Bilinmeyen adlı kullanıcının avatarı

About ŞeyhmusÇakırtas

Işığın rotasında bir yolcuyum. Elimde işe yaramayan iki diploma, ferman tarzında göksüme asılı KHK belgesi ve ucuz sayılan bir iki fotoğraf makinam var. Değişik düşüncelere, dünyalara yolculuğu seviyorum. Kural, kaideleri çok sevmem, ama ilkesiz de yaşamam. Fotoğraf ve yazı peşinde ki yolculuğum henüz orta okul sıralarında başladı. Yıllardır da devam ediyor. Henüz iyi bir fotoğraf emekçisi olamadım, ilk göz ağrım bir kitabım var. Aynadaki Zamandan/İzler adlı kitabım aynı zamanda fotoğraf ve kalemle uğraşımı anlatıyor. İnsanların hikayesini, fotoğraflarını okuyucuya ulaştırmaya çalıştım. Hayatımın en iyi karesi yakalamak için gezmeye, o anı dondurmaya, kalemi oynatmaya çalışıyorum. Mutlaka bulacak, Kaf dağında olsa da fotoğraflayacağım diye düşünüyorum. Belgelemek, yoksul ve yoksunların duygularını ölümsüzleştirmek hoşuma gidiyor. Sokakları seviyorum, insanları, değişik kültürleri, tarih ve doğayı seviyorum. Bir de sevmediğim bir şey var. Saydıklarıma tezat olan, yıkan ve yok eden savaşı hiç sevmiyorum... Bu yolda bana destek olmanızı istiyorum. Destek derken yazdıklarımı okuyun, fotoğraflarımı inceleyin, hesabımı takip edin ve beni acımasızca eleştirin... Hatta siz de fotoğraflayabilir, yazabilir ve blogumda yayınlaması isteyebilirsiniz. Sizinle canlı bir ilişkilenme sağlayabilirsem, mutlu olacağımı, çok şey öğreneceğimi biliyorum... Hepimize selam ve saygılarımla..

Coğrafya İnsanın fermanıdır.

Bazı yaşanmışlıklar insanın yaşadığı coğrafya ile ilgilidir. Çölde yaşıyorsanız,güneşten teninizin yanmamasına imkan yok. Kararırsınız.!

Güneş size cömert davranır, öyle bir cömertlik ki sizi yakar, kavurur.

Sürekli yağmur alan bir kuzey bölgesinde yaşam sürdürüyorsanız,  teniniz  beyaz kalır. Bir avantaj gibi görünür ama en küçük bir darbede kırılıverir kemikleriniz.

Böylesi bir açmaz işte. Kararsanız bir dert, beyaz kalsanız bir dert.

İbni Haldun bundan iki yüz yıl önce demiş.

Coğrafya insanın kaderidir.

Çok da haksız sayılmaz. İnsanın doğduğu yer,  künyesi oluyor. Her daim boynunda duran, zaman zaman fermana dönüşen, zaman zaman da altın değeri alan bir künye. Ve asla değişmeyecek, bir ömür boyu insanla her yere giden bir künye, hatta insanın canına kazınmış deq/dövme gibi…

Bu dövme anlınızın tam ortasında sizinle yaşıyor, sizinle büyüyor, sizinle ölmüyor ama. Siz öldüğünüz de çocuklarınıza miras kalıyor.

Böylesine güçlü, böylesine yapışkan,canlı bir kast sistemi gibi. Nesilden nesile geçen ve asla değişmeyen.

Yaşadıklarımız, acılarımız, sevinçlerimiz tarihten damıtılarak geliyor. Bir şaraplık üzüm gibi, eziliyor, bekliyor ve tekrardan dolaşıma çıkıyor.

Damıtılarak insanın kaderi ve fermanı oluyor yeniden.

Tıkanmış Zaman (ıı)

Tam 17 yıl sonra, dile kolay 17 yıl sonra bir gün Xalfat  çıka geldi, terk  etmek zorunda kaldığı  mahallesine. Aradan çok zaman, yıllar geçmişti. Yüzü çökmüş,bedeni erimiş, belli iki büklüm bir halde döndü.

Tanıyamadı daha önce yaşadığı yeri, her yer değişmişti. Duvarlar, sokaklar, evler değişmişti. Ara sokaklardan yürüdü, çevresine bakındı, sezgilerini rehber edinerek, evlerinin bulunduğu alana geldi.

