İnsanların eşitsizliği üzerine çok şey yazıldı, çizildi. Halen de yazılıyor. Şu anda benim yaptığım gibi.
“Herkes eşittir” bir yanılsama, koca bir yalandır aslında.
Kimse eşit değil. Ne yasalar önünde, ne de başka mecralarda. “Herkes eşittir.” kavramı, bir insan hakkı mücadelesi yürütmenin temelini oluşturma dışında, bir yanılsamadır. Çünkü insanlar eşit değil ve bu olağan hale getirilmiş bir bilgidir.
Korkunç bir eşitsizlik var ortada. Her gün biraz daha
büyüyen, bir türlü giderilmeyen,
hayatımıza yerleşen ve giderek bir yaşam biçimine dönen bir eşitsizlik.
Bunu herkes bilir ama eşitlikten dem vurmak da geri durmaz.
Eşitsizlik kast sistemi gibidir. Nesiller boyu yaşar ve insanı, toplumu ve doğayı çürütür.
Göreceksiniz ki eşitlik soyut, eşitsizlik ise somut bir kavram
olarak hayatın bütün kavşaklarında yer alıyor…
Kavşakta durması daha bir yakıcı ve sarsıcı.
Çünkü asıl kavşak yerlerde eşitlik gereklidir. Kavşakta
eşitlik bozulursa, sonuç geri de kalmadır.
Daha daha yalın ve açık bir ifadeyle kavşakta yardım alarak
yol alanlar, doğal olarak hedeflerine daha hızlı ulaşırlar. İşte eşitliği bozan
da bu küçük yardımlardır.
Hani çevresi geniş olanların kendi yakın ve akrabalarına
yaptıkları yardımlar gibi. Herkes diploma alır, okul bitirir ama bazıları
diplomadan öte işlere hemencecik atanır ya da seçilir.
Neden?
Çünkü kavşağa geldiğinde ona omuz çıkanlar vardır. Yoksa ne
bilgisi, ne de diploması o koltuğa oturmaya yeter.
Bu nedenle bu gün eşitlik diyenler, aslında eşitsizliği anlatıyor. Her şeyin ticarileştiği, kast sisteminin yaşamın her alanında yaşandığı bir düzende, eşitlik sadece soyut bir kavram olarak varlığını sürdürüyor.
İşte isyanın bunadır. Yeteneksiz, bilgisiz,
iradesiz,üretimsiz ya da emek aşırdığım/hırsız olduğum için değil, eşitlik/
eşitsizlik ikilemini sorguladığım için, eşitsizlik girdabına mahkum ediliyorum,
ediliyoruz.
Herkes eşittir ama bazıları 2 ve katlarıyla çarpılır.
Bize ve eşitsizliği sorgulayanlara da 0 kalır.
Yani çarpmada 0 yutan eleman olduğu için , bize 0 uygun
görülür.
Allah kahretsin bu sıfırı. Bütün kabart 0 ’ da. Yeni bir förmül gerek.
Kadın 80 yaşındaydı. Hastaydı, kendi ihtiyaçlarını zar zor gideriyordu. Kocası yıllar önce ölmüştü. Kızı ile birlikte yaşıyordu. Kızı da yıllar önce eşinden boşanmıştı. Onun da bir kızı vardı. Anne, kız ve torun bir arada yaşıyorlardı. Kızının mesleği yoğunluğu, torununun ise özgür-gençlik havası, yaşlı kadını evde çoğu zaman yalnız bırakıyordu. Hastaydı, kendi ihtiyaçlarını gidermekte zorlanıyordu.
Kızı, annesinin ev bakımını sağlayacak birini arar. Bir kaçını bulduysa da yaşlı kadının yaşlandıkça kendisini gösteren huysuzluğu nedeniyle gelen bakıcılar bir kaç gün içinde işi bırakmak zorunda kalırlar.
Yaşlı kadının kızı mesleğinde kariyer yapmış hem de bir çok sivil toplum kuruluşunda aktivist olarak çalışıyordu. İnsan hakları, kadın hakları ve ekolojik hareketlerin önde gelen aktivistlerinden biriydi. Adı Yasemin’di.
Lamiha, cezaevinde iki yıl yattıktan sonra tahliye olmuştu. Tahliye olmadan önce aktivist kadın Yasemin, bir eylem sırasında kadın cezaevine gitmişti. Lamiha, eyleme girenlerden biriydi. O zaman tanışmışlardı. Lamiha, tahliye olduktan sonra, geçimini sağlamak için iş arıyordu. Arada sırada kadın haklarıyla ilgili STK’lara giderdi. Bir gün, Lamiha, STK’ların birinde Yasemin hanımla karşılaştıklarında hemen birbirlerini tanıdılar. Birbirini uzun yıllar sonra bulmuş iki kız kardeş gibi birbirlerine sarıldılar. Yasemin, ona ne iş yaptığını sordu. İşi olmadığını söylediği anda annesinin bakımını sağlamak için bakıcı arayışı aklına geldi. Böylece, tek bir hareketle hem Lamiha’ya iş bulacak hem de annesine iyi bakacak birini bulacaktı. Gözü arkada olmadan annesine bakacak birini bulmanın rahatlığıyla hem kariyerini sürdürecek hem de aktivitelerine de devam edecekti. Kızıyla da daha fazla ilgilenecekti.
