bir süredir kendimce bir çalışma içindeyim. Amacım zihin dünyamda yer alan bazı düşünceleri bazen bir fotoğraf, bazen de kısa bir yazı ile anlatmaya çalışmak. Yazdıklarımı, fotoğraf çalışmalarımı kendim önemli bulduğum için sizlerle paylaşıyorum. Elbet eksiklerim var. Düzgün bir redaksiyona ihtiyacım var, daha düzenli ve göze hitap eden bir estetiğe ihtiyacım var. Bunları biliyor, daha güzel olanı ortaya çıkarmaya çalışıyorum.
Her şeyden önce benim zihin dünyamı bilenlerin, izleyenlerin amaçlarıma ulaşmamda bana destek olmaları, blogumu da takip etmeleri bana çok ciddi bir güç katacak.
Çünkü yazılanlar, gösterilenler takipçiler sayesinde meşruluk kazanıyor, daha çok okuyucuya ulaşıyor.
Reklam için bir bütçem yok. Hatta bir gelirim de yok. Zararı yok,
hiç olmasın. Çünkü koca yürekli çok sayıda dosttum var…Varlığımı koruyan, büyüten dostlarım var.
Buna rağmen, yeterince takipçiye ulaşamadım. Bu nedenle mümkünse, sizin için bir yük olmayacaksa lütfen blogumu takip edin. Bu bana müthiş bir güç katacak.
Herkese buradan selam ve saygılar…
Koca yürekli arkadaşlarım güzel başlangıçlar sizin olsun.
Türkiye-Şanlıurfa-Hilvan doğumlu olup, Ziraat fakültesi mezunu ve Sosyoloji bölümünü terk etmiştir. Ciddi bir fotoğraf eğitimi almadan, kendi kendimi geliştirip fotoğraf üretmeye başlamiştir. Çeşitli platform ve derneklerde kurucu üyelik ve yöneticilik yaptı. MEFSAD(Mezopotamya fotoğraf ve sinema amatörleri derneği) üyesi, Red fotoğraf grubunda ve serbest olarak çalışmalarına devam etmektedir. Çalışmalarım genelde toplumsal-gerçekçi ve sosyal içerikli konulardan oluşmaktadır. Analog fotoğraf makinesiyle de sokak ve o an fotoğrafları çekmektedir. Yurtdışında üç kişisel sergisi bulunmaktadır. Yurtiçinde ve yurtdışında birçok karma fotoğraf sergilerine katıldı. Fotoğrafları bazı gazete ve dergilerde yayınlandı. Birçok yerde fotoğraf sunumu ve gösteriler yaptı. Yerelde bazı fotoğraf ödülleri bulunmaktadır.
Suriye savaşının göç ve mülteci kısmını yakından takip etti. Sınırdaki mültecilerin dramına şahitlik etti. Çadır kentleri fotoğrafladı. Mülteci Çingenelerin dramlarını fotoğrafladı. Suriye’ye geçerek Kobani’nin harabe olan yüzünü çekti. Kişisel Sergileri; 2009, “DEQ” Paris kürt enstitüsü, Paris-Fransa 2014, “GÖÇERLER” Can baste sanat evi, Barselona-İspanya 2015, “KOBANİDE HARABE BİR OKUL” Barrobjectif Festivali, Bourdeaux-Fransa 2017, “SAVAŞ VE GÖÇ” Somerset House’da, Londra-İngiltere Yayınlar; National Geographic Dergisi, İZ Dergisi Uluslararası yarışmalarda ödüller de derece aldı; Sony Dünya fotoğraf yarışmasında final, Güncel olaylar ve haber , Profesyonel Fotoğraf Kategorisi 2017.
Halen Urfa’da hayatını sürdürmek için özel sektötde çalışıyor. Olaylara bakış açısı toplumcu, makinayı kullanma becerisi de bu çerçevede yol alıyor. Genç Fotoğrafçı özellikle sokak ve an fotoğraflarında başarılı. Sİyah beyaz fotoğraf çalışan İmrek Mezopotamya’da ki sosyal yaşamın belgelenmesinde önemli katkıları olmuş, olmaya devam edecek…Bu konuda en ufak bir şüphem yok.
Gözleri keskin, algısı zengin bir insan…Fotoğrafları bize, bizi anlatıyor. Belge olarak geleceğe miras kalıyor, sorunlara işaret ediyor.
Bir projektör gibi karanlıkta kalan yaşamları aydınlatıyor.
Bir süredir Fırat’ın batı yakasında,Mezopotamya atmosferinden biraz uzak, metropol sayılabilecek bir kentte, Antep’te yaşıyorum. Kalabalık ve sanayileşmenin vermiş olduğu kaotik ortamda, bir zorunluluğu tamamlamaya, tanımaya ve alışmaya çalışıyorum.