Boş bir alan, toprak yığınına dönen boş bir alan. Evlerinin çoktan yıktırılmış olduğunu duymuştu ama inanmamıştı.

Şimdi ise karşısında bir toprak yığını vardı evlerinin yerinde.

Xalfat evlerini görür gibi oldu. Kapıyı açtı, avluda evlerine baktı. Kimse yoktu, kırlangıçlar terk etmişti eyvanı. Bir baykuş tünemiş, camlar kırılmıştı…Ne kapı vardı, ne de pencere. Her şey bir bir yok olmuştu sanki.

Kendine geldi. Gözlerinden yaşlar boşaldı, Şirin’i gördü bu kez. Yıkıntılar arasında, Siverek’in bağlarına doğru götürülürken gördü. Elleri ve gözleri bağlıydı. Sanki kanamıştı anlı…

Arkasından gitmek istedi ama kocaman bir boşlukla karşılaştı.

“Şirin,Şirin’im”

Durdu ve içinden ağladı. Gözleri sulandı, yaşlar yorgun bedeninden bir şerit şekilde art arda dizildi.

Baktı çevresine, evin bir tek taşı bile yoktu ortalıkta.Gözleri  evlerini aradı, aradı ama yıkılan evin tek  bir taşı bile yoktu görünürde. Evlerini son bir kez olsun gözleriyle görmek, dokunmak, oğlunun kokusunu hissetmek için gelmişti.

Ama ev de yoktu, evden bir iz de…

Olduğu yere çöktü, sessizce isyan etti, gözleri tanıdık birilerini aradı. Her şey değişmişti, evler, sokaklar, insanlar…

Hiç tanıdık gelmedi mahalle. Çığlıklarını aradı, acılarının sindiği taşlara baktı ama hiçbir iz bulamadı.

Tıpkı oğlundan bir iz bulamadığı gibi…

Etrafında çocuklar birikti. Merakla çevresinde dönüp durdular.

Xalfat çocuklara “Çocuklar burada Xalfat’ın evi vardı. Bilen var mı?”

Çocuklar birbirine baktılar, kimse cevap vermedi, bilen çıkmadı, ürken gözlerle Xalfat’a baktılar.

Xalfat’in içi burkuldu bir kez daha.

“Peki Gülizar’ın evi hangisi?”

Diye sordu çocuklara.

Birkaç çocuk birden işaret ederek evi gösterdiler.

Xalfat güçlükle doğruldu ve Gülizar’ın evine doğru yürüdü.

Kapının önüne gelince durakladı. 17 yıl önce bütün kapılar açıktı ardına kadar. Bu gün bütün kapılar kapalı ve çoğu artık demirden…

Kapıya birkaç kez vurdu.  Kimsin diye bir ses işitmedi, tekrar vurmayı içinden geçirse de sessizce bekledi, kısa bir süre sonra Gülizar kapıyı açtı.

Uzun uzun bakıştılar. Gülizar Xalfat’ı tanıdı. İçeriye buyur etti sesi titreyerek. Xalfat’a sarıldı, elini öptü.

Xalfat da sarıldı ona. 17 yıl önceki çığlığı sanki duyuldu mahallede.  Bir süre hiç konuşmadılar.

Öylece beklediler..

Seyit yaşlanmış, erimiş Xalfat’ı tanıdı. Çığlığını yeniden duyar gibi oldu. O günleri tekrar yaşadı, olup biten hızlıca beyninde canlandı.

Bilinçsizce  Xalfat’a doğru yürüdü. Eğildi, elini öptü.

Xalfat annesine dönerek ”  Gülizar bu senin oğlun mu?”dedi.

Gülizar mahcup şekilde “evet” cevabını verdi.

Sarıldı Seyit’e “Şirin’im Şirin’im” diyerek ağlamaya başladı.

Gülizar, Seyit ve evde bulunan herkes sessizleşti. Saniyeler için Xalfat’ın ağlamasına Gülizar da eşlik etti. Seyit Şirin’in yaşına gelmişti. Bu nedenle Xalfat oğlunu Seyit’in bedeninde görüyordu.

Seyit Şirin’in kaybedildiği günü hatırladı, ürpererek,içi acıdı, titredi,Xalfat’ın  gözlerinde kayboldu. Acısı en çok gözlerini vurmuştu. Seyit daha fazla duramadı, Xalfat’ın acısına dayanamadı ve sokaklara kendini attı.