Lamiha’ya işi teklif etti. Lamiha şimdiye kadar bir arkadaşının evinde kalıyordu. İşin yatılı olduğunu duyunca çok sevindi. Hemen işe başlayabileceğini söyledi. Beraber eve gittiler. Yaşlı kadının ilaçları, hastalığı hakkında bilgiler verdi. Annesi ile Lamiha’yı tanıştırdı. Lamiha’nın utangaçlığı yüzünden belli oluyordu. Sanki eve zorla getirilmiş gibiydi. Yasemin’in annesi yatağında uzanmıştı.
Lamiha’nın yüzündeki utangaçlığı, çekingenliği, yüz yüze geldiklerini gözlerini aşağıya indirdiğini gördükçe yıllar önce öğretmenlik yaptığı zamanki kız öğrencileri aklına kaldı. Lamiha’yı görünce yeni bakıcı olduğunu anladı. Lamiha’dan doğan sıcaklığa aynı sıcaklıkla yerinden zar zor kalkmaya çalıştı. İşe başlamış gibi ona yardımcı oldu. Yerinden kalkmasına yardımcı oldu. Yaşlı kadın, iyi görmeyen gözleriyle Lamiha’yı süzdü. Elleriyle saçlarına dokundu. Saçlarını burnuna doğru tuttu. Kokusunu içine çekti. Lamiha ona eski bir tanıdığı gibi geldi. Konuştular kendi aralarında… Yaşlı kadın, ona yaklaşarak “seni iyi bir cumhuriyet kızı yapacağım, Benim kızım iyi bir cumhuriyet kızı olmadı o da babası gibi hep devlete karşı oldu, ne babası ne de o beni hiç rahat ettirmediler, benim kızım olacaksın.” Dedi.
Lamiha, hiç sesini çıkarmadı. Başını sallamakla yetindi. Bundan sonra Lamiha için yeni bir dönem başlıyordu. Hem iş bulmuştu. Hem de kalacak yer. Zaten yaşlı insanlara yardım etmeyi seviyordu.
Yasemin, annesini güvendiği birine teslim etmenin huzuruyla evden ayrıldı. Bundan sonra İstanbul dışına rahat çıkabilir. Gözü arkada kalmazdı.
Yaşlı kadının kafası hep eskilerdeydi. Cumhuriyetin o şaşalı günlerini, baloları hep anlatırdı. Lamiha’nın desteğiyle yatak odasındaki gardırobuna doğru geldi. Gardırobun kapısını açar açmaz hafif bir naftalin kokusu içeriyi kapladı. Ardından gardırobundaki elbiselere dokundukça envai türlü esans, parfüm ve kesif bir sabun kokusu naftalin kokusunu bastırdı. Gardırop tıka basa elbise doluydu. Kışlık mantolar, kürkler, peluşlar, bluzlar, pantolonlar, jileler, bikiniler, mayolar… Her şey vardı. Hiç bir şeyin atmamıştı. O yaşına gelmesine rağmen birine vermeye kıyamamıştı. Başlangıçta Yasemin giyer diye düşünmüştü. Ne yazık ki, dünyaya bakış açıları farklı olduğu gibi giyim anlayışları da birbirine uymuyordu. O yine de elbiselerini parasını korur gibi korurdu. Şimdi Lamiha gelmiş, ona huzurla elbiselerini verebilirdi. Lamiha giyer o da izlerdi. Böylece geçmişin mutlu günleri anımsayarak huzur bulacağına inanıyordu.
Gardırobundaki elbiselerini Lamiha’ya çıkartırdı. Tek tek Lamiha’ya giydiriyordu. Lamiha da onun dediklerini yerine getiriyordu. Her elbisenin, bluzun, kazağın bir hikayesi vardı. Aklına kocası geldi. Oradan oraya kaçan, sürgün üstüne sürgün yaşayan kocasını, firari günlerini, gözaltı ve hapislik yılları, Avrupa’da geçen kaçak yılları, giderek zayıflayan hafızasında elbiseleri gördükçe film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. Oysa o, cumhuriyete çok umut bağlamıştı. Cumhuriyetin çocukları(?) onlara rahat vermemişti. Yine de ona çok bağlıydı. Yatak odasının etajerinin üzerinde kapkara mermerden yapılma küçücük Atatürk büstü orada duruyordu. İkisi aynı anda büste baktılar. “27 Mayıs 1960’dan sonra alyanslarımızı verdik, karşılığında bu büstü verdiler, alyansımızın yerini tutuyor, evliliğimizin fotoğrafı gibi orada duruyor” derken, gözleri yaşardı. Belli ki kocası aklına gelmişti.
“İşte sen benim kızımsın, bu elbiselerin hepsini giyebilirsin, öldükten sonra sana bırakacağım. Mirasımdan da sana vereceğim.” Mirası var mıydı, yok muydu. Belli değildi. Ordan oraya savrulmakla ellerinde ne kalmıştı ki, ancak ona göre çok şeye sahipti.