Hoş tarafları var elbet, zor yanları kadar. Bir kaybolma duygusu içinde çevremde olup, bitenleri keşfetmek, yalnızlaşmamak için korkunç bir çaba sarf ediyor, sürgünlükten kurtulmaya çalışıyorum. İnsan bu kalabalıkta sürekli tetikte yaşıyor. Trafik, patırtı, gürültü, çıldırtma, isyan etme noktasına getiren zıtlıklar insanı geriyor. Metropol havası çarpıyor, sersemleştiriyor. Olanaklar küçük kentlere göre daha fazla, devlet belirgin ve daha kurumsal. Her adımda hissedilen sistemin argümanları. Para, parasızlık ve korkunç bir çürüme, her türlü ahlaki çöküntü. Liste uzayıp gidiyor. Parkları da ve güzel dostlarım olmasa, bu kent çekilmez.
Şatafatlı binalar, leon ışıklı vitrinler,devasa avmler ve bitmez bilmeyen yalnızlıklar.
Zamam zaman bu dünyayı geride bırakarak, daha streil bir ortam olan doğduğum kentlere yolculuk yapma ihtiyacı hissediyorum. Benim kişiliğimi şekillendiren küçük kentler. Yani Fırat’ın doğusu, yaşamın en eski izlerini taşıyan Yukarı Mezopotamya kentleri.
Ne tuhaftır ki Fırat bir sınır değil, hiçbir zamanda olmadı. Ama öylesine belirgin çizgi ki insan şaşıp, kalıyor. Doğu yakası, doğunun mistik ve otantik havasını tutma havasında, çabasında; batı yakası ise havası bozulmuş, mistisizmini kapitalle bağlamaya çalışan bir havada.
Doğu batı ikilemi, bildiğimiz basit yön ikilemi değil. Daha derin , daha sosyolojik, daha hegemonik farklılığın ikilemi. Dinsel, kültürel, sosyal farklılaşma ikilemenin kaynağını oluşturuyor. İki faklı dünya, iki başka mecra, yan yana akıyor. İki zıt kutup gibi. Doğu güneşin ışıklarıyla kavrulurken, batı güneşin ışıklarını büyük bir sermayeye dönüştüren bir formasyon peşinde.
Neyse biz kendi doğumuza dönelim. Başkasının batısı bizi bozar.
Bizim doğunun önce insanın yüzünü yakan, sarsan bir sıcaklığı var. Sıcak, o kadar etkileyici ki, güneşte durmak, nerdeyse imkansız. İmkansız ama bu sıcakta, bu sarı sıcakta tarlalarda, çalışan insanlar var. Hem de çoğu kadın ve çoçuk.
Mecburen insan doğuya, güneşin döl yatağına gidince, gölge, hatta serin bir yer aramak zorunda kalıyor…Güneşin yakıcılığını anlatmak mümkün değil.
Gölge bir yer bulursa, mis gibi közde pişen kaçak çay ve arkasından gelen yine kan kırmızı kaçak çay.
Doğu yakıcılığı bir yaşam biçimine dönüştüren bir coğrafyanın kendisi. Her şey yakıcı tadında. Yemekler, aşklar, toprak ve güneş. Her şey yakıcı.
….
Birecik.
Eski hisar, yani kalenin çevresinde yükselen briketten yapılmış eski bir Fırat kentti. Kelaynaklarıyla ünlü. Dünyanın en eski suyuna sıfır. Esmer bir yaşamın ve yoksul bir hayatın kıyı kentti. Bir zamanların liman şehri. Fırat boyunca sallarla yapılan ticaret ve Birecik’te kurulan tersaneler…
Şimdi yerinde yeller esiyor. 1955 yılında yapılan köprü, yaşamı tümden değiştirmiş. Binlerce sal, tekne çalışanı işsiz kalmış ve Birecik’in suyla olan iktisadi ilişkisini, ihtiyacı kadar balık tutma dışında bitirmiş. Bu gün eski de olsa bir sal yok. Her şey kasvetli bir köprü ve kayaya oyulmuş bir tünel çevresinde dönüyor. Yaşam toprağa, yağacak yağmura ve alınacak ürüne bağlı. Fıstık bahçeleri, zeytinlikler ve tahıl tarlaları…
Birecik, kimler geldi, kimler geçti,tarihin akışkan hali gibi.
Kaç kavim, kaç kervan bu kenttin kapısından geçti bilinmez. Tepelere kurulan evler, dolambaçlı sokaklar, sokaklarından yükselen, melodisi sıcak kadar yakıcı ve insanı oynatacak kadar dümbelek.
Birecik’in tepelikler arasında, uzanan fıstık bahçeleri, zeytinlikler alabildiğince güneye iniyor. Mevsim yaz olumca, tarlalarda her şey sarı sıcak. Yaşar Kemal tadında ve alabildiğince uzanan.
Suruç.