Gülizar’la baş başa kaldılar. Elindeki mendil gözyaşlarında ıslanmış, gözleri kızarmıştı. Gülizar Xalfat’ı inciteceğinden korkarak, usulca “Xalfat kendini yorma, kader işte elden bir şey gelmiyor. Bu kadar acı sana yeter zaten. Biraz kendine bak, ele ayağa düşme bari.”

Xalfat : “Kızım elimde değil, unutamıyorum. Ne yapsam Şirin’im ayna gibi karşımda. Yemeğe otursam karşımda, su içsem yüzü suda görünüyor. Nasıl unutayım?  Canımdan bir parçaydı, canımdan kopardılar, nasıl unutayım.Sancısı sinemin orta yerinde, bir paslı hançer gibi saplanmış olarak duruyor. Bir hançer gibi yakıyor, acıtıyor, kanatıyor. Ciğerim delinmiş,unutamıyorum. Kapı çalındığında irkiliyor, Şirin’in geldiğini zannediyorum. Gerçek olmadığını düşününce oturup, dövünüyorum.”

“İlk yıllar nerede sahipsiz bir ceset haberi duysak,  Şirin’in cesedidir diye koşarak giderdim morga.

Morg kapısına kadar acıdan dilim tutulur, cesede bakınca içim kalkardı.

Şirin olmadığını görünce derin bir nefes alır, ama soğuk betonda yatanın annesini düşününce de içim tekrardan parçalanırdı.

Benim oğlum değildi ama başka ananın kuzusuydu, evladıydı.

İki taraflı bıçak gibi ciğerimi parçalıyordu.

Sonra başka genç ölü bedenlere baktım bıkmadan, başka anneler tanıdım morg ve mahkeme kapılarında. Öylesine acılar çektim ki, öylesine acılar çekenleri gördüm ki, inanamazsın.

Ağladık morg kapılarında, ağladık nehir kenarlarında, ağladık mahkeme kapılarında.

Konuşamadık bile. Gözpınarlarımız kurudu ama Şirin’lerimiz geri gelmedi, bir izine rastlamadık.

Aradan 17 yıl geçti. Bu gün bile hala gelecekmiş gibi bekliyorum. Öldüğüne nasıl inanayım?

Bir mezarı bile yok Şirin’imin. Bir mezar taşı olsa, belki sürerdim yüzümü, inanırdım öldüğüne. Ama yok, ne kendisi , ne de kendisine ait bir mezar taşı bile yok.”

Gülüzar  gözlerini sildi mendiliyle. Xalfat derin derin iç çekerek sessizleşti, içine gömüldü,  Ölüm sessizliği kapladı evin tümünü.

Gülizar sessizliği bozmak istese de gücü yetmedi. Bilinçsizce ayağı fırlayarak,  su getirmeye gitti.

Xalfat ise bir dengbej edasıyla,  ağıt yakar gibi anlatmaya devam etti.

” Bir de gel yüreğime sor, ciğerime sor. Söz dinletemiyorum işte, dinletemiyorum kızım. Elimden bir şey gelmiyor”.

Sonra bir hikaye anlattı Gülizar’a.

“Derler ki bir annenin evladı kaybolduğunda yüreğine kırk paslı yorgan iğne saplanır… Zamanla iğneler çekilir tek tek. Saplandığında ne acı veriyorsa, çekilirken de aynı acıyı verir.

En son sıra sonuncusuna  geldiğinde aradan kırk yıl geçmiştir. Paslı iğne çekildiğinde ise annenin ciğerleri parçalanır, kanı akar, canı çıkana kadar akar…”

Benim ki de böyle kızım. Bir gün son iğne sökülünce bu acı son bulacak, kanım boşalacak. Başka yolu yok.”

Xalfat sessizce acısını yüreğinde yaşatmaya devam etti. Oğlum gelmeden ölmeyeceğim diyordu her gün. Şirin’den bir iz bulunmadı, ne bir gören, ne de duyan, öylesine bir kaybediliş hikayesi olarak evlerde, Mezopotamya kentlerinde yaşadı.

Yüzünü arayan adam

Av.Feyzi Çelik Yazdı.

