi köyden çıkar,sanle biraz yayan yürür, yönü belirlemeden bir yerlerde konaklar; ertesi gün erkenden yine senin gibi derste olurdum...
O zamanlar kar yağardı her kış...Kurak geçmezdi mevsimler.
Ayaklarımız üşürdü okulda, ama içimiz sıcaktı sanırım. Katıksız birbirimize bağlıydık. 
Ben Türkçe konuşurdum, hani öğretmendim ya...Bilirdim Zazaca'yı. Ama Türkçe konuşurdum...
Dinlerdin, dinlerdiniz surgusuz sualsız...
Sonra teneffüslerde kaçamak yapardık, başlardık Zazaca konuşmaya.
Yüzünüz gülerdi, heyecanınız vururdu yanaklarınıza...
"Ma öğretmen sınıfta Zazaki konuşsan ne olur ki?"
Olmaz derdim, sınıfta Türkçe konuşulacak...
Bahçe ev serbest...
Yarım ağızla gülerdin...
Bir fotoğraf makinasina bakarken yüzün sertleşir, her nedense gülmekten kendini alıkoyardın...
Belki fotoğrafı da bir sınıfa benzetirdin...Gülmenin yasak, kasılmanın kural olduğu bir sınıf olarak düşünürdün...
Doğru aslında..Fotoğrafta dikdörtgen, sınıf da.
Bu ne ya bu dikdörtgenlerden çektiğimiz, sınırlıyor her bir şeyimizi.
Muzaffer nerdesin, ne yaparsın bilmiyorum...
Dilerim ki mutlu ve aydınlık bir yaşam sürdürüyorsun. Belki boy boy çocukların olmuştur.
Bu fotoğrafı o zaman sana vermemiştim.
Bu gün sana ulaşabilsem, fotoğrafını teslim edeceğim...Bir emanet misali...
Bende duran, ama bana ait olmayan bir emanet.
Bu nedenle sana ulaşacak mutlaka...

Uzun zaman oldu..
Belki de varlığımı unuttun. Sokakta görsen tanımazsın büyük bir ihtimalle.
Ben de öyle.
Zaman ikimizi de değiştirdi. Sen genç, olgun bir delikanlı, ben kır saçlı,ellisinde birisi oldum.
Yıllar akıp geçti..
Çok öğrenci, çok sınıf gördüm, çok tahta eskittim. Fazla duramadım, durduğum yerde. Bazen ben kaçmak istedim görev yerimden, bazen devlet memnun kalmadı benden. Bu nedenle çok gezdim….Her yıl bir yerde dersem abartı olur, ama hakikaten çok yer değiştirdim. Sürüldüm, sürgüne gittim. Kimi zaman zorunlu, kimi zaman gönüllü…
İyi bir öğretmen miydim? Bilmiyorum. Sonuçta bir yerde dikiş tutturamadığım gerçeği ortadayken, sanırım ben iyi bir öğretmendim dersem öğrencilerime haksızlık etmiş olurum.

Elbette en iyisini onlar bilir…

Çünkü öğretmenlik apayrı bir meslek. Diğer mesleklere hiç benzemiyor. Malzemen insan. Nasıl yoğurursan öyle şekil alıyor…Yani insanın kişiliğini şekillendiren unsurlardan biridir öğretmen…

Yazımın başında da yazdım. Çok zaman geçti aradan. Adın zihnimde saklı.

Muzaffer’di sanırım. Hatta kesin sen Muzaffer’din…
Karlı bir gündü…

Sen ve arkadaşlarını bir başına eve göndermek içime sinmemiş, sezinle yürümüştüm…

Köy derin bir vadide, yol ise vadiden yukarıya doğru uzanan zorlu bir yokuştu. Sen ve arkadaşların için tehlikeli de olsa, patika yollardan, inişli çıkışlı kayalardan ve karlı yolu aşarak evinize varmak üzereyken basmıştım deklanşöre.

O gün öylesine çeksem de, sonra ölümsüz bir anıya dönüşeceğini tahmin ettim o fotoğrafı.

Biraz boynunu bükmüz,yorulmuş, dağılmış ve üşümüş olduğun besbeliydi. Kalay değildi elbet.

Neredeyse 3 km yol kat etmiştin. Hem dağ bayır, kış kıyamet, hem de karlı bir havada.

Dolaysıyla o günü ve o fotoğrafı hiç unutmadım…Yıl 1992 yılı, ocak ayıydı sanırım. Çermik Musayan,yani Türkçe ismiyle Kartaltaşı Köyü.
Sen her gün bir kaç arkadaşınla birlikte Karvan Çivani Mezrasından yürüyerek gelir, akşam çökmeden tekrar dönerdin evine.
Ben de biraz sana benziyordum. Mesai saatleri bitti mi köyden çıkar,sanle biraz yayan yürür, yönü belirlemeden bir yerlerde konaklar; ertesi gün erkenden yine senin gibi derste olurdum…
O zamanlar kar yağardı her kış…Kurak geçmezdi mevsimler.
Ayaklarımız üşürdü okulda, ama içimiz sıcaktı sanırım. Katıksız birbirimize bağlıydık. 
Ben Türkçe konuşurdum, hani öğretmendim ya…Bilirdim Zazaca’yı. Ama Türkçe konuşurdum…
Dinlerdin, dinlerdiniz surgusuz sualsız…
Sonra teneffüslerde kaçamak yapardık, başlardık Zazaca konuşmaya.
Yüzünüz gülerdi, heyecanınız vururdu yanaklarınıza…
“Ma öğretmen sınıfta Zazaki konuşsan ne olur ki?”
Olmaz derdim, sınıfta Türkçe konuşulacak…

Bahçe ev serbest…
Yarım ağızla gülerdin…
Bir fotoğraf makinasina bakarken yüzün sertleşir, her nedense gülmekten kendini alıkoyardın…
Belki fotoğrafı da bir sınıfa benzetirdin…Gülmenin yasak, kasılmanın kural olduğu bir sınıf olarak düşünürdün…
Doğru aslında..Fotoğrafta dikdörtgen, sınıf da.
Bu ne ya bu dikdörtgenlerden çektiğimiz, sınırlıyor her bir şeyimizi.
Muzaffer nerdesin, ne yaparsın bilmiyorum…
Dilerim ki mutlu ve aydınlık bir yaşam sürdürüyorsun. Belki boy boy çocukların olmuştur.
Bu fotoğrafı o zaman sana vermemiştim.
Bu gün sana ulaşabilsem, fotoğrafını teslim edeceğim…Bir emanet misali…
Bende duran, ama bana ait olmayan bir emanet.
Bu nedenle sana ulaşacak mutlaka…

Şeyhmus Çakırtaş