Birecik Fırat Kıyısında kalırken, yol kıvrılarak Suruç’a doğru ilerliyor. Fıstık ağaçları, zeytinlikler azaldı, Suruç’un uçsuz bucaksız toprakları görünmeye başladı. Her şey çok kuru, sadece sulama yapılan tarlalar yeşil. Tarım alanları alabildiğince, gözün görebildiği kadar. Güya tarım dışı arazilerde güneş panelleri kurulmuş. Oysa tarlaların tam ortasında ve birinci sınıf araziye inşa edilmiş birkaç GES var. Birinci sınıf araziye GES, politik akışkanlığın akıl almaz sonucu. Uydurulmuş bir eklenti gibi…Neyse ki yılın on iki ayında güneşi gören bir yerde çok kârlı bir iş olsa gerek.
Suruç eski Suriye devletinin sınırına birkaç km yakın. Birkaç yıl öncesine kadar, Suriye olan topraklar, artık Suriye Devletinin denetiminde değil. Burada ki Kürtler fiili bir yönetim durumu oluşturmuş.
Suriye’de ki savaş ve ortaya çıkan fiili durum, daha önce sınırı mayın tarlaları ve tel örgülerle korunurken, yeni dönemde tel örgü ve mayın tarlalarına ek olarak devasa duvarlar örülmüş. Gidiş gelişler de haliyle azalmış. Şimdi her şey güvenlik eksenli.
Ateş kusan namluların sıcaklığı, yakıcılığı ve öldürücü etkisi kuş uçurtmuyor. Her şey mevzide, tetikte, ölüm çemberinde.
Kaçakçılar ne yapıyor, bilmiyorum. Bu devasa duvarlar nasıl aşılıyor, bilmiyorum.
Mayın tarlasına, tel örgülerine, her türlü askeri önleme çözüm bulan kaçakçılar ne yapar şimdilerde onu da bilmiyorum. Herkes sus pus. Bitti mi kaçakçılık, zan etmiyorum. Bir formül bulmuşlardır. Kaçakçılar çok zeki ve kurnaz insanlar. Kesin satacak bir şey bulmuşlardır. Gerçi mal kaçakçılığının yerini insan kaçakçılığı aldı artık. Ölüm satıyorlar, ölümde satılır mı demeyin. Bal gibi satılıyor. Bütün sınırlar insan tacirlerinin ofisleri gibi çalışıyor. Denizlerde boğulan mültecilerden anlaşılmıyor mu? Yüzlerce, binlerce insan, yollarda, kaçakçıların ardı sıra dizilmiş durumda. Hani mültecilerin simgesi haline gelen Alan Kürdi bu yallardan denize ulaştı. Hiç bilmediği, ayaklarını sokamadığı denize ulaştı ama deniz büyük bir öfkeyle kendisinin cansız bedenini tekrar karaya kustu.
Alan Kurdi ve Alan Kürdi gibi binlerce, on binlerce insan buna rağmen, denizi aşarak, Avrupa ülkelerine ulaşmaya çalışıyor. Kim götürüyor bunca insanı? Kaçakçılar, insan tacirleri. Ölümü bile satanlar…
Kürd, Arap, Türkmen, daha gerilerden gelen Afganlılar, başka halkların mensupları batı yollarında ölümü satın almaya devam ediyor. Doğunun değişmeyen yakıcı hikayesi gibi…
Uzun zaman önce keleme aldığım yazıyı sizinle paylaşıyorum. Tarih 2010 diye hatırlıyorum. Yazının altında tarih düşmemişim. Üzgünüm ama böylesi dağınıklığım var benim.
Bir süredir hayat tek düze gidiyor. Söylenecek çok şey
olmasına rağmen insan susmak istiyor. Ben böyle yapıyorum. İzlemek, ne olduğunu
anlamak istediğim için susuyorum.Yaşamın karmaşıklığı, siyasetin hareketliliği
beni derin sessizliğe itiyor. Sessizliğin sesi olmak için susuyorum…
Ne düşünüyorum, ne yapıyorum, nereye doğru yol alıyorum?
Belki de bu gecikme yaşamın bir gerçekliği artık. İstesem de
düşündüklerimi tam zamanında gerçekleştiremiyorum.
Zaman yetmiyor sanki. Oysa biliyorum ki yaşam dağıldıkça
insan koşmaya, yönler artıkça insan yorulmaya,savrulmaya başlıyor.
Bir kıyıdan, başka kıyıya.
Oysa savrulma iyi bir sonuç değil.İnsan sıkı durmalı
fırtınaya, direnmeli ruzgarlara.
Benliğini korumalı.
İnsan bütün zamanlarda bir maraton koşuyor aslında. Yorulsa
da, zaman zaman dursa da maraton koşmadan olmuyor, bitmiyor. Bitse bile yeni
bir maraton başlıyor.
Mesele bu maraton ortamında nefesini ayarlamak, yüreği
çatlatmadan umuda koşmak.
Mesele budur.
Bütün şiirler bunu anlatır, romanlar, felsefi kitaplar bunu
yazar.
Ya da ben böyle biliyorum.