Yüzü tamamen yanmıştı. O zamanlar gencecik biriydi. Onun en büyük istek ve özlemi yüzüne yeniden kavuşmaktı. Televizyondaki haberlerden A Tıp Fakültesinde görev yapan bir doktorun yüz nakli yaptığını öğrendiği an onun için bayram anıydı. Dünyaya yeniden gelmiş gibi seviniyor, uzun yıllardır karşısına çıkamadığı aynaların karşısına çıkabileceğini düşünüyordu. Kendi yüzünü görmek için evinin her yerini ayna ile kaplamaya hazırdı. O anda evinde hiçbir aynanın neden olmadığını hüzünle yeniden gördü.
Onun, bir yüze ait olma hayali vardı, fakat parası yoktu. Para kazanacak onunla yeni yüzüne kavuşacaktı. O da yetmiyordu. Kavuşacağı yüzü nasıl bulacaktı. Gazetelerin üçüncü sayfalarındaki kaza ve ölüm haberlerini inceliyor. Sağlam kalmış bir yüz var mı? diye. TV’lere daha fazla bakıyordu. Ölüleri, yaralı olarak hastaneye götürülenlerden çoğunun da öleceğini biliyordu. O yüzden TV haberlerini izlerken kendisini yeni yüzüne daha yakın hissediyordu. TV’den resimler çekiyor, gazetelerdeki ölü yüzlerini kesip biriktiriyordu. Bu resimlerden hangisinin kendisine yakışacağını kestirmeye çalışıyordu. Şimdiden binlerce resim biriktirmişti. Her bir yüzü buldukça umudunu daha da artırıyordu. Beğendiği yüz resimlerinden bir kısmını büyütüp evinin değişik yerlerine asıyordu. Bu yüzlerden birinin kendi yüzü olabileceğini o kadar kendisini inandırmıştı ki, bir zamanlar kendi yüzünün olduğunu unutmuştu. Hayallerini, evinde asılı yüzler süslerdi. Bu yüzlere nasıl kavuşacaktı? O doktoru nasıl bulacaktı?

Çeşitlilik Üzerine: Demokrasi

Çok şey yazmaya gerek yok. Sözde de olsa, özde de olsa demokrasi sandık rejimidir. Sandıktan çıkan sonuç hile hurda süreci yaşasa bile sonuca göre ülke yönetimleri belirlenir. Yani sayılan oyların miktarı, hükümeti ortaya çıkarır.

Yani ne kadar yem, o kadar takla meselesi gibi…

Şimdi nereden çıktı bu sandık diye sorabilirsiniz. İçimden geldi, yazmak istedim.

Başka bir nedeni yok. Demokrasilerde hile de bir yöntemdir. Engelleyebildiğin oranda adalet sağlanmış olunur. Yani sandıkta örgütlü değilsen, sonuç senin alehine gelişir.

İçimden geldi, valla söyletiyorlar. Ben yazmıyorum, bütün suç parmaklarımın…

Şimdi yeniden ilkokul Hayat Bilgisi dersinin demokrasi kısmına dönmek gerekiyor sanırım.

Demokrasi çoğunluk rejimidir. Çoğunluğun bir avuç azınlığa zulum etme rejimi değildir. Yani hak, hukuk demokrasinin olmazsa olmazıdır.

Çoğunluk ise çeşitliliğe dayanır. Her düşünce, her inanç, her kimlik hatta her cinsiyet kendini ifade eden kanallar yaratır. Bu genellikle demokrasilerde siyasi partidir. Bundan sonrasını yazmaya gerek var mı?

Siyasi Partiler seçimlere hazırlanır, eşit koşullarda yarışır ve aldığı oy oranında temsiliyetti yakalar. Buna nispi temsil denilir. Ülkemizde uygulanmaz ama tanımı böyledir.

Mesele şudur. Eğer demokrasi iddiamız varsa, çeşitliliğe, farklılığa tahammül etmek, yasaları buna göre düzenlemek gerekir.

Öyle kırmızı çizgi, beka , vatan, sakarya hikayeleri demokrasilerde geçerli akçe değildir.

Tek geçerli olan halkın tercihi ve tevecühüdür.

Sandık birazcık farklı sonuçlar gösterince, yeni renklerin ortaya çıkması gayet doğaldır. Bu bazen var olan gemiyi terk etmek, bazen de toplumun içinden kendiliğinden ortaya çıkma şeklinde olabilir.

Demokrasi budur zaten. İlelebet bir düşünce, bir grup, bir parti ya da bir adam başta kalamaz. Böyle bir dünya yok.

Vor olan da demokrasi değildir.

Dolayısıyla herkes demokrasi dersine yeniden çalışmalı bence. Şariat istiyenler , sosyalizm talep edenler,totoliter rejimi benimseyenler olabilir. Zararı yok. Ortak payda demokrasi ise bunları gögüslemek zorundayız.