Lamiha, evi toparlıyor, yemek yapıyor, yaşlı kadının ilaçlarını veriyor, tuvalete çıkmasına yardımcı oluyordu. Günler geçerken, Yasemin hanım ve kızı çoğu zaman eve gelmiyorlardı. Acil bir şey olursa haber vermesini istemişti kendisine. Bir ara yaşlı kadın fenalaşmıştı. Yasemin’e haber vermiş, hemen gelip doktora götürmüştü. Hastaneye yatırmışlardı. Hastanede kaldığı süre boyunca Yasemin hanım ona izin vermişti. Aylardır arkadaşlarından kimseyi görmemişti. Yaşlı kadının hastaneye yatırılması onun için fırsat olmuştu. Arkadaşlarını ziyaret etmiş, yakınlarını görmüştü.
Bir arkadaşının yanındayken, Yasemin hanım onu cep telefonundan aradı. Akşamleyin annesini taburcu edeceklerini söyledi. Bunun üzerine evde hazırlık yapmak için alelacele eve doğru yola çıktı. Eve gittiğinde yaşlı kadın henüz getirilmemişti. Biraz sonra yaşlı kadını sedye içinde odasına getirdiler. Durumu iyi görünmüyordu. Hastalığı oldukça ilerlemişti. Ondan sonraki günler Lamiha için daha da zorlaşmış olmasına rağmen hiç sıkılmadan evin ve yaşlı kadının ihtiyaçlarını gideriyordu. Yaşlı kadın eskisi gibi fazla konuşamıyordu. O günlerde Yasemin hanım da evden ayrılmıyordu. İkisi birlikte yaşlı kadına son günlerinde arkadaşlık ediyorlardı.
Aradan bir süre geçtikten sonra yaşlı kadın yeniden fenalaştı. Bu kez durum o kadar iyi değildi. Yaşlı kadını hastaneye götürürken o da hastaneye gitti. Durum iyi değildi. Yaşlı kadının bedeni daha fazla dayanamadı. Ölmüştü. Lamiha da onun ölümüyle yeniden işsiz kalmıştı.
“Havanda su dövmek” diye bir deyim var. Gerçi şimdilerde kimse kullanmıyor. Çünkü havan unutuldu, unutulacak. Oysa oldukça işlevsel bir alet. Kullanım alanı bayağı geniş. İster su dövün, ister sarmısak. Hatta müzik bile yapmak mümkün. Bakır ve tunç karışımı olan metal dibek yani havan bu günlerde yolları Urfa ve Antep illerine düşünler Bakırcılar Çarşısında bulmak mümkün. Otantikliğinin yanında, mutfatta yararlanıp, sıra dışı bir müzik yapmak için ideal bir araç…
Deklanşöre basdıktan sonra ortaya çıkan fotoğrafı sizinle paylaşmak istedim. Havanda su mu dövüyorum?
Gülizar serçelerin suda oynadığını görünce, gökyüzüne bakarak içinden “Sanırım serçeler fırtına kokusu aldı. Yağmur yağacak, belki fırtına bile çıkar, ortalıkta ıslanacak eşyaları toplasam iyi olur.” dedikten sonra, kuruması için serdiği çamaşırları toplamaya başladı.
Hava oldukça kasvetli, gökyüzünü kaplayan gri bulutlar,
kentin üstüne çökmüş, sıcak ve soğuk arası, mevsimsiz bir atmosfer ortalığı
kaplamış durumda. Gökyüzü tıkınmış zamanın ifadesi gibi ağır ve bunaltıcı.
Birkaç serçe beton zeminde azıcık su birikintisinde
kanatlarını suda ıslatmaya çalışıyor. Serçelerin bu hareketi Mezopotamya
için, gün içinde yağmur, fırtına işareti
anlamına geliyor. Eski bir bilgi, serçeler suda yıkanmaya, oynaşmaya başladı mı
fırtına çıkacağına inanılıyor.
Gülizar her zaman yaptığı gibi, çıkabilecek fırtınayı da düşünerek, kaza, belaları def etsin diye, sabah erkenden pişirdiği birkaç saç ekmeğini komşuları olan Xalfat’a götürmesini oğlu Seyit’ten istidi. Bu bir inanca dayalı gelenektir aynı zamanda. Her aile pişirdiği yemek ve ekmekten tadımlık da olsa özellikle ihtiyacı olan komşulara gönderir, böylelikle kaza ve belaların def edileceğine inanılır. Bir dayanışma kültürü inançları ne olursa olsun, herkes tarafından yaşatılırdı.
Xalfat altmış yaşlarında ya var, ya yok; kocasını kaybedeli on beş yıl oluyor. Yaşça Gülizar’dan büyük, belki de akrabalar. Çünkü burada bütün komşular bir şekliyle yakınlık içindeler. Ya aynı aşiret, ya da aynı köy, kız alıp, vermeler; akrabalık geçmişleri bir yerde kesişiyor.
Bu nedenle komşuluk ilişkileri çok gelişkin. Pişen aş,
kaynayan kazan ortak olmasa da, paylaşıma açık. Biri kokusunu alsa ekmeğin,çal kapı sıcacık ekmek isteyebilir. Bu
yadırganacak bir durum olmadığı gibi, komşuluk, akrabalık düzenini geliştirir,
ilişkileri samimi bir ortama dönüştürür. Sırları yoktur, her şey evden eve,
dilden dile dolanır, anlatılır. Öylesine iç içe, büyük bir aile gibidir yani. Çoğu
köyden göç etmiş, yoksul ve yoksunların sığınağıdır eski Tigris Mahallesi.