Şimdi bu edebi ve felsefi sözcüklerin arasında iktisadın ne işi var
diyenler çıkabilir. Çok işi var aslında. Çünkü yoksulluk en çok insanı vurur,
insanı yaralar. Bu nedenle özgürlükle, sevginin
yanında, iktisadi ilişkileri de sorgulamak gereklidir bence. Şairler
özgürlük türkülerin yanında, insanın açlığını anlatıyorsa, yazarlar bir
yoksullun güncesini romanlaştırıyorsa, en az şiir kadar, yazın kadar iktisadı
düşünmek, insanı insan yapan değerleri sistemleştirmek gereklidir diye
düşünüyorum.
Ve biliyorum ki insan özüne sahip çıkarsa, elindeki bir
lokmayı paylaşır, yüreğindeki sevgiyi büyütür ve sihirli sözcükler kurar.
Bu bir ütopyadır belki.
Çoğu insan bunun böyle olacağına inanmaz bile. Şiirler
dinler, en toplumsal romanları yutarcasına okur ama iş yaşamın kendisine
gelince tam bir bir çoraklaşmayı yaşar.
Yürek nağmeleri yalandan dem vurur, kalem iki yüzlülüğü
yazar, artı değer öne çıkar.
İşte bu çürümedir, savrulma ve yok olmadır. İnsanın
trajedisidir yani.
Hem sevdiğini söyler, hem yoksullarla dayanışmadan bahseder,
hem de bir başına dünyanın tümüne sahip olmak ister.
Zor bir bilmece velakin…
Bir yanda ne
yiyeceğini bilmeyen bir gruh, bir yandan da kuraklık nedeniyle evine götüreceği
unu, bulguru azalan milyonlarca insan.
Yaman bir çelişki yani…
Tıpkı insanı yaralayan paslı bir hançer gibi…
Yarası değil, pası insanı öldürür.
Şimdi durum aynı. Buğdayın azalması değil, adaletli paylaştırılmaması
insanı öldürüyor…
Bir yürek işçisi olmaktır mesele…
Bu meseleye dair küçük bir adımdır ajans 3.göz. Belki biraz karanlık tünellerde ışığı aramak,
yön olabilmektir. Yaşamın içinde savrulmaya karşı tutunabilmek ve yalanın
perdesini yırtama gayretidir.
Profesyonel olmayan, amatörce bir çalışma yani…
İlk adım değil, adımları sıklaştırma girişimidir belki de.
Düşüncenin sıra dışı haline güç katmanız dileğiyle,
salamlar, saygılar…
Dövme geleneği vücuda hem sağlık hem güzelik açısından resim yapmakla başlamıştır. Dövme yapma geleneği hayli eskidir. MÖ 2000’lerde Antik Mısır toplumunda dövmenin yapıldığı mumyalardan anlaşılmıştır. Mısırlıların dışında Britonların, Galyalıların ve Trakların da dövmeleri vardı. Antik Yunanlar ve Romalılar, “barbarlara özgü bir uğraş” saydıkları dövmeyi suçlular ile kölelere yaparlardı. Mezopotamya bölgesinde ise dövme Kürtler ve Farslarda Deq, Araplarda Wesm olarak adlandırılmıştır. Kürtler, Araplar, Ezidiler, Süryaniler, Türkmenler, Aleviler tarafından hem sağlık hem güç sembolu olarak kullanılmıştır.
Buz Adam Ötzi’nin dövmeleri:
Avusturya-İtalya sınırındaki Ötztal Alplerinde 1991 yılında keşfedilen Ötzi’nin bundan yaklaşık beş bin yıl öncesine ait olduğu ortaya çıkmış ve Ötzi’nin vücudunda 60 tane dövme keşfedilmiştir. Bu dövmelerin güzellik için değil sağlık açısından yapıldığı tahmin edilmektedir.
Mezopotamya’da dövme
Mezopotamya coğrafyasında yaşayan tüm halklar dövmeyi hem güç sembolü olarak hem aidiyet olarak kullanmış kimileri de sağlık için kullanmıştır. Ermeniler, Türkmenler, Süryaniler, Kürtler, Ezidiler ve bölgedeki diğer insanlar tarafından kullanılmıştır. Kürtler, Ezidiler, Zazalar, Aleviler, Süryaniler Deq, Araplar Vesm veya Nevş, Türkmenler “dögme” olarak adlandırmıştır. Deqleri genelde Çingeneler, Qurbetler, Mıtrıplar göçerlik yaparak ve para karşılığı yapmışlardır. Dövme yapan erkeğe “dekkak”, bayana “dekkake”, dövme yaptıran erkeğe “medkuk”, kadına “medkuke” denilmektedir. Deqlerde çeşitli semboller kullanılır. Deqlerdeki bitki motifleri özellikle doğurganlık ve verimliliği sembolize ediyor.