Demokrasi asgari düzeyde ortaklaşma rejimidir. Varlığım, varlığına emanettir. Kimse kimsenin efendisi değildir. Herkesin hakkı saklıdır ve anayasal güvence altındadır.

Böyle olmaldıır, böyle yaşanmalıdır. Böyle değil mi?

Yine dörtüyorlar beni. Niye dürtüyorlar, niye yazdırıyorlar?

Bu ülke de demokrasi yok mu?

Var diyorum, olmalı diyorum…

Fotoğraf alıntı linki: https://www.bnr.bg/tr/post/100741724?page_3_1=11267

Baran’ın Kore Günleri (1)

Baran sokak aralarından yürüyerek, farkında olmadan Çınaraltı Çay Ocağına ulaştı.Belki üç kilo metre yol yürümüş,sıcaktan bunalmış ve yorulmuştu.Ter bütün göğsünü kaplamış, atleti ıslanmış, koltuk altları tuzlanarak, koyu renkli gömleğinde beyaz lekeler bırakmıştı.

Aylardır düzenli bir iş yapmıyordu.Evdeki işleri iş saymasak, sabah erkenden evden çıkarak, amele pazarında birkaç saat boyunca iş bulma umuduyla  duruyor, işçiye ihtiyacı olan birisinin kendisini işe götürmesini bekliyordu.

Ama bir kaç aydır tek bir gün bile olsa işe çıkamamış, tamamıyla işsiz kalmıştı. Daha önceleri sürekli çalışabilecek işler peşinde koştururken, son aylarda gündelik işler bile bulamıyordu.

İşsizlik artmış olacak ki, amele pazarı her gün biraz daha kalabalıklaşıyor, gündelik işlerde çalışmak için gelenlerin sayısı artıyordu. İşçilerin arasında yıllardır gündelik çalışanların yanında, amale dünyasına yabancı üniversite mezunu kişiler de vardı.

İşsiz sayısı artıyordu gün be gün…Herkes iş arıyordu, yediden yetmişe iş arıyordu.

Amale pazarı hiç böyle kalabalık olmamıştı, işsizlerin gidebileceği başka bir yeri de yoktu.

İşçi bulma kurumu ise tamamıyla bir yalandı. Adı, binası, çalışanları vardı ama iş dağıtacak adaleti yoktu.

Baran bu nedenle uzun süredir işsiz bir şekilde ortalıkta dolanıyor,hangi kapıyı çalsa, üzerine kapanıyordu.

Tek çare amale pazarıydı. Pazarda iş bulacak umuduyla sabah erkenden geliyor, bekliyor, bekliyor, iş bulamayınca Çınıraltının yolunu tutuyordu.

Amele Pazarı kalabalıklaşmış ama işçi bulmak için amale pazarına gelenlerin sayısı iyice azalmıştı. Artık işçiye ihtiyaçları olanlar, pazara gelmiyor, daha çok akraba ve dostları vasıtasıyla işçi buluyordu.

Amele pazarına gelen bir iki kaç kişi de ya yakınlarını, ya da pazarda organizeli olan bazı işçileri işe götürmek zorunda kalıyordu. Bu işçiler, gündelikçi arayanları görür görmez, öne fırlayarak çevrelerini sarıyor,adeta kapatıyor, başka işçileri görmesini engelliyorlardı.

İşi bağladıklarında ise kendi adamlarına işaret ederek, çar çabuk işçi arayan kişinin peşine takılıyorlar ya da arabasına atlıyorlardı.

Böylelikle geride Baran gibi kaderine razı kişiler kalıyordu.

Çınaraltı Çay Ocağı da aslında bir işçi pazarıydı. İşçi simsarları, ameleler, işçi arayanlar  hepsi buraya geliyor, bir yandan zaman öldürüyor, bir yandan da iş umuduyla bekliyorlardı.

Burada bekleyen, gündelik iş kovalayanların büyük çoğunluğunun düzenli bir işleri yoktu. Zamanlarını çay içerek, dama oynayarak ya da uyuklayarak geçiriyorlardı.

Çınaraltı Çay ocağı aslında küçücük bir dükkân,birkaç tabura, sürekli kaynayan bir semaver ve yıllardır çalışmayan bir duvar saati.