Tigris, Feodal Toplumun tortusu, Kapitalizmin ucuz iş gücü
ve yarım kalmış sevinçlerin, gülüşlerin
sığınağıdır.Her daim yitip giden
yaşamların bileşkesi, bir kaçısın hikayesidir.
Xalfat bildiği tek dil Zazaçadır, başka da dil bilmez. Bu
nedenle kim, hangi dilde konuşursa konuşsun o Zazaça cevap verir. Şaşılacak
kadar da konuşulanı tahmin eder,doğru cevap verir. Sanki bütün dilleri anlıyormuşçasına
bir tavır vardır Xalfat’ta. Beden dilini anlar, yürekten gelen davranışları en
doğru şekilde anlamlandırır.
Xalfat mahallede en çok Gülizar’la arkadaşlık yapar, uzun
uzun sohbet eder, zaman zaman da Gülizar’ın ev işlerinde yardım eder,
tecrübelerini aktarır.
En çok da yorgan sırıma işinde yardım eder. Xalfat öylesine
ustadır ki, elinde ki iğneyi büyük bir hünerle, bir sanatçı edasıyla yün
yorganına saplar; sırımlar, olağanüstü güzellikte dikdörtgen dilimler ortaya
çıkarır. Yünün beyaz bez içinde toplanmaması için iğne ile bezin en dışından
başlanılarak kare kare içe, en içe doğru sırıma yapılır. Her iğne yünü dışa
doğru iten kürek görevini görür.
Eğer sırıma işi dikkatli olmasa, yün orta yerde toplanır,
yorgan oldukça rahatsız verici bir şekil alır ve kullanılmaz hale gelir.
Genellikle orta yaşlı kadınların işi olan yorgan sırıma zor ve ustalık
gerektiren bir beceridir.
Xalfat da bu kadınlardan birisidir. Yorgan sırıma işi
dışında çapaya, soğana, pancara, fındığa, pamuğa uzak memleketlere gider,
geçimini sağlar. Aylarca uzakta, naylon çadırda, çocuklarıyla gece gündüz
çalışır, didinir, ele muhtaç olmadan geçinip, gider…
Seyit ise evim en küçük çocuğu, Xalfat’ı tanır, evlerinde
sık sık görür ama kim olduğunu pek bilmez. Zihninde komşuları ne kadar yer kaplamışsa, Xalfat’ta aynı düzeyde yer
kaplar.
Ne fazla, ne eksik.
Ta ki Xalfat’ın yürek patlatan çığlığını duyana kadar.
Tigris Mahallesinde sıradan bir bahar günü, her kes kendi
dünyasına gömülmüş, gündelik işlerle uğraşa dursun, havada ki fırtına
yaklaşıyor gibiydi. Bahar yağmurlarında ıslanan toprak, kokusunu ; ağaçlar ise ışıldayan parlaklığını
ortama doyumsuz bir ışık yayarak gösteriyor.Hafif bir serinlik ve insana huzur
veren bir sessizlik,belki de baharın tatlı bir heyecanı ve telaşı var.
Vakit henüz erken sayılır. İşi olanlar işlerine gitmiş, yaşlı
, bekâr ve işsiz erkekler uyukluyorlar ve kadınlar ise ev işlerinde, çocuklar her zaman ki gibi sokakta oyundalar.
Mahalleli iç içe bir yaşam sürdürüyor. Birisinin acısı olsa
hisseder herkes, çığlık atsa çoğu komşu fırlar sesin geldiği yöne doğru.
İşte o gün de öyle oldu.
Önce bir bağrışma, sonra çığlıklar duyuldu sessizlik içinde.
Seslerin nerden geldiğini anlamak için biraz durakladı duyanlar. Seyit, annesi
ve başka komşular aynı şekilde ellerinde ki işleri bırakıp, dikkat kesildiler. Sessizliği
parçalayan çığlıklar, acı dolu sesler tanıdık geliyordu.
Çığlık öylesine yakıcı, öylesine acı dolu ki, kesin birisinin
öldüğü, öldürüldüğünü düşündüler.
Her zaman olduğu gibi
bağrışmaların geldiği tarafa herkesten
önce çocuklar bilinçsizce koştular, sokak aralarından çığlıklara aktılar.
Kadınlar, erkekler kapılardan
başlarını uzattılar, bazıları meseleyi anlamak için evlerinin damlarına çıktılar.
Bir anda kalabalık arttı. Herkes Xalfat’in evinde olup
bitenlerle ilgili konuşmaya başladı ama kimse ne olduğunu tam olarak bilmiyordu.
Xalfatların evi, kent merkezine göre bayağı arka sokaklarda,
iki sokağın kesiştiği bir çıkmazdaydı.
İşte o çıkmazda üç
beş otomobil durmuş, ellerinde uzun
namlulu silahların bulunduğu bazı
kişiler de sokak başlarını tutmuştu. Bazılarının yüzleri açık, bazılarının kapalı
olan bu silahlı kişilerinin bir kaçının Xalfatların evine zorla girdikleri anlaşılıyordu.