Her dövmenin bir anlamı var
Ayaklara işlenen halhal sadakati ifade ediyor, makas kısmeti, ceylan mutluluk ve şansı, haç ise kötülükleri kovduğuna inanıldığı için vücuda işlenmiştir ve özellikle bölgedeki Süryaniler tarafından Kudüs’e ziyarete gidenlerin hacı olduğunu belirten bir ifadedir haç. Yapmak mecburidir hem dini bir sembol hem de kişinin hangi topluma bağlı olduğunu bildirmek için yaptırılır. Diğer yandan her aşiretin kendine mahsus dövmeleri vardır…
Kaynak: National Geographic
Bu dövmelerin bedende işlendiği yerler ve figürler aşiretten aşirete göre değişir. Hiçbir aşiret veya kişi bir diğer aşirete ait sembolleri kullanamaz. Bu savaş nedeni sayılır. Aşiret dövmesi taşımak hem aşirete bağlılığı hem de kendini güvende hissetmeyi sağlar. Hem de soyluluk işareti olarak taşınır. Bunlar dışında aşirete ait dövme taşımanın günlük pratik yararları da mevcuttur…
Savaşlarda ölen veya yaralı düşen birinin, kaybolan birinin, hırsızlık ve benzeri kötü bir iş yapan birinin hangi aşiretten olduğu dövmesinden tespit edilebilir. Dövmeler kurumdan ve anne sütünden yapılır. Bazen de keçi veya koyun safra kesesi sıvısından da yapılmaktadır. Semboller, deri üzerine çizilir ve sonra dikiş iğnesiyle bir dizi küçük delik açılır. Karışım daha sonra kabuk bağlayan ve dövme bırakan tasarımın üzerine yaydırılır. Bu uygulama genellikle 8 ile 12 yaş arasında yapılır. Gün geçtikçe dövmelere rağbet dini sebeplerle azalmıştır. Mardin Kırkılar Kilisesi Pederi Gabriyel Akyüz “dövme geleneği aslında Süryani kültüründe yoktur. Tahmin ediyorum bu kültürü civar komşulardan aldık. Araplardan veya Kürtlerden almış olduk. Tarihçesini de tahmin ettiğim kadarıyla Kölelik devrinden gelen bir gelenektir. Mühür gibi, bu köledir artık demek için.Dinsel anlamda hiçbir anlamı yoktur bizde, fakat Kudüs’e giden ziyaretçiler o ziyaretin anısına bir haç yapıyor”. İslamiyet içinde durum benzerdir, pek tasvip edilmese de Kuran’da yasaklandığına dair herhangi bir ayet (net ayet) yoktur. (Kuran’da vücudunuzda değişiklik yapılmamasından bahseder ama insanlar sağlık için de bunu yapar.)
Düşünce bir kıvılcımdır. Bütün yangınların, ateş ve yanmanın
kıvılcımla başladığını belirtmeye gerek var mı?
Yok sanırım. Konumuz kimya da değil zaten.
Kıvılcımın toplumsal boyutu üzerinde kafa yoruyorum. Ne, ne
zaman, neyi tetiklemiş, bir kıvılcım nerelere ulaşmış. Bunları anlama
çalışıyorum. Belki çok geç kalınmış bir iç sorgulama. Ama olsun, kıvılcımın
değişim üzerinde ki gücünü görmek, anlamak önemli.
Çünkü kıvılcım her daim karanlıkta kocaman bir ışıktır.
Karanlığı parçalayan, yeniden umut olan bir ışık patlaması gibi bir şeydir
kıvılcım.
Peki insan açısından kıvılcım nedir?
Hiç kuşku yoktur ki düşüncedir.
Düşünce insanı bütün canlılardan ayırır. Çünkü insan
düşünür, düşündüklerini hayata geçirir, üretir, düşünceden düşünce üretir,
maddi bir temele oturtur ve değişik aletler yaparak, doğaya hükmeder.
Bu nedenle başlangıçta düşünce vardı, hiçbir şey yokken
düşünce vardı. İnsan düşünce gücüyle yaşama tutundu, binlerce yıllık bir
serüvene atıldı.
Bu nedenle ilk düşünce kıvılcımları çok değerlidir. Tarihçiler,
antropologlar, arkeologlar, bilim insanları düşüncesinin peşinde olmasalar
bile, düşüncenin ürettiği eserleri, izleri ve ilk adımları ortaya çıkarmaya,
kültürel dokuların bulmaya çalışırlar. Belki felsefe düşüncenin peşine düşer,
karanlıkta ışığı arar, düşünceyi anlamlandırmaya çalışır.
İnsan, yani bilim ortaya çıkan devasa düşünce sistematiğini
çözmeye çalışır, insanın serüvenini anlamaya çalışır.
Düşünelim birlikte. İnsanların geçmişi karanlık olsa da,
ortaya çıkan eser ve kalıntılar şaşırtıcıdır. İnsan ateşi buluyor, tarım
devrimi gerçekleştiriyor ve zamanı hızlandırıyor.
Zaman öyle bir hızlanıyor ki uygarlığın saati hızlı atarak,
asırlar daha kısa hale geliyor.
