Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum.
Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum...
Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin...
Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz.
Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum...
Hepimize selam ve saygılarımla..
Bir süredir Fırat’ın batı yakasında,Mezopotamya atmosferinden biraz uzak, metropol sayılabilecek bir kentte, Antep’te yaşıyorum. Kalabalık ve sanayileşmenin vermiş olduğu kaotik ortamda, bir zorunluluğu tamamlamaya, tanımaya ve alışmaya çalışıyorum.
Hoş tarafları var elbet, zor yanları kadar. Bir kaybolma duygusu içinde çevremde olup, bitenleri keşfetmek, yalnızlaşmamak için korkunç bir çaba sarf ediyor, sürgünlükten kurtulmaya çalışıyorum. İnsan bu kalabalıkta sürekli tetikte yaşıyor. Trafik, patırtı, gürültü, çıldırtma, isyan etme noktasına getiren zıtlıklar insanı geriyor. Metropol havası çarpıyor, sersemleştiriyor. Olanaklar küçük kentlere göre daha fazla, devlet belirgin ve daha kurumsal. Her adımda hissedilen sistemin argümanları. Para, parasızlık ve korkunç bir çürüme, her türlü ahlaki çöküntü. Liste uzayıp gidiyor. Parkları da ve güzel dostlarım olmasa, bu kent çekilmez.
Şatafatlı binalar, leon ışıklı vitrinler,devasa avmler ve bitmez bilmeyen yalnızlıklar.
Zamam zaman bu dünyayı geride bırakarak, daha streil bir ortam olan doğduğum kentlere yolculuk yapma ihtiyacı hissediyorum. Benim kişiliğimi şekillendiren küçük kentler. Yani Fırat’ın doğusu, yaşamın en eski izlerini taşıyan Yukarı Mezopotamya kentleri.
Ne tuhaftır ki Fırat bir sınır değil, hiçbir zamanda olmadı. Ama öylesine belirgin çizgi ki insan şaşıp, kalıyor. Doğu yakası, doğunun mistik ve otantik havasını tutma havasında, çabasında; batı yakası ise havası bozulmuş, mistisizmini kapitalle bağlamaya çalışan bir havada.
Doğu batı ikilemi, bildiğimiz basit yön ikilemi değil. Daha derin , daha sosyolojik, daha hegemonik farklılığın ikilemi. Dinsel, kültürel, sosyal farklılaşma ikilemenin kaynağını oluşturuyor. İki faklı dünya, iki başka mecra, yan yana akıyor. İki zıt kutup gibi. Doğu güneşin ışıklarıyla kavrulurken, batı güneşin ışıklarını büyük bir sermayeye dönüştüren bir formasyon peşinde.
Neyse biz kendi doğumuza dönelim. Başkasının batısı bizi bozar.
Bizim doğunun önce insanın yüzünü yakan, sarsan bir sıcaklığı var. Sıcak, o kadar etkileyici ki, güneşte durmak, nerdeyse imkansız. İmkansız ama bu sıcakta, bu sarı sıcakta tarlalarda, çalışan insanlar var. Hem de çoğu kadın ve çoçuk.
Mecburen insan doğuya, güneşin döl yatağına gidince, gölge, hatta serin bir yer aramak zorunda kalıyor…Güneşin yakıcılığını anlatmak mümkün değil.
Gölge bir yer bulursa, mis gibi közde pişen kaçak çay ve arkasından gelen yine kan kırmızı kaçak çay.
Doğu yakıcılığı bir yaşam biçimine dönüştüren bir coğrafyanın kendisi. Her şey yakıcı tadında. Yemekler, aşklar, toprak ve güneş. Her şey yakıcı.
….
Birecik.
Eski hisar, yani kalenin çevresinde yükselen briketten yapılmış eski bir Fırat kentti. Kelaynaklarıyla ünlü. Dünyanın en eski suyuna sıfır. Esmer bir yaşamın ve yoksul bir hayatın kıyı kentti. Bir zamanların liman şehri. Fırat boyunca sallarla yapılan ticaret ve Birecik’te kurulan tersaneler…
Şimdi yerinde yeller esiyor. 1955 yılında yapılan köprü, yaşamı tümden değiştirmiş. Binlerce sal, tekne çalışanı işsiz kalmış ve Birecik’in suyla olan iktisadi ilişkisini, ihtiyacı kadar balık tutma dışında bitirmiş. Bu gün eski de olsa bir sal yok. Her şey kasvetli bir köprü ve kayaya oyulmuş bir tünel çevresinde dönüyor. Yaşam toprağa, yağacak yağmura ve alınacak ürüne bağlı. Fıstık bahçeleri, zeytinlikler ve tahıl tarlaları…
Birecik, kimler geldi, kimler geçti,tarihin akışkan hali gibi.
Kaç kavim, kaç kervan bu kenttin kapısından geçti bilinmez. Tepelere kurulan evler, dolambaçlı sokaklar, sokaklarından yükselen, melodisi sıcak kadar yakıcı ve insanı oynatacak kadar dümbelek.
Birecik’in tepelikler arasında, uzanan fıstık bahçeleri, zeytinlikler alabildiğince güneye iniyor. Mevsim yaz olumca, tarlalarda her şey sarı sıcak. Yaşar Kemal tadında ve alabildiğince uzanan.
Suruç.
Birecik Fırat Kıyısında kalırken, yol kıvrılarak Suruç’a doğru ilerliyor. Fıstık ağaçları, zeytinlikler azaldı, Suruç’un uçsuz bucaksız toprakları görünmeye başladı. Her şey çok kuru, sadece sulama yapılan tarlalar yeşil. Tarım alanları alabildiğince, gözün görebildiği kadar. Güya tarım dışı arazilerde güneş panelleri kurulmuş. Oysa tarlaların tam ortasında ve birinci sınıf araziye inşa edilmiş birkaç GES var. Birinci sınıf araziye GES, politik akışkanlığın akıl almaz sonucu. Uydurulmuş bir eklenti gibi…Neyse ki yılın on iki ayında güneşi gören bir yerde çok kârlı bir iş olsa gerek.
Suruç eski Suriye devletinin sınırına birkaç km yakın. Birkaç yıl öncesine kadar, Suriye olan topraklar, artık Suriye Devletinin denetiminde değil. Burada ki Kürtler fiili bir yönetim durumu oluşturmuş.
Suriye’de ki savaş ve ortaya çıkan fiili durum, daha önce sınırı mayın tarlaları ve tel örgülerle korunurken, yeni dönemde tel örgü ve mayın tarlalarına ek olarak devasa duvarlar örülmüş. Gidiş gelişler de haliyle azalmış. Şimdi her şey güvenlik eksenli.
Ateş kusan namluların sıcaklığı, yakıcılığı ve öldürücü etkisi kuş uçurtmuyor. Her şey mevzide, tetikte, ölüm çemberinde.
Kaçakçılar ne yapıyor, bilmiyorum. Bu devasa duvarlar nasıl aşılıyor, bilmiyorum.
Mayın tarlasına, tel örgülerine, her türlü askeri önleme çözüm bulan kaçakçılar ne yapar şimdilerde onu da bilmiyorum. Herkes sus pus. Bitti mi kaçakçılık, zan etmiyorum. Bir formül bulmuşlardır. Kaçakçılar çok zeki ve kurnaz insanlar. Kesin satacak bir şey bulmuşlardır. Gerçi mal kaçakçılığının yerini insan kaçakçılığı aldı artık. Ölüm satıyorlar, ölümde satılır mı demeyin. Bal gibi satılıyor. Bütün sınırlar insan tacirlerinin ofisleri gibi çalışıyor. Denizlerde boğulan mültecilerden anlaşılmıyor mu? Yüzlerce, binlerce insan, yollarda, kaçakçıların ardı sıra dizilmiş durumda. Hani mültecilerin simgesi haline gelen Alan Kürdi bu yallardan denize ulaştı. Hiç bilmediği, ayaklarını sokamadığı denize ulaştı ama deniz büyük bir öfkeyle kendisinin cansız bedenini tekrar karaya kustu.