Çünkü, Xalfat ve kızları çığlıklar
atıyor, yüksek sesle eve giren kişilerle tartışıyor; hatta boğuşma, bağrışma ve
havar sesleri evden yükseliyordu.
Kalabalık artıkça, silahlı kişilerin tedirginliği ve gözlerinde
ki korku giderek arttı. Kendilerine bir saldırı olacakmış gibi birkaç adım
gerilediler, duvar köşelerine, araç kaportasını kendilerine siper yaparak, silahlarını
kalabalığa doğrultular.
Küfür ederek, bazı erkeklerin üzerine yürüyerek, hatta kadınlara hakaret ve fiziki müdahalede bulunarak, kalabalığın oluşmasını engellemeye çalıştılar. Başarılı da oldular.Sinenler, biraz uzaklaşıp uzaktan izlemek isteyenler, evlerine kapananlar oldu. Bazı aileler ise çocuklarını evlerine sürüklediler zorla, sonra kapılarını kapattılar. İnsan kalabalığı dağıldı, kalanlar korku içinde duvar arkalarından gizli gizli olup bitenlere tanıklık ettiler.Seyit’de bunlardan birisiydi, olup bitenleri duvar arkasından ürpererek, yüreğine inen derin korkuyla izledi.
Bağrışmalar Seyit’e uzun gelse de, gerçekte çok uzun sürmedi. Üç beş dakikada Şirin’in
kaçırılması bitmişti.
Silahlı kişiler Xalfat’ın oğlu Şirin’i dipçiklerle döve döve arabaya kadar getirdiler. Üstü başı kan içinde olmasına rağmen arabaya soktular.
Aile biryelerinin karşı koymaları sadece birkaç dakika sürebildi.
Şirin’i camları siyah olan araçlardan birinin arka koltuğuna
zorla bindirdiler. Sağ ve soluna da iki kişi binerek, son hızla sokaktan uzaklaştılar.
Geride Xalfat ve Şirin’in eşi kan revan, çığlıklar içinde
kalakaldılar.
Bazı kapılar açıldı yeniden, bazıları hiç açılmadı o gün.
Tiğris ise tılsımını kaybetti, dayanışma duygusu derin bir yara aldı
Evlerden çıkan bazı kadınlar da Xalfat’ın çığlıklarına
katıldılar, onlar da ağlamaya, dövünmeye başladılar.
Xalfat ve gelinini evin içine çektiler. Konuşamaz haldeydiler, çığlıkları duyulmuyordu artık, sadece dövünüyorlardı.
Olup bitene tanıklık edenler, tek tek evlerine çekildi, mahalle sessizleşti. Kapılar kapandı, korku bir kara bulut gibi sindi evlere.
Sonra polis,jandarma, karakol zamanları.
Kuşların beklediği fırtına da koptu, ardından gelen gök
gürültüsü ve şiddetli bir yağmur.
Sessizleşen ortam. Herkes fısıltıyla konuşmaya başladı evlerinin içinde. Konuşulurken perdeler çekildi, kapılar kapatıldı.
Xalfat’ın da sessi, çığlığı duyulmuyordu artık.
Gece çökmüştü Tiğris Mahallesine. Sessiz ve hareketsizdi her
şey.
Şirin’den henüz bir haber yoktu.
Xalfat ve ailesi ertesi gün Tigris’i apart topar terk ettiler. Evlerine kocaman bir kilit, eşyalarını bırakarak gittiler.
Nereye gittiler, kimlere sığındılar bilinmedi, evlerini yetim bırakarak canlarını kurtarmak için, acılarıyla göç ettiler.
Tigris Mahallesinde sanki Şirin diye biri yaşamadı. Herkes
susarak tanıklığını sürdürdü. Xalfat’ın çığlığı sokakta asılı kaldı,
duvarlarına sindi, taşlara kazındı.
Ama kimsenin ağzını bıçak açmadı.
Oysa herkes olup, biteni biliyor, görüyordu.Korkunç bir suskunluk herkes için daha kolay geliyordu.
Bu kenttin hikayesini yazmak zor, hem de çok zor.. Yedi kez viran olan, tekrar tekrar yeniden dirilen bir kenttin hikayesinden bahsetmek gerekiyor. Ne Timur, ne de İskender, belki sultan Murat ya da başkaları yıktılar, yaktılar ve yerle bir ettiler ama her seferinde küllerinden yeniden doğdu bu kent…Yedi kez kıyımdam geçti ama asla yok olmadı.. Viranlığı adı oldu, yıkıntıları miras…
Şimdi her şey daha bir bulanık. Taşlar yeniden alevlerde yanıyor ve Karacadağ kül püskürmeye başlıyor…
Fantastik bir flim gibi. Oysa her taşı bir yaşanmışlığı anlatır ve geçmişin izlerini günümüze taşır…
Daha neler, neler: taşlar bir dile gelse,
Timurleng Tepesi konuşabilse ve Kızlar Sarayı geçmişin yaşanmışlıkları gözler önüne serse çok ama çok şey değişecek…
Hasankeyf’e ilk olarak 1995 yıllında gittiğimde adeta büyülenmiş, binlerce
yıllık arkeolojik kalıntılara hayran kalmıştım.