Göbeklitepe 12 bin yllık kalıntıları günümüze taşırken,
zamanın hızlandığın kanıtıdır.
İnşası 2-3 bin yıl sürüyor ama terk edilişi belki de bir
gün. Çünkü insanlar artık yerleşik hayat denilen bir mekanizma keşfediyor ve
köy toplumuna geçiyor.
Dolayısıyla asıllarca emek verilen alanlar terk edilerek,
yeni oluşumlara yelken açılıyor.
Aslında buraya kadar olan hikaye herkes tarafından bilinir,
bilinmesine ama düşüncenin kıvılcımsal etkisini çoğu kimse bilmez, bilincinde
taşımaz.
Bu nedenle düşünmek insan açısından en büyük eylemdir. Suç sayılmasında
bunun payı büyük olsa gerek. Totaliter ve ulusal devletler bazen düşünceyi suç
sayabiliyor. Hatta bazen değil, çoğunlukla böyle oluyor.
Çünkü bütün devrimler küçücük bir kıvılcımın çakılmasıyla
başlıyor ve çağları değiştirme gücünü elinde bulunduruyor.
Bu bazen lokal bir devrim, bazen de dünyayı sarsacak bir
keşif.
İnsanlığı saran, sarmalayan devrimlerden bahsediyorum. Değişimi bir kasırga gücüne dönüştüren devrimlerden. İşte o devrimler ufacık bir kıvılcımla başladı. Kıvılcım ise beyinde düşünce nöronları arasında çakan bir küçücük çik dediğimiz kıvılcımdır.
Özcesi şudur. İnsan düşünerek, değişimin kapısını aralıyor.
Bu bir kıvılcımla başlıyor, dalga dalga büyüyerek, bir kocaman bir enerjiye
dönüyor.
Gücünüzü görün. Hiçbir güç düşünce gücüne engel olamıyor.
Bütün baskılara rağmen, insan beyni kıvılcımlar yaymaya devam ediyor.
Gördüğümüz bütün silahlar düşüncenin eseri, bu nedenle o
silahları etkisiz hale getirecek olan da düşüncedir.
Bazı yaşanmışlıklar insanın yaşadığı
coğrafya ile ilgilidir. Çölde yaşıyorsanız,güneşten teninizin yanmamasına imkan
yok. Kararırsınız.!
Güneş size cömert davranır, öyle bir
cömertlik ki sizi yakar, kavurur.
Sürekli yağmur alan bir kuzey
bölgesinde yaşam sürdürüyorsanız,
teniniz beyaz kalır. Bir avantaj
gibi görünür ama en küçük bir darbede kırılıverir kemikleriniz.
Böylesi bir açmaz işte. Kararsanız
bir dert, beyaz kalsanız bir dert.
İbni Haldun bundan iki yüz yıl önce
demiş.
Coğrafya insanın kaderidir.
Çok da haksız sayılmaz. İnsanın
doğduğu yer, künyesi oluyor. Her daim
boynunda duran, zaman zaman fermana dönüşen, zaman zaman da altın değeri alan
bir künye. Ve asla değişmeyecek, bir ömür boyu insanla her yere giden bir
künye, hatta insanın canına kazınmış deq/dövme gibi…
Bu dövme anlınızın tam ortasında
sizinle yaşıyor, sizinle büyüyor, sizinle ölmüyor ama. Siz öldüğünüz de
çocuklarınıza miras kalıyor.
Böylesine güçlü, böylesine yapışkan,canlı
bir kast sistemi gibi. Nesilden nesile geçen ve asla değişmeyen.
Yaşadıklarımız, acılarımız,
sevinçlerimiz tarihten damıtılarak geliyor. Bir şaraplık üzüm gibi, eziliyor,
bekliyor ve tekrardan dolaşıma çıkıyor.
Damıtılarak insanın kaderi ve fermanı oluyor yeniden.
Tam 17 yıl sonra, dile kolay 17 yıl sonra bir gün Xalfat çıka geldi, terk etmek zorunda kaldığı mahallesine. Aradan çok zaman, yıllar
geçmişti. Yüzü çökmüş,bedeni erimiş, belli iki büklüm bir halde döndü.
Tanıyamadı daha önce yaşadığı yeri, her yer değişmişti.
Duvarlar, sokaklar, evler değişmişti. Ara sokaklardan yürüdü, çevresine bakındı,
sezgilerini rehber edinerek, evlerinin bulunduğu alana geldi.
Boş bir alan, toprak yığınına dönen boş bir alan. Evlerinin
çoktan yıktırılmış olduğunu duymuştu ama inanmamıştı.
Şimdi ise karşısında bir toprak yığını vardı evlerinin
yerinde.
Xalfat evlerini görür gibi oldu. Kapıyı açtı, avluda
evlerine baktı. Kimse yoktu, kırlangıçlar terk etmişti eyvanı. Bir baykuş
tünemiş, camlar kırılmıştı…Ne kapı vardı, ne de pencere. Her şey bir bir yok
olmuştu sanki.
