Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum.
Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum...
Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin...
Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz.
Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum...
Hepimize selam ve saygılarımla..
Bir yeri tanımak için,güneş doğmadan sokaklarda olmalı insan.
Otogarlar,tren istasyonları, ibadet merkezleri, köprü altları ve otobüs
durakları gerçekliğin aynasıdır.
Hakikat bu saatlerde abartısız, yalın ve çıplaktır. Ne
makyaj, ne de maske vardır insan yüzlerinde.
Her şey çıplak, çırıl çıplaktır. İnsan yüzleri uykunun derin
izinde daha yalındır,yalansız ve sahicidir.
Evsizler parklarda bulabildikleri bankalarda, köprü
altlarında ve sığınabildikleri yerlerde uyurken, sokak köpekleri hemen
yanlarındadır. Oysa gündüz evsizler belirsizdir. Orda burada görünseler de
kimse onların sokakta uyuduğunu bilmez, bilmek istemez.
Yaz kış, durum aynıdır aslında. Evsizler güneş doğduğunda
uyanmak, varsa bir iki öteberisini uygun zulalarına yerleştirmek ve herkesten
önce yaşama akmak zorundadır.
Herkesin olduğu saatlerde parkta, kaldırımda, bankta, köprü
altlarında uyumak mümkün olmadığına göre, erkenden katılmak gerekiyor yalana,
dolana.
Keza evsizlerin yoldaşları olan mülteciler de açık alanda,
eski battaniyelere sarılarak uyurlar, çoluk, çocuk. Evsizlerin çocukları yoktur
genelde ama mülteciler dizi dizi bebelerle yaşamak, geceyi sabahlamak
zorundalar.
Yatakları beton, yastıkları kartondur. Yanlarında yarım kalmış
bir karpuz, artık ekmek ve yeryüzünün laneti olan tanınmış gazlı meşrubat
şişeleri…
Her şey bu kadar olağan hale gelmiş bir fotoğraf karesi
gibi.
Yoksunların saati, bu saattir. Varlıklarının en çıplak
göründüğü saattir.
Sonrası kocaman bir karmaşadır.
Erkenden uyanan işçiler, gündelikçiler ve memurlar bir
karmaşanın aktörleri ve figüranlarıdır.
Kağıt-karton toplayıcısı karton kutularla dolu çöp bidonuna hızla yaklaştı. Kutuları tek tek birbirinden ayırdı. Arabasına takılı çuvala bastı. Bazen ayaklarıyla üstüne çıkıp sıkıştırıyordu. Zevkle yapıyordu. Bazen eline ıslak, kötü çöpler de geliyordu. Ellerini ustaca çöpten çıkan peçetelerle kurutuyordu. O hep kağıt ve karton arardı. Plastikleri, camları, tenekeleri de bir kenara koyardı. Az sonra başka bir arkadaş gelip alacaktı. O arkadaşı da karton ve kağıda karışmazdı. Aralarında bir iş bölümü vardı sanki.