Alan Kurdi ve Alan Kürdi gibi binlerce, on binlerce insan buna rağmen, denizi aşarak, Avrupa ülkelerine ulaşmaya çalışıyor. Kim götürüyor bunca insanı? Kaçakçılar, insan tacirleri. Ölümü bile satanlar…
Kürd, Arap, Türkmen, daha gerilerden gelen Afganlılar, başka halkların mensupları batı yollarında ölümü satın almaya devam ediyor. Doğunun değişmeyen yakıcı hikayesi gibi…
Uzun zaman önce keleme aldığım yazıyı sizinle paylaşıyorum. Tarih 2010 diye hatırlıyorum. Yazının altında tarih düşmemişim. Üzgünüm ama böylesi dağınıklığım var benim.
Bir süredir hayat tek düze gidiyor. Söylenecek çok şey
olmasına rağmen insan susmak istiyor. Ben böyle yapıyorum. İzlemek, ne olduğunu
anlamak istediğim için susuyorum.Yaşamın karmaşıklığı, siyasetin hareketliliği
beni derin sessizliğe itiyor. Sessizliğin sesi olmak için susuyorum…
Ne düşünüyorum, ne yapıyorum, nereye doğru yol alıyorum?
Belki de bu gecikme yaşamın bir gerçekliği artık. İstesem de
düşündüklerimi tam zamanında gerçekleştiremiyorum.
Zaman yetmiyor sanki. Oysa biliyorum ki yaşam dağıldıkça
insan koşmaya, yönler artıkça insan yorulmaya,savrulmaya başlıyor.
Bir kıyıdan, başka kıyıya.
Oysa savrulma iyi bir sonuç değil.İnsan sıkı durmalı
fırtınaya, direnmeli ruzgarlara.
Benliğini korumalı.
İnsan bütün zamanlarda bir maraton koşuyor aslında. Yorulsa
da, zaman zaman dursa da maraton koşmadan olmuyor, bitmiyor. Bitse bile yeni
bir maraton başlıyor.
Mesele bu maraton ortamında nefesini ayarlamak, yüreği
çatlatmadan umuda koşmak.
Mesele budur.
Bütün şiirler bunu anlatır, romanlar, felsefi kitaplar bunu
yazar.
Ya da ben böyle biliyorum.
Şimdi bu edebi ve felsefi sözcüklerin arasında iktisadın ne işi var
diyenler çıkabilir. Çok işi var aslında. Çünkü yoksulluk en çok insanı vurur,
insanı yaralar. Bu nedenle özgürlükle, sevginin
yanında, iktisadi ilişkileri de sorgulamak gereklidir bence. Şairler
özgürlük türkülerin yanında, insanın açlığını anlatıyorsa, yazarlar bir
yoksullun güncesini romanlaştırıyorsa, en az şiir kadar, yazın kadar iktisadı
düşünmek, insanı insan yapan değerleri sistemleştirmek gereklidir diye
düşünüyorum.
Ve biliyorum ki insan özüne sahip çıkarsa, elindeki bir
lokmayı paylaşır, yüreğindeki sevgiyi büyütür ve sihirli sözcükler kurar.
Bu bir ütopyadır belki.
Çoğu insan bunun böyle olacağına inanmaz bile. Şiirler
dinler, en toplumsal romanları yutarcasına okur ama iş yaşamın kendisine
gelince tam bir bir çoraklaşmayı yaşar.
Yürek nağmeleri yalandan dem vurur, kalem iki yüzlülüğü
yazar, artı değer öne çıkar.
İşte bu çürümedir, savrulma ve yok olmadır. İnsanın
trajedisidir yani.
Hem sevdiğini söyler, hem yoksullarla dayanışmadan bahseder,
hem de bir başına dünyanın tümüne sahip olmak ister.
Zor bir bilmece velakin…
Bir yanda ne
yiyeceğini bilmeyen bir gruh, bir yandan da kuraklık nedeniyle evine götüreceği
unu, bulguru azalan milyonlarca insan.
Yaman bir çelişki yani…
Tıpkı insanı yaralayan paslı bir hançer gibi…
Yarası değil, pası insanı öldürür.
Şimdi durum aynı. Buğdayın azalması değil, adaletli paylaştırılmaması
insanı öldürüyor…
Bir yürek işçisi olmaktır mesele…
Bu meseleye dair küçük bir adımdır ajans 3.göz. Belki biraz karanlık tünellerde ışığı aramak,
yön olabilmektir. Yaşamın içinde savrulmaya karşı tutunabilmek ve yalanın
perdesini yırtama gayretidir.
Profesyonel olmayan, amatörce bir çalışma yani…
İlk adım değil, adımları sıklaştırma girişimidir belki de.
Düşüncenin sıra dışı haline güç katmanız dileğiyle,
salamlar, saygılar…
Dövme geleneği vücuda hem sağlık hem güzelik açısından resim yapmakla başlamıştır. Dövme yapma geleneği hayli eskidir. MÖ 2000’lerde Antik Mısır toplumunda dövmenin yapıldığı mumyalardan anlaşılmıştır. Mısırlıların dışında Britonların, Galyalıların ve Trakların da dövmeleri vardı. Antik Yunanlar ve Romalılar, “barbarlara özgü bir uğraş” saydıkları dövmeyi suçlular ile kölelere yaparlardı. Mezopotamya bölgesinde ise dövme Kürtler ve Farslarda Deq, Araplarda Wesm olarak adlandırılmıştır. Kürtler, Araplar, Ezidiler, Süryaniler, Türkmenler, Aleviler tarafından hem sağlık hem güç sembolu olarak kullanılmıştır.
Buz Adam Ötzi’nin dövmeleri:
Avusturya-İtalya sınırındaki Ötztal Alplerinde 1991 yılında keşfedilen Ötzi’nin bundan yaklaşık beş bin yıl öncesine ait olduğu ortaya çıkmış ve Ötzi’nin vücudunda 60 tane dövme keşfedilmiştir. Bu dövmelerin güzellik için değil sağlık açısından yapıldığı tahmin edilmektedir.
Mezopotamya’da dövme
Mezopotamya coğrafyasında yaşayan tüm halklar dövmeyi hem güç sembolü olarak hem aidiyet olarak kullanmış kimileri de sağlık için kullanmıştır. Ermeniler, Türkmenler, Süryaniler, Kürtler, Ezidiler ve bölgedeki diğer insanlar tarafından kullanılmıştır. Kürtler, Ezidiler, Zazalar, Aleviler, Süryaniler Deq, Araplar Vesm veya Nevş, Türkmenler “dögme” olarak adlandırmıştır. Deqleri genelde Çingeneler, Qurbetler, Mıtrıplar göçerlik yaparak ve para karşılığı yapmışlardır. Dövme yapan erkeğe “dekkak”, bayana “dekkake”, dövme yaptıran erkeğe “medkuk”, kadına “medkuke” denilmektedir. Deqlerde çeşitli semboller kullanılır. Deqlerdeki bitki motifleri özellikle doğurganlık ve verimliliği sembolize ediyor.
Her dövmenin bir anlamı var
Ayaklara işlenen halhal sadakati ifade ediyor, makas kısmeti, ceylan mutluluk ve şansı, haç ise kötülükleri kovduğuna inanıldığı için vücuda işlenmiştir ve özellikle bölgedeki Süryaniler tarafından Kudüs’e ziyarete gidenlerin hacı olduğunu belirten bir ifadedir haç. Yapmak mecburidir hem dini bir sembol hem de kişinin hangi topluma bağlı olduğunu bildirmek için yaptırılır. Diğer yandan her aşiretin kendine mahsus dövmeleri vardır…
Kaynak: National Geographic
Bu dövmelerin bedende işlendiği yerler ve figürler aşiretten aşirete göre değişir. Hiçbir aşiret veya kişi bir diğer aşirete ait sembolleri kullanamaz. Bu savaş nedeni sayılır. Aşiret dövmesi taşımak hem aşirete bağlılığı hem de kendini güvende hissetmeyi sağlar. Hem de soyluluk işareti olarak taşınır. Bunlar dışında aşirete ait dövme taşımanın günlük pratik yararları da mevcuttur…
Savaşlarda ölen veya yaralı düşen birinin, kaybolan birinin, hırsızlık ve benzeri kötü bir iş yapan birinin hangi aşiretten olduğu dövmesinden tespit edilebilir. Dövmeler kurumdan ve anne sütünden yapılır. Bazen de keçi veya koyun safra kesesi sıvısından da yapılmaktadır. Semboller, deri üzerine çizilir ve sonra dikiş iğnesiyle bir dizi küçük delik açılır. Karışım daha sonra kabuk bağlayan ve dövme bırakan tasarımın üzerine yaydırılır. Bu uygulama genellikle 8 ile 12 yaş arasında yapılır. Gün geçtikçe dövmelere rağbet dini sebeplerle azalmıştır. Mardin Kırkılar Kilisesi Pederi Gabriyel Akyüz “dövme geleneği aslında Süryani kültüründe yoktur. Tahmin ediyorum bu kültürü civar komşulardan aldık. Araplardan veya Kürtlerden almış olduk. Tarihçesini de tahmin ettiğim kadarıyla Kölelik devrinden gelen bir gelenektir. Mühür gibi, bu köledir artık demek için.Dinsel anlamda hiçbir anlamı yoktur bizde, fakat Kudüs’e giden ziyaretçiler o ziyaretin anısına bir haç yapıyor”. İslamiyet içinde durum benzerdir, pek tasvip edilmese de Kuran’da yasaklandığına dair herhangi bir ayet (net ayet) yoktur. (Kuran’da vücudunuzda değişiklik yapılmamasından bahseder ama insanlar sağlık için de bunu yapar.)