Kendine geldi. Gözlerinden yaşlar boşaldı, Şirin’i gördü bu
kez. Yıkıntılar arasında, Siverek’in bağlarına doğru götürülürken gördü. Elleri
ve gözleri bağlıydı. Sanki kanamıştı anlı…
Arkasından gitmek istedi ama kocaman bir boşlukla
karşılaştı.
“Şirin,Şirin’im”
Durdu ve içinden ağladı. Gözleri sulandı, yaşlar yorgun bedeninden
bir şerit şekilde art arda dizildi.
Baktı çevresine, evin bir tek taşı bile yoktu ortalıkta.Gözleri
evlerini aradı, aradı ama yıkılan evin
tek bir taşı bile yoktu görünürde.
Evlerini son bir kez olsun gözleriyle görmek, dokunmak, oğlunun kokusunu
hissetmek için gelmişti.
Ama ev de yoktu, evden bir iz de…
Olduğu yere çöktü, sessizce isyan etti, gözleri tanıdık
birilerini aradı. Her şey değişmişti, evler, sokaklar, insanlar…
Hiç tanıdık gelmedi mahalle. Çığlıklarını aradı, acılarının
sindiği taşlara baktı ama hiçbir iz bulamadı.
Tıpkı oğlundan bir iz bulamadığı gibi…
Etrafında çocuklar birikti. Merakla çevresinde dönüp
durdular.
Xalfat çocuklara “Çocuklar burada Xalfat’ın evi vardı. Bilen
var mı?”
Çocuklar birbirine baktılar, kimse cevap vermedi, bilen
çıkmadı, ürken gözlerle Xalfat’a baktılar.
Xalfat’in içi burkuldu bir kez daha.
“Peki Gülizar’ın evi hangisi?”
Diye sordu çocuklara.
Birkaç çocuk birden işaret ederek evi gösterdiler.
Xalfat güçlükle doğruldu ve Gülizar’ın evine doğru yürüdü.
Kapının önüne gelince durakladı. 17 yıl önce bütün kapılar
açıktı ardına kadar. Bu gün bütün kapılar kapalı ve çoğu artık demirden…
Kapıya birkaç kez vurdu. Kimsin diye bir ses işitmedi, tekrar vurmayı
içinden geçirse de sessizce bekledi, kısa bir süre sonra Gülizar kapıyı açtı.
Uzun uzun bakıştılar. Gülizar Xalfat’ı tanıdı. İçeriye buyur
etti sesi titreyerek. Xalfat’a sarıldı, elini öptü.
Xalfat da sarıldı ona. 17 yıl önceki çığlığı sanki duyuldu
mahallede. Bir süre hiç konuşmadılar.
Öylece beklediler..
Seyit yaşlanmış, erimiş Xalfat’ı tanıdı. Çığlığını yeniden
duyar gibi oldu. O günleri tekrar yaşadı, olup biten hızlıca beyninde canlandı.
Bilinçsizce Xalfat’a
doğru yürüdü. Eğildi, elini öptü.
Xalfat annesine dönerek ”
Gülizar bu senin oğlun mu?”dedi.
Gülizar mahcup şekilde “evet” cevabını verdi.
Sarıldı Seyit’e “Şirin’im Şirin’im” diyerek ağlamaya
başladı.
Gülizar, Seyit ve evde bulunan herkes sessizleşti. Saniyeler
için Xalfat’ın ağlamasına Gülizar da eşlik etti. Seyit Şirin’in yaşına
gelmişti. Bu nedenle Xalfat oğlunu Seyit’in bedeninde görüyordu.
Seyit Şirin’in kaybedildiği günü hatırladı, ürpererek,içi
acıdı, titredi,Xalfat’ın gözlerinde
kayboldu. Acısı en çok gözlerini vurmuştu. Seyit daha fazla duramadı, Xalfat’ın
acısına dayanamadı ve sokaklara kendini attı.
Gülizar’la baş başa kaldılar. Elindeki mendil gözyaşlarında
ıslanmış, gözleri kızarmıştı. Gülizar Xalfat’ı inciteceğinden korkarak, usulca
“Xalfat kendini yorma, kader işte elden bir şey gelmiyor. Bu kadar acı sana
yeter zaten. Biraz kendine bak, ele ayağa düşme bari.”
Xalfat : “Kızım elimde değil, unutamıyorum. Ne yapsam
Şirin’im ayna gibi karşımda. Yemeğe otursam karşımda, su içsem yüzü suda
görünüyor. Nasıl unutayım? Canımdan bir
parçaydı, canımdan kopardılar, nasıl unutayım.Sancısı sinemin orta yerinde, bir
paslı hançer gibi saplanmış olarak duruyor. Bir hançer gibi yakıyor, acıtıyor,
kanatıyor. Ciğerim delinmiş,unutamıyorum. Kapı çalındığında irkiliyor, Şirin’in
geldiğini zannediyorum. Gerçek olmadığını düşününce oturup, dövünüyorum.”