Bidonun diplerine kadar inmişti nerdeyse. Bir poşet gördü. Poşeti çıkardı. Bir poşet daha vardı onu da açtı. İçinde kitaplar vardı. Kitapları tek tek çıkardı. Kapağına baktı. Dini kitaplardı. Arapça, Türkçe kitaplar, Kur’an tefsirleri… O kitapları çuvalına koymadı. Çöp bidonunun yanındaki kaldırıma kitapları üst üste yığdı. Biri gelir alsın diye düşündü. Bir an önce gitmek istiyordu. Birileri onu orda görse kitapları almayabileceğini düşündü. Arabasını çekmeye başladı. Arkasına baka baka arabayı çekiyordu. Kimse yoktu ortalıkta. Biraz uzaklaştıktan sonra, kitapların yanına birinin geldiğini gördü. Gelen kişi kitapları eline aldı, tek tek baktı kitaplara. Hay Allah dedi. Bu kitaplar atılır mı? Diye içinden geçirdi. Acaba kim atmıştı bunları. Ama atılmıştı. Yapılacak bir şey yoktu. Dini kitaplar olduğunu gördü. Evinde bu kitaplardan hiç olmadığını düşündü. Yüreği kaldıramadı. Onları orada bırakmazdı. Çöp bidonunun yanında bir poşet buldu. Tek tek bakarak kitapları poşete doldurdu. Sonra evine doğru gitti. Sabah erken bir saatti. Evdekiler henüz uyanmamışlardı. Kitapları çıkardı. Masanın üstüne koydu. Şimdiye kadar hiçbir dini kitap okumamıştı. Merak etti. Okumaya başladı. Dalıp gitti. Peygamber, Melekler, İman, Kıyamet ne varsa okudu. Okudukça merakı arttı. Çocukluğu ve gençliği aklına geldi. Ölmüş babasını hatırladı. Ne kadar da istemişti dini kitaplar okumasını. Çok çaba harcamıştı ancak birini dahi okumamıştı. O an aklına geldi. Keşke babamı dinleyip o kitapları okusaydı da babası görseydi. Kitaplardan başını kaldırdı. Acıkmıştı. Mutfakta bir şeyler vardı. Kitaplara daldığı sırada oğlu ve karısının kahvaltı yaptığını görmemişti bile. Daha önce de böyle olmuştu. Ama şimdi çok farklıydı. Acele ile bitirdi kahvaltısını. Sonra yine kitapların yanına gitti…
Çok vasat bir ilkokul hayatım oldu. 3. Sınıfa kadar Türkçe’yi çok az biliyordum. Ard arda değişen öğretmenlerimiz de işin tuzu biberi olunca, iyi bir eğitim aldığımı söyleyemem.
Bir çok şeyi üstün körü öğrendik. Ya biz işi sıkı tutmadık, ya da öğretmenlerimiz önemsemedi, eğitim sistemi ise bizi bir kobay gibi gördüğü için işlerin nasıl yürüdüğünü çok esas almıyor, kağıt üzerinde işleyen sistem yeterli görünüyordu. Okullar açıktı, öğrenciler sınıftaydı. Gerisi önemli görünmüyordu yani kimsenin umurunda bile değildik. Okulda görünmemiz yeterliydi.
Öğrencilik yıllarımızın çoğu törendi, anma ve alkıştı. Bazen
de bizi iki gün yataklara düşüren aşı.
Neyse ki ilkokulu bitirdim, bir çok arkadaş gibi. Takılmadan, sınıf tekrarı yapmadan bitirdim. Karnem de iyiydi. Uslu ve efendi bir öğrenciydim.
Sessizdim, içe kapanık ve donuktum.
Ama içim bir başka akıyordu.
Ortaokul acılarla ve büyük ayrılıklarla başladı.
Bir alt üst oluşun yaşandığı Siverek 78- 79-80’lı yıllar. Herkesin korkunç yaralar aldığı,hem ben de, hem de toplumsal düzeyde çözülmenin, yıkılmanın ve kırılmaların yaşandığı yıllar…
Tarihin kara lekeleri, kavgalar, çatışmalar,acılar ve
giderek karmaşıklaşan hayatlar silsilesinin kaba hesabının yapıldığı yıllar.
İkili, hatta üçlü iktidarın hayatımıza girdiği sisli yıllar.
Üç koca yıl. Korku, kaygı ve zap u rapt altında geçen
zamanlar.
Eğitim ile ilgili zihnimde az iz kalan,daha çok çalkantı,
çelişki ve içe dönük kıvılcımlarının
çakıldığı yıllar olarak zihnimde kalan dönemler.
Güzel insanlar, güzel arkadaşlıklar ve kesintiye uğrayan bir
zaman dilimi.
Darbe, 12 Eylül, Kenan Evren ve Siverek.