Oldukça geniş bir alana yayılan kalıntılar, ova ve dağın kesiştiği Dicle, kıyısında kurulan antik Hasankeyf benim için benzersiz bir yerdi.
Tek kelimeyle olağanüstüydü.
Hasankeyf’e adeta vurulmuş, bağlanmıştın. Hem alanın tarihi dokusu, hem de
fotoğraf açısından oldukça güçlü
mekanlara sahip olması gözümde çok ama çok değerli görünüyordu.
Kendimi bir ilk çağ kentinde bulmuştum.
Zaman kavramı adeta yer değiştirmiş, ilk çağlar yaşadığım ana
ışınlanmıştı sanki.
Binlerce yıllık yapıların bir kısmı yıkıntı da olsa, müthiş bir ihtişamın
izleri taşıyor, insan emeğinin yoğun olarak hissedildiği taş eserler, kayalara
oyulmuş mağara evler, Dicle kıyısında adeta bir ilk çağ tablosu gibi duruyor,
her taş ayrı bir emek, ayrı bir incelik
taşıyordu.
Dicle ise bütün çağların nazlılığıyla
ama bir o kadar da deli dolu inadıyla akıyor ve Dicle’yi geçilir kılan binlerce
yıllık köprünün ayaklarını yalayarak, yoluna devam ediyordu.
Attığım her adım, dokunduğum her taş bana binlerce yıllık uygarlıktan haber
veriyor; acılardan, savaş ve yıkımlardan dem vuruyordu.
Zamanın durduğu benzersiz bir mekandı Hasankeyf. En derin acıların
umuda dönüştüğü, insanlığın henüz
emekleme döneminde inşa edilen ama her seferinde savaş denilen illetin
pençesinde can çekişerek, kendini yeniden var eden benzersiz bir yerdi.
Yıllar içerisinde birkaç kez gidip geldim Hasankeyf’e. Her gittiğimde
yüreğimden bir parça daha koptu. Ilısu Baraj
sularının altında kalacak olan antik kenttin yok olma süreci, her gün
biraz daha belirginleştiğine tanık oldum.
‘Hasankeyf yok olmasın’ kampanyalarına karşın kent yavaş yavaş boğulma
süreci yaşadı, kamuoyunun bütün ısrarlarına rağmen proje adım adım ilerledi.
Her ne kadar baraj suları halen yükselmemişse de aslında yapılan
müdahaleler, bazı tarihi eserlerin taşınması, betonlaştırılan yollar, koruma
adına zincirlenen alanlar bir özensizliğin ifadesi olarak boğulma sürecinin
hızlandığını gösteriyordu.
Her gün binlerce insanın ziyaret ettiği, aslında bir turizm cenneti olan
Hasankeyf’e nerdeyse yüzyıldır tek kuruş yatırım yapılmamış, yapılan çalışmalar
da hep yüzeysel olduğu görülüyordu.
Kentin tarihi çok eski olmasına rağmen,
buranın kısa vadeli -ki 100 yıllık -enerji ve tarım politikalar için kurban
seçildiği görülüyordu.
İlk defa 1954 yıllında gündeme gelen Ilısu Barajı yıllardır tartışılmasına
rağmen;çevrecilerin, tarihe sahip çıkanların bütün eleştirilerine rağmen hiçbir
hükümet projeyi rafa kaldırma cesareti gösterememiş, tam tersi uygulamak için
yoğun bir çaba sarf etmiştir. Kapmayalar süreci geciktirse de gerçek anlamda
bir vaz geçirme süreci başlamamıştır. Uluslar arası finans kuruluşları zaman
zaman projelerden çekilse de her seferinde yeni ortaklar, yeni yok ediciler
devreye girmiş, projenin gerçekleştirilmiştir.
Yani uzun lafın kısası Hasankeyf için yok olma süreci oldukça ince bir
politikayla yıllardır devam ettirilerek, son kerteye gelinmiştir.
Bu gün Hasankeyf’te kazılar yapan ekipler, her yeni uygarlık katmanı
karşısında hayretlere düşüyor, buranın benzersiz bir yer olduğunu ifade ediyor
olmasına rağmen süreç hızlı bir şekilde işleyerek baraj gölünde su tutulmaya
başlanılmasına saatler kalmıştır.
Oysa yapılan yasal değişikliklerle,
bölge Kültürel Varlıkları Koruma Kurullarının kararları da bay bass edilmiş ve
merkezi kararların esas alınmıştır. Hükümetler hiçbir bilimsel raporu esas
almayarak, 1954 yılında hazırlanan projeyle yola devam edilerek, bu günlere
gelindi.
Ne doğal yaşam, ne tarih, ne de demografik yapı dikkate alındı. Her şey
barajlar sistemine kurban verilerek, uzun vadeli güvenlik ve kâr temelli
politikaları gerçekleştirme esas alındığı görüldü. Tıpkı Samsat’ta, Halfeti’de,
Elazığ’da, Nevala Çori’de oldu gibi bir bütün olarak insanlık enerji politikalarına
kurban edildi.