Düşünce bir kıvılcımdır. Bütün yangınların, ateş ve yanmanın
kıvılcımla başladığını belirtmeye gerek var mı?
Yok sanırım. Konumuz kimya da değil zaten.
Kıvılcımın toplumsal boyutu üzerinde kafa yoruyorum. Ne, ne
zaman, neyi tetiklemiş, bir kıvılcım nerelere ulaşmış. Bunları anlama
çalışıyorum. Belki çok geç kalınmış bir iç sorgulama. Ama olsun, kıvılcımın
değişim üzerinde ki gücünü görmek, anlamak önemli.
Çünkü kıvılcım her daim karanlıkta kocaman bir ışıktır.
Karanlığı parçalayan, yeniden umut olan bir ışık patlaması gibi bir şeydir
kıvılcım.
Peki insan açısından kıvılcım nedir?
Hiç kuşku yoktur ki düşüncedir.
Düşünce insanı bütün canlılardan ayırır. Çünkü insan
düşünür, düşündüklerini hayata geçirir, üretir, düşünceden düşünce üretir,
maddi bir temele oturtur ve değişik aletler yaparak, doğaya hükmeder.
Bu nedenle başlangıçta düşünce vardı, hiçbir şey yokken
düşünce vardı. İnsan düşünce gücüyle yaşama tutundu, binlerce yıllık bir
serüvene atıldı.
Bu nedenle ilk düşünce kıvılcımları çok değerlidir. Tarihçiler,
antropologlar, arkeologlar, bilim insanları düşüncesinin peşinde olmasalar
bile, düşüncenin ürettiği eserleri, izleri ve ilk adımları ortaya çıkarmaya,
kültürel dokuların bulmaya çalışırlar. Belki felsefe düşüncenin peşine düşer,
karanlıkta ışığı arar, düşünceyi anlamlandırmaya çalışır.
İnsan, yani bilim ortaya çıkan devasa düşünce sistematiğini
çözmeye çalışır, insanın serüvenini anlamaya çalışır.
Düşünelim birlikte. İnsanların geçmişi karanlık olsa da,
ortaya çıkan eser ve kalıntılar şaşırtıcıdır. İnsan ateşi buluyor, tarım
devrimi gerçekleştiriyor ve zamanı hızlandırıyor.
Zaman öyle bir hızlanıyor ki uygarlığın saati hızlı atarak,
asırlar daha kısa hale geliyor.
Göbeklitepe 12 bin yllık kalıntıları günümüze taşırken,
zamanın hızlandığın kanıtıdır.
İnşası 2-3 bin yıl sürüyor ama terk edilişi belki de bir
gün. Çünkü insanlar artık yerleşik hayat denilen bir mekanizma keşfediyor ve
köy toplumuna geçiyor.
Dolayısıyla asıllarca emek verilen alanlar terk edilerek,
yeni oluşumlara yelken açılıyor.
Aslında buraya kadar olan hikaye herkes tarafından bilinir,
bilinmesine ama düşüncenin kıvılcımsal etkisini çoğu kimse bilmez, bilincinde
taşımaz.
Bu nedenle düşünmek insan açısından en büyük eylemdir. Suç sayılmasında
bunun payı büyük olsa gerek. Totaliter ve ulusal devletler bazen düşünceyi suç
sayabiliyor. Hatta bazen değil, çoğunlukla böyle oluyor.
Çünkü bütün devrimler küçücük bir kıvılcımın çakılmasıyla
başlıyor ve çağları değiştirme gücünü elinde bulunduruyor.
Bu bazen lokal bir devrim, bazen de dünyayı sarsacak bir
keşif.
İnsanlığı saran, sarmalayan devrimlerden bahsediyorum. Değişimi bir kasırga gücüne dönüştüren devrimlerden. İşte o devrimler ufacık bir kıvılcımla başladı. Kıvılcım ise beyinde düşünce nöronları arasında çakan bir küçücük çik dediğimiz kıvılcımdır.
Özcesi şudur. İnsan düşünerek, değişimin kapısını aralıyor.
Bu bir kıvılcımla başlıyor, dalga dalga büyüyerek, bir kocaman bir enerjiye
dönüyor.
Gücünüzü görün. Hiçbir güç düşünce gücüne engel olamıyor.
Bütün baskılara rağmen, insan beyni kıvılcımlar yaymaya devam ediyor.
Gördüğümüz bütün silahlar düşüncenin eseri, bu nedenle o
silahları etkisiz hale getirecek olan da düşüncedir.
Bazı yaşanmışlıklar insanın yaşadığı
coğrafya ile ilgilidir. Çölde yaşıyorsanız,güneşten teninizin yanmamasına imkan
yok. Kararırsınız.!
Güneş size cömert davranır, öyle bir
cömertlik ki sizi yakar, kavurur.
Sürekli yağmur alan bir kuzey
bölgesinde yaşam sürdürüyorsanız,
teniniz beyaz kalır. Bir avantaj
gibi görünür ama en küçük bir darbede kırılıverir kemikleriniz.
Böylesi bir açmaz işte. Kararsanız
bir dert, beyaz kalsanız bir dert.
İbni Haldun bundan iki yüz yıl önce
demiş.
Coğrafya insanın kaderidir.
Çok da haksız sayılmaz. İnsanın
doğduğu yer, künyesi oluyor. Her daim
boynunda duran, zaman zaman fermana dönüşen, zaman zaman da altın değeri alan
bir künye. Ve asla değişmeyecek, bir ömür boyu insanla her yere giden bir
künye, hatta insanın canına kazınmış deq/dövme gibi…
Bu dövme anlınızın tam ortasında
sizinle yaşıyor, sizinle büyüyor, sizinle ölmüyor ama. Siz öldüğünüz de
çocuklarınıza miras kalıyor.
Böylesine güçlü, böylesine yapışkan,canlı
bir kast sistemi gibi. Nesilden nesile geçen ve asla değişmeyen.
Yaşadıklarımız, acılarımız,
sevinçlerimiz tarihten damıtılarak geliyor. Bir şaraplık üzüm gibi, eziliyor,
bekliyor ve tekrardan dolaşıma çıkıyor.
Damıtılarak insanın kaderi ve fermanı oluyor yeniden.
Tam 17 yıl sonra, dile kolay 17 yıl sonra bir gün Xalfat çıka geldi, terk etmek zorunda kaldığı mahallesine. Aradan çok zaman, yıllar
geçmişti. Yüzü çökmüş,bedeni erimiş, belli iki büklüm bir halde döndü.
Tanıyamadı daha önce yaşadığı yeri, her yer değişmişti.
Duvarlar, sokaklar, evler değişmişti. Ara sokaklardan yürüdü, çevresine bakındı,
sezgilerini rehber edinerek, evlerinin bulunduğu alana geldi.
Boş bir alan, toprak yığınına dönen boş bir alan. Evlerinin
çoktan yıktırılmış olduğunu duymuştu ama inanmamıştı.