Askerler, panzer ve paletli tanklar. Delucan, Kör Mızo,
Şeytan Küçesi, Halk Sinemalı yıllar.
Öncesi yangın yeri, sonrası yangın yerinin düm düz ediliş
yılları.
İşte o yıllarda kitapla, yazıyla, fotoğrafla tanıştım. Biraz
özenti, biraz öğretmenlerimizin yöneltmesi beni kitapların dünyasına çekti.
Sanırım ilk kitap üzerinde derinlikli düşünmem ilkokul 5.
Sınıfta oldu. Ortadoğu çöllerinde kervan yolculuğunu anlatan, adını hatırlayamadığım
bir çocuk kitabıydı.
Beynimde şimşekler çakan, içimde ki gezi potansiyelini
ortaya çıkaran bir kitaptı.
Hemen o gün karar vermedim yazmaya. Ama içimden gezi ile
ilgili bazı parçalar harekete geçti sanırım. Sonra ki yıllar içinde aslında
yaşadıklarımı kayda geçirsem iyi olur diye düşündüm. Zaman zaman günlükler filan
yazdım. Karalamalar, şiir dizeleri ve beğenmeyip yırttığım saçmalıklar dönemi.
Ne çok kağıt karalıyordun o dönemde. Öylesine karalıyordum
ki, bittiğinde okunacak durumda değildi artık. Kalan bir iki boş yer olsa imza
mı atıyordum durmadan.
Neler mi yazıyordum?
Basit, kişisel ve özel.
Kendimce içimde ki hisleri döküyordum kağıda. Yazı
bittiğinde onlarca karalama ve onlarca imza…
Yani okunacak bir tarafı kalmıyordu artık.
Gülünç ama böyle sürüyordu yazı maceram…
Anlaşılmaz, karışık ve melankolik.
Ama bir gün ortaokul 3.sınıfta, yaz tatilinde annemle
birlikte gittiğimiz palî yani mercimek,
nohut, arpa, buğday hasadı ile ilgili yazdığım anı türündeki yazımın Türkçe
Öğretmenimiz ( Ali Şahin) tarafından beğenilip, okul duvarına(pano) asılmasıyla
içindeki fay hatları harekete geçti. İçimdeki kıvılcımlar ateş olup, bedenimde
kora döndü.
Artık bütün hayallerim yazı yazan, çizen bir insan olmaya
dairdi. Yazım duvar panosuna asılmış, bir de ilk kez bir fotoğraf makinem
olmuştu.
Ne hayaller kuruyordum, sormayın…
En çok da gazeteci olmayı; gezip, röportajlar,gözlemler
yazmayı hayal ediyordum.
O yıllarda Siverek yığınca sorunla boğuşuyordu. Ben de güya
bu sorunları yazacak, fotoğraflayacak ve herkese duyuracaktım. Bütün umudum bu
hayal çerçevesinde dönüyordu.
Bir gün iyi bir toplumcu gazeteci olacağımı düşünüp,
duruyordum.
Hatta bu konuda o kadar ileri gidecektim ki,
sınıf arkadaşım, ünlü avukat ve aynı zamanda yazar olan
Feyzi Çelik’e toplumsal davranacağıma dair verdiğim sözü yazılı hale getirip,
bir yerlerde saklayacaktık. Ben sorunları yazacak, toplumun fotoğrafını
çekecektim. Onun o yıllarda yazar olma hayali yoktu ama sanırım benden önce bu
işi sevdi ve başarılı bir şekilde devam ediyor. Hem iyi bir avukat ve iyi bir
kalem sahibi olarak sürdürüyor iddiasını.
Ben ise çalkantılar, çelişkiler içinde yazmaya, fotoğraf
çekmeye devam ettim…
Süreç içinde sorunları anlatıp, fotoğraflarsam bana makinemi
koyacak güzel bir çanta alacaktı. İmansız çanta mı hala almadı. Sanırım
toplumsal hakikati tam olarak anlatamadığı düşünmüş olacak ki çanta alma
meselesini unuttu ya da rafa kaldırdı.