Oysa Hasankeyf yıllarca değişik uygarlık adımlarının merkezi olmuş,
binlerce ticaret kervanına ev sahipliği yapmış, bir çok ticaret yolunum keşişim
noktasında, bu gün bile ihtişamından bir şey kaybetmeyen taş köprüyle Dicle’nin
iki yakasını bir araya getirmiştir.
Bu zenginliği, kültürel çeşitliliği ve stratejik bir alan olması,
Hasankeyf’i her seferinde dış saldırıların hedefi haline getirmiştir.
Tarihte en büyük saldırı ve yıkım Moğol istilalarıyla yaşanır. Bir ihtişam
ve uygarlık merkezi olan Hasankeyf Moğolların saldırısı sonucu yanar, yıkılır,
kent harabeye döner, ama yok olmaz.Savaşın yıkıcı etkisinden yıllar içinde,
adeta kendi küllerinden yeniden doğarak, benzersizliğini yeniden yaratır.
Hasankeyf taşıdığı medeniyet tacının kurbanı olmuş, Moğalların istilasında
can çekişmiştir.
Moğolların Asya’dan Avrupa içlerine kadar süren saldırıların bir çok nedeni
olsa da, Moğolların inançları bu saldırıları daha bir ilginçtir. Moğollar
inançları gereği, yazının, kitabenin kötülük kaynağı olduğuna inanır. Bu
nedenle saldırdıkları her yerde uygarlık adına ne varsa yakar, yıkar ve orada
yaşayanları kılıçtan geçirirdi.
İçinde yaşadığımız çağda Moğol Atlıları yok. Tarih sahnesinden çekileli
asırlar oldu. Ama anlayışları daha modern araçlarla yoluna devam ediyor.
Bir çok antik kent bütün kültürel varlıklarıyla yok ediliyor.Güvenlik için,
yüksek kâr için insanlar, toplumlar yerinden yurdundan ediliyor, doğa bir bütün
olarak yok ediliyor.
Yani Vandalizm olarak tanımlanan ve medeniyetleri yok eden anlayış dünyanın
her köşesinde iş başında.Kâh yağmur ormanları yok ediliyor, kâh ekosistem
kapitalist kârın çarkında dengesini kaybediyor. Tarihi değeri olan binlerce
eser şu ya da bu şekilde çürütülürken, Hasankeyf gibi benzersiz yerler de
barajlar yoluyla yok ediliyor.
Hasankeyf sulara gömüldüğünde, ilk Dicle de ölecek diyorum. Yazın bir
kenara.
Kendi suyunda boğulacak yani. Akıntısı duracak, sahip olduğu eko sistem yıllarca bir dengeye oturmayarak,
Mezopotamya genelini etkileyecek. Mevsimler değişecek, burada yaşayan canlılar
habitatlarını terk etmek zorunda kalacak.
Oysa Dicle nazlı akar hep. Tarihten
bu yana Fırat’la arkadaştır. Dağlarının
suyunda şen şakrak, baharda deli doludur.
Hasankeyf ise Dicle’nin rahminde
kurulmuş kadimliğin timsalidir. Bu nedenle ölümleri de paraleldir.
Bu poroje bittiğinde evet binlerce
kilovat elektrik üretilecek, binlerce hektarlık alan sulanacak.
Ya eko sistem?
Ya orda ki insanlar?
Ya binlerce yıllık tarih?
Ya orda ki doğa ve canlılar ne
olacak?
Sadece sulara mı gömülecek ?
Her şey baraj hayata geçirildiğinde
bitecek mi?
Elbette değil, yep yeni sorunlar
hayatımızın bir parçası olacak, insanların acısı artarken, yeni çevre
felaketleri yaşanacak.
Unutmayalım ki atom bombası da bir medeniyet projesiydi.
Japonya’da kullanıldığında ne kadar medeni olduğu acı bir şekilde anlaşıldı.
…
Bir barajın ömrünün 100 yıl olduğunu düşünürsek,sonuç doğanın yitimidir.