Şimdi ise karşısında bir toprak yığını vardı evlerinin
yerinde.
Xalfat evlerini görür gibi oldu. Kapıyı açtı, avluda
evlerine baktı. Kimse yoktu, kırlangıçlar terk etmişti eyvanı. Bir baykuş
tünemiş, camlar kırılmıştı…Ne kapı vardı, ne de pencere. Her şey bir bir yok
olmuştu sanki.
Kendine geldi. Gözlerinden yaşlar boşaldı, Şirin’i gördü bu
kez. Yıkıntılar arasında, Siverek’in bağlarına doğru götürülürken gördü. Elleri
ve gözleri bağlıydı. Sanki kanamıştı anlı…
Arkasından gitmek istedi ama kocaman bir boşlukla
karşılaştı.
“Şirin,Şirin’im”
Durdu ve içinden ağladı. Gözleri sulandı, yaşlar yorgun bedeninden
bir şerit şekilde art arda dizildi.
Baktı çevresine, evin bir tek taşı bile yoktu ortalıkta.Gözleri
evlerini aradı, aradı ama yıkılan evin
tek bir taşı bile yoktu görünürde.
Evlerini son bir kez olsun gözleriyle görmek, dokunmak, oğlunun kokusunu
hissetmek için gelmişti.
Ama ev de yoktu, evden bir iz de…
Olduğu yere çöktü, sessizce isyan etti, gözleri tanıdık
birilerini aradı. Her şey değişmişti, evler, sokaklar, insanlar…
Hiç tanıdık gelmedi mahalle. Çığlıklarını aradı, acılarının
sindiği taşlara baktı ama hiçbir iz bulamadı.
Tıpkı oğlundan bir iz bulamadığı gibi…
Etrafında çocuklar birikti. Merakla çevresinde dönüp
durdular.
Xalfat çocuklara “Çocuklar burada Xalfat’ın evi vardı. Bilen
var mı?”
Çocuklar birbirine baktılar, kimse cevap vermedi, bilen
çıkmadı, ürken gözlerle Xalfat’a baktılar.
Xalfat’in içi burkuldu bir kez daha.
“Peki Gülizar’ın evi hangisi?”
Diye sordu çocuklara.
Birkaç çocuk birden işaret ederek evi gösterdiler.
Xalfat güçlükle doğruldu ve Gülizar’ın evine doğru yürüdü.
Kapının önüne gelince durakladı. 17 yıl önce bütün kapılar
açıktı ardına kadar. Bu gün bütün kapılar kapalı ve çoğu artık demirden…
Kapıya birkaç kez vurdu. Kimsin diye bir ses işitmedi, tekrar vurmayı
içinden geçirse de sessizce bekledi, kısa bir süre sonra Gülizar kapıyı açtı.
Uzun uzun bakıştılar. Gülizar Xalfat’ı tanıdı. İçeriye buyur
etti sesi titreyerek. Xalfat’a sarıldı, elini öptü.
Xalfat da sarıldı ona. 17 yıl önceki çığlığı sanki duyuldu
mahallede. Bir süre hiç konuşmadılar.
Öylece beklediler..
Seyit yaşlanmış, erimiş Xalfat’ı tanıdı. Çığlığını yeniden
duyar gibi oldu. O günleri tekrar yaşadı, olup biten hızlıca beyninde canlandı.
Bilinçsizce Xalfat’a
doğru yürüdü. Eğildi, elini öptü.
Xalfat annesine dönerek ”
Gülizar bu senin oğlun mu?”dedi.
Gülizar mahcup şekilde “evet” cevabını verdi.
Sarıldı Seyit’e “Şirin’im Şirin’im” diyerek ağlamaya
başladı.
Gülizar, Seyit ve evde bulunan herkes sessizleşti. Saniyeler
için Xalfat’ın ağlamasına Gülizar da eşlik etti. Seyit Şirin’in yaşına
gelmişti. Bu nedenle Xalfat oğlunu Seyit’in bedeninde görüyordu.
Seyit Şirin’in kaybedildiği günü hatırladı, ürpererek,içi
acıdı, titredi,Xalfat’ın gözlerinde
kayboldu. Acısı en çok gözlerini vurmuştu. Seyit daha fazla duramadı, Xalfat’ın
acısına dayanamadı ve sokaklara kendini attı.
Gülizar’la baş başa kaldılar. Elindeki mendil gözyaşlarında
ıslanmış, gözleri kızarmıştı. Gülizar Xalfat’ı inciteceğinden korkarak, usulca
“Xalfat kendini yorma, kader işte elden bir şey gelmiyor. Bu kadar acı sana
yeter zaten. Biraz kendine bak, ele ayağa düşme bari.”
Xalfat : “Kızım elimde değil, unutamıyorum. Ne yapsam
Şirin’im ayna gibi karşımda. Yemeğe otursam karşımda, su içsem yüzü suda
görünüyor. Nasıl unutayım? Canımdan bir
parçaydı, canımdan kopardılar, nasıl unutayım.Sancısı sinemin orta yerinde, bir
paslı hançer gibi saplanmış olarak duruyor. Bir hançer gibi yakıyor, acıtıyor,
kanatıyor. Ciğerim delinmiş,unutamıyorum. Kapı çalındığında irkiliyor, Şirin’in
geldiğini zannediyorum. Gerçek olmadığını düşününce oturup, dövünüyorum.”
“İlk yıllar nerede sahipsiz bir ceset haberi duysak, Şirin’in cesedidir diye koşarak giderdim
morga.
Morg kapısına kadar acıdan dilim tutulur, cesede bakınca
içim kalkardı.
Şirin olmadığını görünce derin bir nefes alır, ama soğuk
betonda yatanın annesini düşününce de içim tekrardan parçalanırdı.
Benim oğlum değildi ama başka ananın kuzusuydu, evladıydı.
İki taraflı bıçak gibi ciğerimi parçalıyordu.
Sonra başka genç ölü bedenlere baktım bıkmadan, başka
anneler tanıdım morg ve mahkeme kapılarında. Öylesine acılar çektim ki,
öylesine acılar çekenleri gördüm ki, inanamazsın.
Konuşamadık bile. Gözpınarlarımız kurudu ama Şirin’lerimiz
geri gelmedi, bir izine rastlamadık.
Aradan 17 yıl geçti. Bu gün bile hala gelecekmiş gibi
bekliyorum. Öldüğüne nasıl inanayım?
Bir mezarı bile yok Şirin’imin. Bir mezar taşı olsa, belki
sürerdim yüzümü, inanırdım öldüğüne. Ama yok, ne kendisi , ne de kendisine ait
bir mezar taşı bile yok.”
Gülüzar gözlerini
sildi mendiliyle. Xalfat derin derin iç çekerek sessizleşti, içine
gömüldü, Ölüm sessizliği kapladı evin
tümünü.
Gülizar sessizliği bozmak istese de gücü yetmedi.
Bilinçsizce ayağı fırlayarak, su
getirmeye gitti.
Xalfat ise bir dengbej edasıyla, ağıt yakar gibi anlatmaya devam etti.
” Bir de gel yüreğime sor, ciğerime sor. Söz dinletemiyorum
işte, dinletemiyorum kızım. Elimden bir şey gelmiyor”.
Sonra bir hikaye anlattı Gülizar’a.
“Derler ki bir annenin evladı kaybolduğunda yüreğine kırk
paslı yorgan iğne saplanır… Zamanla iğneler çekilir tek tek. Saplandığında ne
acı veriyorsa, çekilirken de aynı acıyı verir.
En son sıra sonuncusuna geldiğinde aradan kırk yıl geçmiştir. Paslı
iğne çekildiğinde ise annenin ciğerleri parçalanır, kanı akar, canı çıkana
kadar akar…”
Benim ki de böyle kızım. Bir gün son iğne sökülünce bu acı
son bulacak, kanım boşalacak. Başka yolu yok.”
Xalfat sessizce acısını yüreğinde yaşatmaya devam etti.
Oğlum gelmeden ölmeyeceğim diyordu her gün. Şirin’den bir iz bulunmadı, ne bir
gören, ne de duyan, öylesine bir kaybediliş hikayesi olarak evlerde,
Mezopotamya kentlerinde yaşadı.