Kendisi hatırlar mı bilmiyorum ama aramızda yazılı bir
sözleşme yapmıştık. Sözleşmeyi imzaladıktan sonra evlerin giriş kapısının
bulunduğu taş duvarda ki aralıklardan birine saklamıştı.
Bir gün sözümüzü unutursak, çıkartıp okuyalım diye taşların arasına sıkıştırmıştık. Halen orda duruyor mu bilmiyorum. Belki Feyzi bilir.
O yıllarda çok hayal kurduk Feyzi’yle.
Lisede de aynı sırayı paylaştık. Doğrusunu yazmak gerekirse,
Feyzi çok çalışkan, ben ise eh ortalama bir öğrenciydim. Ben hayal kurardım,
Feyzi ise ders çalışırdı.
Ama sanırım yazı konusunda iyiydim…Merakım giderek artıyordu.
Lisede okul duvar gazetesi benim için erken üniversite oldu.
Yiğit mi yiğit bir edebiyat hocamız vardı. Sağolsun, uzun ve sağlıklı yaşasın. Nedret
Özbek. Şimdi ne yapıyor, nerede bilmiyorum. Uzun süre izini sürmeme rağmen
haber alamadım. Bir ara İstanbul’da yaşadığını duydum ama haberleşecek bir
kanal bulamadım.
Onun sayesinde hem Maksim Gorki, hem de Yaşar Kemal’ın bütün
kitaplarını lisenin ilk yıllarında okudum. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski , Lev Nikolayeviç Tolstoy ve başka yazarlarla tanıştım…
Öyle ki Yaşar Kemal’ın İnce Memed’i rüyalarıma girdi,
geceler boyunca. Çukurova’yı hiç görmediğim halde, gidip gelen ırgattan
dinlediklerimden öyküler çıkardım. Saydam Caddesini, Büyük Saati anlattım.
O yıllarda her hafta çarşamba günü son ders, sosyal
etkinlikler vardı.Ben Edebiyat Kolunda sorumluluk alarak, okul duvar gazetesinin
düzenli bir şekilde düzenlenip,
geliştirilmesinde aktif görevler aldım. Yazı artık benim için bir tutkuya,
okumak bir önceliğe dönmüş, merakım da iyice
artmıştı.
Merakla birlikte, çelişkiler zihnimi kaplamış, zaman zaman beni huzursuz etme derecesine
gelmişti. Merakım artıkça, kafamdaki çelişkiler de büyümüştü sanırım.
Daha ortada kendime
ait bir yol filan yokken, ilk badire çıktı karşıma. O yıllarda, Siverek lisesi
birinci sınıfta hayatı sorgulamanın bedeli olarak ilk kırmızı kartı yedim.
Duvar gazetesine yapıştırdığımız merhum Çetin Altan’ın YÖK ile ilgili yazısında
cuntaya eleştiri yapıldığı gerekçesiyle, Milli Güvenlik Dersine giren ve hatırlayabildiğim
kadarıyla adı Arif Dolmuş olan Binbaşı, yazıları tek tel kırmızı kalemle
yuvarlak içine alarak, hakkımızda soruşturma başlatmış,bir grup askeri de okula
çağırarak, duvar gazetesinde bulunan yazı ve kupürlerin fotoğrafını çektirmiş, sorumluluk alan ben ve birkaç arkadaşımızı
adeta gözaltına aldırmıştı.
Bizi müdür odasının arka kısımlarında bulunan arşiv odasına
kapatıp, sorguya almıştı.
Bunu duyan Nedret Hoca okul müdürün odasına gelerek, “Sorumlu
benim, ne diye çocukları rahatsız ediyorsunuz.Edebiyat Kolu benim
sorumluluğumda, duvar gazetesinin de sorumlusu benim.” diyerek, adeta meydan
okumuş, bizim arşiv odasında ki sorgulamamıza son vererek, normal odaya
alınmamızı sağlamıştı.