“İlk yıllar nerede sahipsiz bir ceset haberi duysak, Şirin’in cesedidir diye koşarak giderdim
morga.
Morg kapısına kadar acıdan dilim tutulur, cesede bakınca
içim kalkardı.
Şirin olmadığını görünce derin bir nefes alır, ama soğuk
betonda yatanın annesini düşününce de içim tekrardan parçalanırdı.
Benim oğlum değildi ama başka ananın kuzusuydu, evladıydı.
İki taraflı bıçak gibi ciğerimi parçalıyordu.
Sonra başka genç ölü bedenlere baktım bıkmadan, başka
anneler tanıdım morg ve mahkeme kapılarında. Öylesine acılar çektim ki,
öylesine acılar çekenleri gördüm ki, inanamazsın.
Konuşamadık bile. Gözpınarlarımız kurudu ama Şirin’lerimiz
geri gelmedi, bir izine rastlamadık.
Aradan 17 yıl geçti. Bu gün bile hala gelecekmiş gibi
bekliyorum. Öldüğüne nasıl inanayım?
Bir mezarı bile yok Şirin’imin. Bir mezar taşı olsa, belki
sürerdim yüzümü, inanırdım öldüğüne. Ama yok, ne kendisi , ne de kendisine ait
bir mezar taşı bile yok.”
Gülüzar gözlerini
sildi mendiliyle. Xalfat derin derin iç çekerek sessizleşti, içine
gömüldü, Ölüm sessizliği kapladı evin
tümünü.
Gülizar sessizliği bozmak istese de gücü yetmedi.
Bilinçsizce ayağı fırlayarak, su
getirmeye gitti.
Xalfat ise bir dengbej edasıyla, ağıt yakar gibi anlatmaya devam etti.
” Bir de gel yüreğime sor, ciğerime sor. Söz dinletemiyorum
işte, dinletemiyorum kızım. Elimden bir şey gelmiyor”.
Sonra bir hikaye anlattı Gülizar’a.
“Derler ki bir annenin evladı kaybolduğunda yüreğine kırk
paslı yorgan iğne saplanır… Zamanla iğneler çekilir tek tek. Saplandığında ne
acı veriyorsa, çekilirken de aynı acıyı verir.
En son sıra sonuncusuna geldiğinde aradan kırk yıl geçmiştir. Paslı
iğne çekildiğinde ise annenin ciğerleri parçalanır, kanı akar, canı çıkana
kadar akar…”
Benim ki de böyle kızım. Bir gün son iğne sökülünce bu acı
son bulacak, kanım boşalacak. Başka yolu yok.”
Xalfat sessizce acısını yüreğinde yaşatmaya devam etti.
Oğlum gelmeden ölmeyeceğim diyordu her gün. Şirin’den bir iz bulunmadı, ne bir
gören, ne de duyan, öylesine bir kaybediliş hikayesi olarak evlerde,
Mezopotamya kentlerinde yaşadı.
Yüzü tamamen yanmıştı. O zamanlar gencecik biriydi. Onun en büyük istek ve özlemi yüzüne yeniden kavuşmaktı. Televizyondaki haberlerden A Tıp Fakültesinde görev yapan bir doktorun yüz nakli yaptığını öğrendiği an onun için bayram anıydı. Dünyaya yeniden gelmiş gibi seviniyor, uzun yıllardır karşısına çıkamadığı aynaların karşısına çıkabileceğini düşünüyordu. Kendi yüzünü görmek için evinin her yerini ayna ile kaplamaya hazırdı. O anda evinde hiçbir aynanın neden olmadığını hüzünle yeniden gördü. Onun, bir yüze ait olma hayali vardı, fakat parası yoktu. Para kazanacak onunla yeni yüzüne kavuşacaktı. O da yetmiyordu. Kavuşacağı yüzü nasıl bulacaktı. Gazetelerin üçüncü sayfalarındaki kaza ve ölüm haberlerini inceliyor. Sağlam kalmış bir yüz var mı? diye. TV’lere daha fazla bakıyordu. Ölüleri, yaralı olarak hastaneye götürülenlerden çoğunun da öleceğini biliyordu. O yüzden TV haberlerini izlerken kendisini yeni yüzüne daha yakın hissediyordu. TV’den resimler çekiyor, gazetelerdeki ölü yüzlerini kesip biriktiriyordu. Bu resimlerden hangisinin kendisine yakışacağını kestirmeye çalışıyordu. Şimdiden binlerce resim biriktirmişti. Her bir yüzü buldukça umudunu daha da artırıyordu. Beğendiği yüz resimlerinden bir kısmını büyütüp evinin değişik yerlerine asıyordu. Bu yüzlerden birinin kendi yüzü olabileceğini o kadar kendisini inandırmıştı ki, bir zamanlar kendi yüzünün olduğunu unutmuştu. Hayallerini, evinde asılı yüzler süslerdi. Bu yüzlere nasıl kavuşacaktı? O doktoru nasıl bulacaktı?