Yüzü tamamen yanmıştı. O zamanlar gencecik biriydi. Onun en büyük istek ve özlemi yüzüne yeniden kavuşmaktı. Televizyondaki haberlerden A Tıp Fakültesinde görev yapan bir doktorun yüz nakli yaptığını öğrendiği an onun için bayram anıydı. Dünyaya yeniden gelmiş gibi seviniyor, uzun yıllardır karşısına çıkamadığı aynaların karşısına çıkabileceğini düşünüyordu. Kendi yüzünü görmek için evinin her yerini ayna ile kaplamaya hazırdı. O anda evinde hiçbir aynanın neden olmadığını hüzünle yeniden gördü. Onun, bir yüze ait olma hayali vardı, fakat parası yoktu. Para kazanacak onunla yeni yüzüne kavuşacaktı. O da yetmiyordu. Kavuşacağı yüzü nasıl bulacaktı. Gazetelerin üçüncü sayfalarındaki kaza ve ölüm haberlerini inceliyor. Sağlam kalmış bir yüz var mı? diye. TV’lere daha fazla bakıyordu. Ölüleri, yaralı olarak hastaneye götürülenlerden çoğunun da öleceğini biliyordu. O yüzden TV haberlerini izlerken kendisini yeni yüzüne daha yakın hissediyordu. TV’den resimler çekiyor, gazetelerdeki ölü yüzlerini kesip biriktiriyordu. Bu resimlerden hangisinin kendisine yakışacağını kestirmeye çalışıyordu. Şimdiden binlerce resim biriktirmişti. Her bir yüzü buldukça umudunu daha da artırıyordu. Beğendiği yüz resimlerinden bir kısmını büyütüp evinin değişik yerlerine asıyordu. Bu yüzlerden birinin kendi yüzü olabileceğini o kadar kendisini inandırmıştı ki, bir zamanlar kendi yüzünün olduğunu unutmuştu. Hayallerini, evinde asılı yüzler süslerdi. Bu yüzlere nasıl kavuşacaktı? O doktoru nasıl bulacaktı?
Çok şey yazmaya gerek yok. Sözde de olsa, özde de olsa demokrasi sandık rejimidir. Sandıktan çıkan sonuç hile hurda süreci yaşasa bile sonuca göre ülke yönetimleri belirlenir. Yani sayılan oyların miktarı, hükümeti ortaya çıkarır.
Yani ne kadar yem, o kadar takla meselesi gibi…
Şimdi nereden çıktı bu sandık diye sorabilirsiniz. İçimden geldi, yazmak istedim.
Başka bir nedeni yok. Demokrasilerde hile de bir yöntemdir. Engelleyebildiğin oranda adalet sağlanmış olunur. Yani sandıkta örgütlü değilsen, sonuç senin alehine gelişir.
İçimden geldi, valla söyletiyorlar. Ben yazmıyorum, bütün suç parmaklarımın…
Şimdi yeniden ilkokul Hayat Bilgisi dersinin demokrasi kısmına dönmek gerekiyor sanırım.
Demokrasi çoğunluk rejimidir. Çoğunluğun bir avuç azınlığa zulum etme rejimi değildir. Yani hak, hukuk demokrasinin olmazsa olmazıdır.
Çoğunluk ise çeşitliliğe dayanır. Her düşünce, her inanç, her kimlik hatta her cinsiyet kendini ifade eden kanallar yaratır. Bu genellikle demokrasilerde siyasi partidir. Bundan sonrasını yazmaya gerek var mı?
Siyasi Partiler seçimlere hazırlanır, eşit koşullarda yarışır ve aldığı oy oranında temsiliyetti yakalar. Buna nispi temsil denilir. Ülkemizde uygulanmaz ama tanımı böyledir.
Mesele şudur. Eğer demokrasi iddiamız varsa, çeşitliliğe, farklılığa tahammül etmek, yasaları buna göre düzenlemek gerekir.
Öyle kırmızı çizgi, beka , vatan, sakarya hikayeleri demokrasilerde geçerli akçe değildir.
Tek geçerli olan halkın tercihi ve tevecühüdür.
Sandık birazcık farklı sonuçlar gösterince, yeni renklerin ortaya çıkması gayet doğaldır. Bu bazen var olan gemiyi terk etmek, bazen de toplumun içinden kendiliğinden ortaya çıkma şeklinde olabilir.
Demokrasi budur zaten. İlelebet bir düşünce, bir grup, bir parti ya da bir adam başta kalamaz. Böyle bir dünya yok.
Vor olan da demokrasi değildir.
Dolayısıyla herkes demokrasi dersine yeniden çalışmalı bence. Şariat istiyenler , sosyalizm talep edenler,totoliter rejimi benimseyenler olabilir. Zararı yok. Ortak payda demokrasi ise bunları gögüslemek zorundayız.
Demokrasi asgari düzeyde ortaklaşma rejimidir. Varlığım, varlığına emanettir. Kimse kimsenin efendisi değildir. Herkesin hakkı saklıdır ve anayasal güvence altındadır.
Böyle olmaldıır, böyle yaşanmalıdır. Böyle değil mi?
Yine dörtüyorlar beni. Niye dürtüyorlar, niye yazdırıyorlar?
Baran sokak aralarından yürüyerek, farkında olmadan Çınaraltı
Çay Ocağına ulaştı.Belki üç kilo metre yol yürümüş,sıcaktan bunalmış ve
yorulmuştu.Ter bütün göğsünü kaplamış, atleti ıslanmış, koltuk altları
tuzlanarak, koyu renkli gömleğinde beyaz lekeler bırakmıştı.
Aylardır düzenli bir iş yapmıyordu.Evdeki işleri iş
saymasak, sabah erkenden evden çıkarak, amele pazarında birkaç saat boyunca iş
bulma umuduyla duruyor, işçiye ihtiyacı
olan birisinin kendisini işe götürmesini bekliyordu.
Ama bir kaç aydır tek bir gün bile olsa işe çıkamamış, tamamıyla
işsiz kalmıştı. Daha önceleri sürekli çalışabilecek işler peşinde koştururken, son
aylarda gündelik işler bile bulamıyordu.
İşsizlik artmış olacak ki, amele pazarı her gün biraz daha
kalabalıklaşıyor, gündelik işlerde çalışmak için gelenlerin sayısı artıyordu.
İşçilerin arasında yıllardır gündelik çalışanların yanında, amale dünyasına
yabancı üniversite mezunu kişiler de vardı.
İşsiz sayısı artıyordu gün be gün…Herkes iş arıyordu, yediden
yetmişe iş arıyordu.
Amale pazarı hiç böyle kalabalık olmamıştı, işsizlerin
gidebileceği başka bir yeri de yoktu.
İşçi bulma kurumu ise tamamıyla bir yalandı. Adı, binası,
çalışanları vardı ama iş dağıtacak adaleti yoktu.
Baran bu nedenle uzun süredir işsiz bir şekilde ortalıkta
dolanıyor,hangi kapıyı çalsa, üzerine kapanıyordu.
Tek çare amale pazarıydı. Pazarda iş bulacak umuduyla sabah
erkenden geliyor, bekliyor, bekliyor, iş bulamayınca Çınıraltının yolunu
tutuyordu.
Amele Pazarı kalabalıklaşmış ama işçi bulmak için amale pazarına
gelenlerin sayısı iyice azalmıştı. Artık işçiye ihtiyaçları olanlar, pazara
gelmiyor, daha çok akraba ve dostları vasıtasıyla işçi buluyordu.
Amele pazarına gelen bir iki kaç kişi de ya yakınlarını, ya
da pazarda organizeli olan bazı işçileri işe götürmek zorunda kalıyordu. Bu
işçiler, gündelikçi arayanları görür görmez, öne fırlayarak çevrelerini sarıyor,adeta
kapatıyor, başka işçileri görmesini engelliyorlardı.
İşi bağladıklarında ise kendi adamlarına işaret ederek, çar
çabuk işçi arayan kişinin peşine takılıyorlar ya da arabasına atlıyorlardı.
Böylelikle geride Baran gibi kaderine razı kişiler
kalıyordu.
Çınaraltı Çay Ocağı da aslında bir işçi pazarıydı. İşçi
simsarları, ameleler, işçi arayanlar
hepsi buraya geliyor, bir yandan zaman öldürüyor, bir yandan da iş
umuduyla bekliyorlardı.