O olayda bayağı etkilenmiştim. Çok mu korkmuştum, bilmiyorum
ama Nedret Hoca’nın duruşu hiç aklımdan çıkmadı. Saygınlığı, kişiliği bu
davranışıyla ben de perçinlendi. Biz ifade vererek,sınıflarımıza döndük, Nedret
Hoca ise daha uzun ifade verdi ve sanırım yaşanılanlar nedeniyle bir takım yaptırımlara maruz kaldı.
Duvar gazetemiz ise Nedret Hoca öncülüğünde düzeninden
hiçbir şey kaybetmedi, o yıl on beş günde bir yeni yazılar ve gazete
kupürleriyle öğrencilerin karşısına çıktık,değişik yazılar paylaştık. Benim
için adeta bir staj görevi gördü. Duvar gazetesindeki yoğunluğum, ilçede yayın
yapan tek yerel gazete olan İrfan Gazetesine yansıdı. Orada da zaman zaman yazdım…
Yıllar geçti böylelikle…
Yazko Edebiyat dergisi o yıllarda elime geçti. Düzenli takip
ettiğim dergiler arasına girdi bir süre.
Bu gün halen öğretmenlik yapan sınıf arkadaşım Selhattin Aykar o yıllarda, bu dergilerden birini bana hediye etmişti. Şiir,öykü ve düz yazılar yayınlayan derginin o günkü sayısı hala kitaplığımda duruyor.
Çok şey yazdım, çizdim ve çoğunu kaybettim ama o dergi hala elimin altında…İlginç ama gerçek.
Yazı ve Yazko Edebiyat Dergisinin o sayısıı büyük bir inatla hayatımda varlığını sürdürüyor,sürdürmeye de devam edecek.
Bingöl Erzurum yolculuğum sırasında yol boyunca özellikle Lice’de hareketlilik gözüme çarpınca telefonla bir kaç kare çekmeye çalıştım. Olağanüstü dağlar ve olağanüstü bir güvenlik arasında sıkışmış küçük tarlalarda tarım yapan emekçi insanlar,insanlarımız. En çok da kadınlar. Yorgun,argın ama bir o kadar inat kadınlar…
Sağlı sollu yükselen dağların arasında oluşan vadilerde küçük tarlalar insanı eskilere götürüyor. Herkesin kendi ihtiyacı kadar ektiği ve fazlasını komşusuna pay ettiği dönem yani…
Kültür meselesi yıllardır kafamı kurcalıyor. Zamam zaman
içimden düşünür, tartışır, bir sonuca varmaya çalışırım. Kendi kendime zihnimdeki
tahtaya yazar, çizer, sonra da silerim. Gerçi tortusu zihnimde kalır, bazen
yeniden beynimde belirir…
Yıllar önce düşündüğüm, unuttuğum bir ayrıntı bile bazen
kendiliğinden çıkar ortaya…
Toplumlar, coğrafyalar, diller, inançlar, yaşam biçimleri
bir farklılık disiplini barındırıyor. Bazı şeyler farklı, bazı şeyler çok
farklı.
Bunun gerçek bir ayrılık değil, ayırt etme ile ilgili
olduğunu düşünürüm. Çünkü insan doğduğunda kendi rengini, dillini, inancını
seçemiyor.
İçinde yaşadığı toplum, aile neyse kişi de aynı oluyor.
Bazı kalıtsal özellikler, toplumsal ilkeler, yaşam biçimleri
adeta kodlanıyor, insanla birlikte yaşamına dahil oluyor.
Buna kültür demek mümkün sanırım.
İnsan bütün canlıların en karmaşık sosyal varlığıdır.