Şemail, eski Fiat Tempra arabasıyla Diyarbakır’dan Elazığ’a gidiyordu. Maden Köprüsü’nü geçtikten sonra yaşlı bir adamın minibüs bekledigini gördü. Şemail, yaşlı adamın yanında durdurdu arabayı. “Elazığ’a gidiyorum, seni de bırakayım.” dedi. Yaşlı adam düşündü. Önce güvenmedi. Ceplerini kontrol etti. Parası yerindeydi. Elazığ’dan gelmiş Maden’deki bağ ve bahçesindeki üzümleri, bademleri, incirleri, cevizleri satmıştı. Elazığ’a dönecekti. Önce dolandırıcı olabileceğini düşündü. Parasının kendisinden alınabilecegini kafasından geçirdi. Kuşluk vaktiydi. Güneş yükseliyordu. Sıcaktı, terlemişti. Bir anda kararını verdi. Elindeki incir, üzüm ve diğer meyvelerle dolu plastik boya kovanını arka koltuğun üzerine yerleştirdi. Bir kısmını bir kağıda sarıp Şemail’e verdi. Şemail dayanamadı. Sararmış incirlerden ikisini yedi. Çok beğendi. Sonra gaza bastı. İkisi konuşmaya başladılar. Her ikisi de dertliydi.Şemail’in derdi büyüktü. Yıllar önce karısının vefat ettiğini ve bir kaç ay önce de Suriyeli bir kadınla evlendiğini, kadının evdeki altın ve paralarla kaçtığını söyleyince, yaşlı adam çok üzüldü. “Helal süt emen biri olmalı” dedi yaşlı adam. Şemail elli yaşlarında birisiydi. “Evet” dedi “helal süt emen, dinini, örfünü bilen birini arıyorum.” Yaşlı adam heyecanlandı. Elazığ’da yaşlı hasta annesi ile birlikte bir çocuğuyla yaşayan kirvesinin dul kız kardeşi Fikriye aklına geldi. Hep onlara giderdi. Fikriye’yi orada görmüştü bir kaç kez. Fikriye’nin yaşadığı zorluğu da görmüştü.Şemail, “Emekli maaşım var, bir de taşeron inşaat işleri yapıyorum.” deyince yaşlı adamın gözleri faltaşı gibi açıldı. “Biri var, çok iyi biri” dedi. “Ama bir çocuğu var” diyerek devam etti. Şemail, “Olsun, benim üç çocuğum var, ikisi kendilerini kurtardı, İstanbul’da çalışıyorlar, 16 yaşındaki küçük oğlum yanımda, onun çocuğu ile kardeş olurlar.” dedi.Her ikisi sanki başka bir işi yokmuş gibi, Fikriye’nin evine doğru gittiler. Şemail arabayı evin önundeki sokağa park etti. Yaşlı adam incir, üzümden bir kısmını küçük bir kaba koyup yanına aldı. Fikriye’lerin evi eski bir apartmandaydı. Apartman dört katlıydı. İkinci katta oturuyorlardı. Dar ve yüksek basamaklı merdivenden yukarı çıktılar. Kapıyı Fikriye açtı. Yaşlı kirve ara sıra geldiği için şaşırmadı. Yanındaki Şemail’e de bir anlam veremedi önce. Eve buyur etti gelenleri. İçeri girdigi andan itibaren, Şemail’in gözü Fikriye’nin üzerindeydi. Oturma odasında oturuyorlardı. Fikriye’nin annesi de yatalaktı. Yatak haline getirtilmiş kanepede uzanıyordu. Şemail, hasta annenin yanına gitti. Hasta zar zor doğrulabildi. Şemail’in ağzından bir anda “anne” kelimesi çıktı. Ellerine sarılıp öptü. Sonra yerine oturdu. Hemen konuya girdiler, Fikriye’ye talip olduğunu söyledi. Her şey bir anda gelişti. Fikriye, konuşulanları çay hazırlarken mutfaktan duymuştu, içinde bir sevinç vardı. Kendi evi olacaktı, çocuğuna babalık yapacak biri olacaktı. Garip bir heyecan ile karışık sevinç hissetti.Fikriye, hamile kaldığında bir anda kendini yalnız bulmuştu. Kocası sanki yer yarılıp içine girmişti. Bu yüzden çocuğu babasız dünyaya gelmişti. Sonradan onu arayıp soran bile olmamıştı. En büyuk özlemi, çocuğununun birine baba demesiydi. Cuma günleri saatlerce Kur’an okur, içinden dua ederdi. Çocuğunun baba diyebileceği birisinin karşısına çıkmasını dilerdi. Hayal kurardı; evi vardı, akşam eve gelip kendisine sarılan bir eşi, çocuğunu bağrına basan bir baba.. Günlerden Cumartesiydi. Bir gün önce yine dualar etmişti. Şimdi de, biri eve kadar gelmişti, çocuğuna gülümsemiş, hediyeler vermiş, hasta annesinin önünde eğilip elini öpmüştü. Bir an kitaplardan okudukları gözleri önünde canlandı. Kendisini, hamile kalacağı müjdelenen haberi gizlice dinleyen Hz.Ibrahim’in eşi Sara’ya benzetti. Sonra Sara’nın ileri bir yaşa gelmesine rağmen çocuğunun olmadığını düşündü. Oysa Fikriye’nin çocuğu vardı. Onun arayışı bir babaydı. Sanki, melekler gelmiş, çocuğuna bir baba müjdesi vermişti. Dileğim gerçekleşti diye Allah’a şükretmeyi içinden geçirdi. Haykırıp Şemail’e sarılacaktı neredeyse. Sonra içindeki bir ses onun durdurdu. Ağzı kupkuru olmuştu. Masa üzerindeki sürahiyi alıp kafasına dikti. Doya doya suyu içti. Sürahiyi yerine koydu. Açık pencereden dışarıya baktı. Kırmızı Tempra’nın kaputunu saran bembeyaz çiçekleri gördü. Kalp şeklinde düzenlenmişti. Kalbin içinde F&Ş harfleri yazılıydı. Fikriye bir anda kendisini beyaz bir gelinlik içinde hayal etti. Şemail’e doğru gitti. Sarıldı ona. Sanki on yıllardır eşiymiş gibi başını omuzuna koydu. Yaşlı adam ve hasta annesi onlara öyle bakakaldılar. Fikriye’nin oğlu da yanlarına gitti. Bir eliyle Fikriye’nin diğer eliyle de Şemail’in elini tuttu. İki gözünü kırpmadan onlara bakıyordu. Mutluydu..