Burada bekleyen, gündelik iş kovalayanların büyük
çoğunluğunun düzenli bir işleri yoktu. Zamanlarını çay içerek, dama oynayarak
ya da uyuklayarak geçiriyorlardı.
Çınaraltı Çay ocağı aslında küçücük bir dükkân,birkaç tabura,
sürekli kaynayan bir semaver ve yıllardır çalışmayan bir duvar saati.
Bütün ayrıntı bundan oluşuyordu. Ne bir fotoğraf, ne bir tablo
vardı boyası eskimiş duvarlarda.
Şaşılacak kadar sadeydi, bir ayet bile duvarda asılı
değildi.
Yaz kış, müşteriler dükkân önünde, çınar ağacının gölgesinde
oturuyor, içeriyle pek işleri olmuyordu.
Oturur, oturmaz çayları önlerine gelir; çay ocağı ikinci
evleri gibiydi. Bazen çay içmek için değişik insanlar gelse de müşterilerinin
çoğunluğu işsizlerden oluşuyordu.
Bu nedenle çayın veresiye verildiği tek yerdi. Bir bakkal
gibi, çay borca yazılıyordu. İş bulunursa verilecek, bulunmazsa duvara yazılıp,
başka bir baharda ödenecekti. Defter ödenmemiş çaylarla doluydu.
Çay ocağının hemen önünde bulunan çeşme ise buranın simgesi
olmuştu. Her gelen oturmadan serin suyundan içer, yüzünü yıkayarak nefeslenirdi.
Bir su ki, dersin buz, içimi hoş, hazmı kolay bir kaynak
suyu. Gün yirmi dört saat akan sudan, kentin birkaç yerinde daha var. Yıllar
önce kentte olmayan şebeke suyuna alternatif içme suyu ihtiyacı için inşa
edilmiş. Kenttin kuzeyinde bulunan dağlardan, Gırlevik adı verilen kaynak suyun
uzantısı.
Baran da herkes gibi yaparak, önce buz gibi suyla yüzünü
yıkadı ve kana kana içti. Biraz da boynuna dökerek, serinlemeye çalıştı. Kafasını
suyun altına koymayı düşünse de, suyun serinliği düşünerek vazgeçti.
Yüzünü, boynunu birkaç kez daha suyla iyice yıkadı ve
saçlarını ıslatarak, boş bir yere oturdu.
Çınar ağacının gölgesi hemen fark edildi, serin bir hava
serinletti Baran’ı.
Daha nefeslenmeden çay önüne geldi,mis gibi kaçak çay,tavşan
kanı derler çay tiryakileri.
O da itiraz etmedi, buranın kuralları gereği, önüne konulan
çaya uzandı.
Tek lüksüydü çünkü.
Her gün belki on, belki on beş çay içerdi.
Çayını yudumlarken, Çınaraltına Sılêman adlı arkadaşı da
geldi.
Baran’ın yanına oturuverdi.
Baran’ın moralsizliğini bilen Silêman sessizce konuşmaya
başladı.
Mümkün oldukça çevrenin duymayacağı bir şekilde, biraz da
yaklaşarak:
“Baran bir iş buldum. Bizi kurtaracak bir iş.”
Baran iş lafını duyunca gözlerini kocaman açarak: “Ne işi,
nerede?”
Sılêman “Baran Kore’ye gideceğiz. Orada iş çokmuş. Bizim
köylüler işçi götürüyor.”
deyince Baran şaşkın
bir şekilde
“Kore neresi?”diye sordu.
Sılêman “Uzak bir ülke, Çin gibi ama Çin değil. Bayağı
zengin bir ülkeymiş. İş çokmuş…”
Baran duraksadı. Kore adını hiç duymamıştı, yabancı bir ülke
ve uzak bir diyardı…
Düşüncelere daldı, ortamdan sıyrıldı, günlerdir yaşadığı
işsizlik bütün hayatını alt üst etmişti. Yirmi altı yaşında, işsiz bir erkek
olarak zor günler geçiriyordu.
Evlenme çağında olmasına rağmen, işsiz olduğu için kimsenin
kapısına da gidemiyordu. Aile de yoksul olunca, hemen orada Kore fikrine sıcak
bakmaya başladı.
“Sanırım Adıyaman’dan iyidir.” Cümlesi istem dışı ağzından
döküldü. Arkadaşı içindekileri
okurcasına “Evet buradan kat be kat iyi. Bazı akrabalarım gitmiş. Oradalar, eve
para da gönderiyorlar.” diyerek Baran’ı cesaretlendirdi.
Sonra çay içtiler konuşmadan, akşam olunca eve gitmek üzere
dağıldılar…
Baran artık Adıyaman’da değildi. Bilmediği, tanımadığı hatta
adını duymadığı Kore sokaklarında yürüyor; kısa minyon tipli Korelilerle
selamlaşıyor, bazen de şakalaşıyordu…
Hatta kendisine bir iş bile bulmuştu…
Bu duygular içinde eve vardı.
Hiçbir şey konuşmadı. Annesinin sorularına, babasının hal
hatır sormasına üstün körü cevaplar vererek, iç dünyasında yaşadı.
İşsizlik çekilir gibi değildi. Her eve geldiğinde biraz daha
küçülüyor, eziliyor, bunalıyordu.
Bu nedenle zaman zaman geç saatlere kadar dışarıda turluyor,
yorulunca eve dönüyordu.
O saatte herkes uyusa da annesi bekliyordu Baran’ı.Gece de
olsa önüne bir sofra seriyor, oğlunun aç yatmasına gönlü razı olmuyordu.
Sofralarında bir iki dilim peynir, yoğurt ve belki
domates,salatalık olurdu.
Salama, sucuğa, ete yabancıydılar…
O gün de öyle oldu.
Birazcık yoğurdu sulandırıp, içine pişmiş pırpırım koyan
annesi sofrayı serdiğinde yanına soğan ve bir tabak da bulgur koydu…
Baran uzun süre sofraya baktı.
Oturmadan önce anne ve babasının duyabileceği bir sesle
“Sanırım iş buldum. Biraz uzak ama olsun, gideceğim.”
Annesi sevincini belli edercesine “Gözün aydın, inşallah iyi
olur. Kısmet oğlum”
Babası “Ne kadar uzakta, nerede?”
“Kore”
Babası: “Kore neresi, neredeymiş? Dedi.
“Kore diye bir ülke. Uzak ama çok iş varmış.Öyle deniliyor.
Bir çok Pirinli Kore’ye gitmiş.Ben de gideceğim.”
Herkes sustu, ağır bir hava ortalığı kapladı.
Annesi sessizliği bozarak “Kısmet neyse o olur, oğlum”
Baran karanlıkta, gözleri tavana dikmiş saatlerce düşündü.
Bir düşünce belirdi, biri yok oldu. Ard arda uçuşan düşünceler gece boyunca
zihnini meşgul etti. Uyuyamadı, yorgun düştü, içi acıdı ve hüzünlendi.
Ama gitmekten başka da bir umut ışığı belirmedi içinde…
Gün doğduğunda, Baran çoktan Pirin yolundaydı. Güneş bir
insan boyu yükselmiş, etrafta insanlar belirmişti. Uyuyanlar uyanmış, köylüler erkenden
işlerine gitmek için sokaklarda telaşlı telaşlı koşturmaktaydı. Tarlaya giden
kadınlı, erkekli, çocuklu gruplar uyku mahmurluğunda yürüyorlar. En çok da
tütün reşberleri dışarıdaydı. Çünkü tütün işleri sabah erkenden serinlikte
görülür, sıcak bastırınca bırakılırdı.
Baran Pirin Mağaraların bulunduğu alanda durakladı. Ne çok
mağara var diye düşündü. Neydi burası, niye yapılmıştı diye kendi kendine
sordu.
Bu mağaralar 10 bin yıllıktı. Yer altında, yer üstünde
kayalara oyulan bir koca bir kent gibiydi.
Kayalara oyulmuş mağaraların içinde mezar odaları, oturma
yerleri ve yollar çok eski çağların izlerini taşıyordu. Yıllarca toprak altında
olan Pirin Mağaraları, Komagenne Krallığıın derin izlerini taşıyor.