Yani konuştuğu dil, inancı ya da taşıdığı kültür onun
varlığını oluşturur. Canlı olmaktan öte düşünsel bir mekanizmadır. Duygulardan
oluşan, iyi ile kötüyü ayırt eden, düşünce üreten bir varlık…
Her toplumun, her insanın düşünce biçimi, yaşama bakışı
farklı farklıdır. Bu aslında kültürel dokudur. İnsanı insan yapan, varlığını
değerli kılan kültürel doku.
Varlık olmanın ana rahmi kültürdür. Dil ise kültürel
varlığın ana rahminde büyüyen bir ağaçtır.İnsana, topluma dair ne varsa bu
rahimde filizlenir, gelişir, kök verir, büyür.
Tıpkı ölümsüz bir ağaç misali. Her dalı, her yaprağı değerli
olan bir ağaç gibi…
Kök toprağa kendini saldıkça, dallar serpilir, yapraklar
daha bir yeşillenir.
Ağaç bu. Yıllarca yaşar. Su, toprak ve yeterli ısı varsa ve
genetiği yaşamaya müsaade ediyorsa ağaç büyümesine devam eder. Kültür ise
insana bağlıdır. Yaşaması, toprağa kök salması insana bağlıdır. Ömrü de tabii. İnsan kültürel dokusunu,
varlığında yaşatıp, taşıyorsa kültür büyümeye devam eder. Yıllar,asırlar,
çağlar boyu devam eder yaşama.
Ağaçtan ötedir yani…Kökleri derine indikçe etkisi artar. Bu
gün yaşantımızda var olan kültürel dokuların yaşının peşinde koşan antropologlar
her araştırmada yeni bilgilere ulaşıyor.
Demek ki kültür tarihle eşdeğerdir, yaşıttır ve iç içedir,
insanlık sürecidir.
Burada bir nokta koymak gerekiyor.
Belki yazımda çelişkiler olacak, yanlış tanımlamalar ve
belki dağınık bir zihnin izleri olacak.
Biliyorum ve buna rağmen yazıyorum.
Belki birisi eksiklerimi tamamlar diye umut ediyorum. Umutla kalın…
Ekmek işçileri yoğun ve ağır bir iş ortamında çalışır. Yazın sıcaklık 60 derece de olsa ekmek pişirmek mecburidir. Çünkü ekmeğin taze,fırın ocağının sıcak olması gerekir. Sıcaklar öylesine fazladır ki çalışanlar adeta mum gibi erir. Yoğun bir emek ve zahmet vardır. Fırın işçileri en ağır işçidir. Ne sigorta,ne de kayıt. Her şey yanan ateşin yakiciligi gibidir…. Fırın Işçileri yani Görki’nin yol arkadaşları dünyanın her yerinde varlar…
“Gorki’nin yaşamında fırınların ve ekmek işçilerinin özel bir yeri vardır. Fırınlar. Onun Üniversiteleri’nden biriydi. O dönem Rusya’sında fırınlar tıka basa yasak kitaplarla dolu olan birer siyasal eğitim yuvasıydı. Genç Gorki, devrimci hareketin yoğun merkezlerinden biri olan Kazan’da uzun yıllar hem ekmek işçiliği yapmış, hem de gizli devrimci eylemlere katılmıştı.Gelişigüzel ve genellikle rastlantılara bağlı olan siyasal eğitimi konusunda şöyle diyor Gorki:
“Bana Marksist diyorsunuz; elbet öyleyim. Ama Marks’a göre değil, hamurum böyle yoğrulduğu için… Kitaplardan çok ve daha iyi Marksizm’i Kazan’daki eski ekmek işçisi Semenov’dan öğrendim”
Istanbul heyecanı bitmiş görünüyor. Elektrik ücretlerini zam yapılmış. Zam oranı %14.
Eh nihayet ülke gerçek gündemine döndü. Bazıları fabrika ayarları düşlerken,bazıları da taht ömrünü uzatma çabasında. Halkın günde ise tam anlamıyla bir muama…