Baran kendi çevresinde dönerek Pirin Mağaralarına ve Pirin
Köyüne baktı, baktı…
Başı dönene kadar çevresinde döndü.
Bu kayaları nasıl oymuşlar, neyle oymuşlar diye düşündü.
Bir grup turist ise
mağaralarda dolanıyor, inceliyor, fotoğraf çekiyordu. Baran turistlere bakıp,
durdu, bir süre izledi. Aralarında Koreli var mı diye düşündü. Ayırt edemedi
ama çekik gözlüler göze çarpıyordu.
Çevrede tütün ekimi başlamış, tarlalar insanlarla dolmuştu.
Burada yaşayanlar Pirin Mağaralarıyla değil, tütünle ilgileniyorlardı.
Ne tuhaf dedi kendi kendine . “Onlar çok uzaklardan burayı
görmeye, ben ise çalışmaya gideceğim. Pirin ayaklarımın altında, ama bir defa
olsun merak edip, buraya gelmedim.”
Arkadaşının evine doğru yürümeye başladı. Gün başlamış,
yaşam büyük bir telaşla sürmeye odaklanmıştı.
Yolda bir iki köpek dişini göstererek havladı ama Baran’ın
üzerine yürümedi.
Zaten çok geçmeden arkadaşı köşeden belirdi…
Baran rahatladı. Köpeklerin saldırma ihtimali de ortadan
kalktı böylelikle.
Kuytu bir yere çekilmek üzere ara sokaklardan yürüdüler.
Pirin Mağaralarına yakın gölge veren ağaçların altında, uzun süre konuştular ve
köyden ayrılarak, şehirde birisiyle buluştular.
Karşılarında oturan kişi kendinden emin
“1000 dolar masrafı var. Bilet, yol masrafları, yeme içme
size ait. Sizi havaalanından alacaklar. Yapmanız gereken turist gibi uçağa
binip, Kore’de inmeniz. Her yönüyle turist gibi olmalısınız.Gümrük Kapısında
sizi Pirin’li Abuzer karşılayacak…1000 dolar peşin. Bir aksilik çıkmaz ama oldu
ya işler ters giderse, 500 dolarınızı iade edeceğim.Hepsi bu.”
“Peki iş, iş var mı?” dedi Baran.
“Evet, işi kafana takma, iş hazır, siz yeter ki turist gibi
davranın”
Baran sevindi, içinde ki umut büyüdü ama anne,babasına nasıl
anlatacaktı bunca parayı.
İçini derin bir sessizlik kapladı. Hüzünlendi, bir an umudunu
kaybetti.
Bu kadar parayı nasıl bulacaktı?
Arkadaşından ayrıldığının bile farkında değildi.
Yürüdü, uzun bir süre sokaklardan yürüdü ve eve ulaştı.
Önce bir şey söylemedi.
Kafasından her şeyi yeniden tasarlayarak anlatmak, eksiksiz
ifade etmek istiyordu.
Yemeğe oturduklarında Baran konuşmaya başladı.
“Bu gün bizi gönderecek kişiyle konuştum. 1000 dolar
istiyor. Yol ve masraflar bize ait. Bunun da 1500 dolar tutacağını söylüyor.
Yani bütün masraf 2500 dolar. 1000 doları peşin vereceğiz. Ben, Sılêman ve üç
kişi daha var. Gitmekten başka bir yol kalmadı. Günlerdir iş arıyorum,
çalmadığım kapı kalmadı. İnşaatlar da bile işçi ihtiyacı yok, olan da
akrabasını çalıştırıyor. Burada durup, ne yapacağım? Siz söyleyin, ne yapacağım?
Kore’de çalışanlar evlerine çok para gönderiyor.”
Annesi bir şey demedi, babası iç çekerek “Dediğin çok para.
Bakalım nasıl bulacağız. Bir inek var içerde. Satsak bu parayı çıkarmaz. Gitmen
için çok ama çok borçlanacağız.”
Derken aslında Baran’ın fikrini de benimsemişti. Çevreden
gidenler hakkında konuşulanları duymuş, Kore fikrini benimsemişti. Tek mesele
paraydı.
Baran sessizce beklemeye devam etti.
Babası
“Yarın ineği satalım. Sonra diğer para için bakarız.”
Herkes sustu.
Baran sofraya baktı. Yemekleri inek sayesinde biraz olsun
çeşitleniyordu. İneği de satarlarsa ne yiyip, içeceklerdi diye düşündü.
Sustu, kimse de bir şey söylemedi.
Yemek öylece kaldı. Uzunca bir süre sofra yerde kaldı, sonra annesi kimsenin daha
yemek yemeyeceğini düşünerek, sofrayı alelacele topladı.
Gece boyunca kimsenin uykusu gelmedi. Evin damında,
gökyüzünün altında öylece kalakaldılar. Yatar gibi yaptılar, ama kimse uyumadı,
daha doğrusu uyuyamadı.
Gün ışıdığında gözler şiş, moraller bozuktu…
Annesi babasına “ineği satma, ineği satarsan ne yeriz, ev de
bir şey mi var?” diyordu sessizce.
Baran duyuyor ama hiç ses çıkarmıyordu.
Babası da annesinin söylediklerini sanki hiç duymuyor,
dalgın dalgın eşinin yüzüne bakıyordu.
Babası erkenden para bulmak için yollara düştü, akşama kadar
da eve dönmedi.
Akşam geldiğinde terlemiş, yorulmuş, yorgun düşmüş bir halde
paranın bir kısmını temin ettiğini söyledi ve yarın diğer kısmı temin ederim.
Bakalım artık. Temin etmesek bile inek var dedi…
Baran yine sustu, içi acıdı ama bir şey söyleyemedi.
Bahçede ki ineğe baktı, aile bireylerine. Çaresizliğin
girdabında gidip, geldi.Gece boyunca düşündü, düşündü, bir çıkar bulamadı. Ne
olursa olsun, gitmeliydi.
Ertesi gün, babası paranın büyük kısmını akrabalarından borçlanarak
buldu ve ineklerini satmaktan kurtardı.
Paranın bulunması Baran’da bir heyecan fırtınası yarattı.
Şimdi her zamankinden daha fazla Kore’ye yakındı. Önünde hiçbir engel
kalmamıştı diye düşünüyordu.
Parayı bulmuş, evraklarını hazırlamıştı.
On beş gün zor geçti Baran için. Artık çay ocağına gitmiyor,
daha çok sokak aralarında, cadde üzerinde ki mağazalarda dolanıp, duruyordu.
Bir turist nasıl giyinir, ne yapar öğrenmeye çalışıyordu.
Tatil için uygun elbiseler aldı, ellerini her gün kremle
besledi ve gidiş günü gelip çattı.
Otogara annesi, babası ve bütün kardeşleri yolcu lamaya
geldiler. Araç hareket etmeden herkesle vedalaştı. Herkes sus pus olmuş,
içlerinde ağlıyordu. Annesi dayanamadı, boşaltı göz yaşlarını, sonra kardeşleri
göz yaşlarını tutamadılar.
Babası metanetle yolculadı oğlunu, hiç konuşmadı.
Baran herkesle tek tek vedalaştıktan sonra geriye bakmadan
otobüse kendini attı ve hemen koltuğuna oturdu. Hiçbir şey görmüyor, içi
daralıyordu.
Otobüs hareket ettiğinde, zor bela elini salladı.
Derin bir sessizliğe gömüldü, arkadaşlarıyla yan yana
olmasa, hüngür hüngür ağlayacaktı.
Otobüs gece boyunca zaman zaman otogarlara girerek yolcular
aldı, yolcular indirdi. Geceyi yararak yolu almaya devam etti.
Baran hiç inmedi, mola yerlerinde bile koltuğundan kalkmadı.
Zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için kısa süreliğine bir iki kez inmenin
dışında inmedi.
Arkadaşlarının bütün uyarılarına rağmen, koltuğa yapışık bir
şekilde İstanbul Esenler Otogarına vardı.
Otobüsten indiğinde ayakları kütük gibi olmuş, idrardan
böbrekleri şişmişti.
Kendisini zor bela tuvalette attı.
Yüzünü yıkadı, aynada kendisine baktı.
Yüzü sapsarıydı, bilinmezliğe yolculuğun derin ifadesi alnında,
göz bebeklerinde birikmişti.
Beş arkadaş sıkı bir pazarlıkla aynı taksiye binerek,
havalanın yolunu tuttular. Yol boyunca şoförün sorduğu hiçbir soruya cevap
vermediler.
Havaalanın giriş kapsına geldiklerinde hepsinin heyecandan
dili tutulmuştu bile.
Sağa sola baktıktan sonra, dış seferler kapısından girdiler
içeriye.
Uçuş zamanına bayağı vardı, işlemlerini bitirdikten sonra
uçağı beklemeye başladılar.
Kalabalıktan, havaalanın hareketliliğinden başları döndü,
midelerine kramplar girdi. Çok yabancıydılar bu hareketliliğe, bu dünyaya.
Kore uçağının kalkış için anonsları yapıldığında, herkesten
önce giriş kapısına yöneldiler ve uçağa herkesten önce bindiler.
Hiç biri daha önce uçağa binmemişti. Bir sürü yanlış
davranıştan sonra yerlerini bularak, oturdular koltuklarına.
Uçak havalandığında Baran nefesini tuttu ve koltuğa gömüldü.
Yolculuk bitene kadar pencereden gökyüzüne, gecenin
karanlığına baktı. Hiç böyle bir duygu yaşamamıştı. Çevresinde bir sürü
yabancı, arkadaşlarının dışında tanıdığı hiç kimse yoktu. Gülenler, konuşanlar,
keyifle içeceklerini yudumlayanlar ona çok yabancı ve uzak geliyordu.
İşte o an, geri dönülmez bir yolda, bilinmezliğe uçtuğunun
farkına vardı, nefesi daraldı. Göksünü havalandırmak için, gömleğinin düğmesini
açtı.
Hala nefes almada zorluk çekiyordu.
İçinde ki hüzün, derin bir acıya döndüğünde yolculuk
bitmişti.
Uçaktan indiğinde, hayatın şokunu yaşadı Baran.
Her şey o kadar
yabancıydı ki, ne yapacağını karar veremedi. Hangi yöne, hengi kapıya
yöneleceğini bilemedi.
Arkadaşlarıyla kala kaldı orta yerde.
Ne yazıları okuyabiliyorlar, ne de yönleri
çıkarabiliyorlardı. Beş yabancı olarak orta yerde kaldılar. Çevrelerine
baktılar, herkesin gittiği koridora yürümeleri gerektiğini kandi aralarında
kararlaştırdılar. Yanlış kapılara yöneldiklerinde ise görevliler kontrol
noktasına gitmeleri gerektiğini el kol hareketleriyle anlattılar.
İtiraz etmediler, kalabalığın içinde, koridorda ilerlediler.
Gece ilerliyor, Baran ve arkadaşlarının tedirginlikleri de
artıyordu.
Sıraya girdiler kontrol için. Hava alanı bayağı büyüktü ve
bin bir çeşit insan vardı en çok da kısa boylu, çekik gözlü Uzakdoğulular…
Polis pasaportlarına bakınca Baran ve arkadaşlarını kontrol
odasına aldı. Onların dışında birkaç yabancı daha vardı.
Önce Korece konuştular, anlamadıklarını görünce, İngilizce
konuştular, İngilizce’de bilmediklerini göründe hepsini, daha gerilerde bulunan
nezaret tarzında dizayn edilen bir odaya kapattılar.
Ne kadar zaman geçti bilmediler. Saatlerine el koymamışlardı
ama kimsenin saate bakacak gücü kalmamıştı. Her biri ayrı bir yere
çekildiler,uzun tahta ranzalara oturdular.
Temiz bir yerdi ama dışarıdan yalıtılmıştı. Penceresiz,
havalandırma sistemi olan bir odaydı,içerisi iyi aydınlıktı, ışıklar da sürekli
yanıyordu. Duvarlarda Korece ve İngilizce panolar, uyarı levhaları vardı.
Öyle beklediler, içlerinde ki korku büyümüştü.
Baran kalbinin hızlıca attığını, gögüs kafesini zorladığını
hissediyordu. Korkunç bir susuzluk çekiyor, beklemenin ne zaman biteceğini
düşünüyordu.
Kapı açıldı. Baran ve odada bulunan herkes irkildi. Önce
Baran, sonra yol arkadaşlarını işaret ederek, dışarıya buyur ettiler.
Başka bir odaya, penceresi olan bir ofise aldılar.
Ellerine baktılar, uzun uzun. Çantalarına, özel eşyalarına
tek tek baktılar. Cüzdanlarında ki para miktarına, kimliklerini incelediler.
Elbiselerini, üzerlerinde ki notları bile kontrol ettiler.
Baran’ın cüzdanından çıkan, Amerikan Bankalarına ait kredi
kartını uzun uzun incelediler. Bir yana bırakarak, yeni gelenlere gösterdiler.
Ceplerinde ki para miktarını kayıt altında aldılar.
En çok da kredi kartlarına bakıyorlardı. Gelmeden herkes bir
kredi kartı temin etmişti. Kimsenin hesabında tek kuruş yoktu ama kredi
kartları vardı. Baran’ın iki kredi kartı vardı üstelik. Görevliler en çok Baran’ın
cüzdanından çıkan ABD menşeli kredi kartını inceliyorlardı.
Baran’ın da dikkati çekti bu özel ilgi. Bir arkadaşı vermişti
yolculuğa çıkmadan. ABD’de okuyan ilkokul arkadaşı yaz tatilinde Baran’la
karşılaşmış, sohbet etmişlerdi. Kore’ye gideceğini söyleyince, arkadaşının
söylediklerini hatırladı…
“ İşiniz çok zor.
Söylendiği gibi değil, her yerde sıkıntılar var. Turist olarak sizi kabul
etmeye bilirler. Sana bir kart vereceğim. İçinde para yok ama sena prestij
kazandırır. Bu kartı cüzdanında bulundur, belki sana faydası olur.”
Polisin iki de bir kartta bakması Baran’ı hem tedirgin
ediyor, hem de sevindiriyordu. Çünkü arkadaşı boşuna vermiş olamazdı…
Gelmeden birkaç gün önce ellerine krem sürmesi saçma
gelmişti Baran’a ama polislerin sık sık avuçlarını içlerini kontrol etmesi,
ellerini incelemesi, kendilerini
gönderen kişiyi haklı çıkarmıştı.
“Elleriniz turist eli olmalı, nasır filan olmamalı” dediğini
hatırladı Baran.
Bayağı bir zaman sonra bir tercüman getirdiler.
Koreliler tercüman vasıtasıyla sordu, Baran ve arkadaşları
cevapladı, ailenin geçim kaynakları, kardeş sayısı ve mülkiyetleri,
cüzdanlarında ki kredi kartları, öğrenim durumu, neden geldiklerini ve yaptıkları işleri sordular.
Baran ve arkadaşları önceden belirlenen cevapları
söylediler. Hepsi çiftçiydi, hayvancılıkla uğraşıyorlardı, aile çiftlikleri
vardı…
Sorgulama bittikten sonra Baran ve arkadaşlarını iki gruba
ayırdılar. Her iki gruba birer görevli
vererek, zıt iki yöne yürümeleri istendi.
İçleri burkuldu. Bir grup geriye gönderilecekti demek, ama
geriye dönecek olan kimdi bilmiyorlardı. Yürürken içlerinden birisi yüksek sesle:
“ Baran ikiye ayrıldık, yönümüz nereye bilmiyorum ama içimizden birileri Kore’ye
ayak basacak. Hasça kalın”
Hepsi yürüyordu görevliler eşliğinde ama gidecek yönleri
farklıydı.
Baran ve bir arkadaşı birazdan çıkış kapısına vardıklarında
anladılar ki diğer arkadaşları Kore’ye kabul edilmemişlerdi. Onlar geldikleri
yöne gönderildiler.
Üzüntü, sevinç, tasa iç içe geçti o an. Şimdi her şey
yolunda görünüyordu. Ne de olsa turist idiler. Önlerine çıkan görevliler
Uzakdoğu geleneklerine uygun eğilerek selamlıyor, hoş geldiniz anlamında yol
gösteriyorlar..
Kapıdan çıktıklarında artık Kore ayaklarının altındaydı.