Bütün ayrıntı bundan oluşuyordu. Ne bir fotoğraf, ne bir tablo vardı boyası eskimiş duvarlarda.

Şaşılacak kadar sadeydi, bir ayet bile duvarda asılı değildi.

Yaz kış, müşteriler dükkân önünde, çınar ağacının gölgesinde oturuyor, içeriyle pek işleri olmuyordu.

Oturur, oturmaz çayları önlerine gelir; çay ocağı ikinci evleri gibiydi. Bazen çay içmek için değişik insanlar gelse de müşterilerinin çoğunluğu işsizlerden oluşuyordu.

Bu nedenle çayın veresiye verildiği tek yerdi. Bir bakkal gibi, çay borca yazılıyordu. İş bulunursa verilecek, bulunmazsa duvara yazılıp, başka bir baharda ödenecekti. Defter ödenmemiş çaylarla doluydu.

Çay ocağının hemen önünde bulunan çeşme ise buranın simgesi olmuştu. Her gelen oturmadan serin suyundan içer, yüzünü yıkayarak nefeslenirdi.

Bir su ki, dersin buz, içimi hoş, hazmı kolay bir kaynak suyu. Gün yirmi dört saat akan sudan, kentin birkaç yerinde daha var. Yıllar önce kentte olmayan şebeke suyuna alternatif içme suyu ihtiyacı için inşa edilmiş. Kenttin kuzeyinde bulunan dağlardan, Gırlevik adı verilen kaynak suyun uzantısı.

Baran da herkes gibi yaparak, önce buz gibi suyla yüzünü yıkadı ve kana kana içti. Biraz da boynuna dökerek, serinlemeye çalıştı. Kafasını suyun altına koymayı düşünse de, suyun serinliği düşünerek vazgeçti.

Yüzünü, boynunu birkaç kez daha suyla iyice yıkadı ve saçlarını ıslatarak, boş bir yere oturdu.

Çınar ağacının gölgesi hemen fark edildi, serin bir hava serinletti Baran’ı.

Daha nefeslenmeden çay önüne geldi,mis gibi kaçak çay,tavşan kanı derler çay tiryakileri.

O da itiraz etmedi, buranın kuralları gereği, önüne konulan çaya uzandı.

Tek lüksüydü çünkü.

Her gün belki on, belki on beş çay içerdi.

Çayını yudumlarken, Çınaraltına Sılêman adlı arkadaşı da geldi.

Baran’ın yanına oturuverdi.

Baran’ın moralsizliğini bilen Silêman sessizce konuşmaya başladı.

Mümkün oldukça çevrenin duymayacağı bir şekilde, biraz da yaklaşarak:

“Baran bir iş buldum. Bizi kurtaracak bir iş.”

Baran iş lafını duyunca gözlerini kocaman açarak: “Ne işi, nerede?”

Sılêman “Baran Kore’ye gideceğiz. Orada iş çokmuş. Bizim köylüler işçi götürüyor.”

 deyince Baran şaşkın bir şekilde

“Kore neresi?”diye sordu.

Sılêman “Uzak bir ülke, Çin gibi ama Çin değil. Bayağı zengin bir ülkeymiş. İş çokmuş…”

Baran duraksadı. Kore adını hiç duymamıştı, yabancı bir ülke ve uzak bir diyardı…

Düşüncelere daldı, ortamdan sıyrıldı, günlerdir yaşadığı işsizlik bütün hayatını alt üst etmişti. Yirmi altı yaşında, işsiz bir erkek olarak zor günler geçiriyordu.

Evlenme çağında olmasına rağmen, işsiz olduğu için kimsenin kapısına da gidemiyordu. Aile de yoksul olunca, hemen orada Kore fikrine sıcak bakmaya başladı.

“Sanırım Adıyaman’dan iyidir.” Cümlesi istem dışı ağzından döküldü. Arkadaşı  içindekileri okurcasına “Evet buradan kat be kat iyi. Bazı akrabalarım gitmiş. Oradalar, eve para da gönderiyorlar.” diyerek Baran’ı cesaretlendirdi.

Sonra çay içtiler konuşmadan, akşam olunca eve gitmek üzere dağıldılar…

Baran artık Adıyaman’da değildi. Bilmediği, tanımadığı hatta adını duymadığı Kore sokaklarında yürüyor; kısa minyon tipli Korelilerle selamlaşıyor, bazen de şakalaşıyordu…

Hatta kendisine bir iş bile bulmuştu…

Bu duygular içinde eve vardı.

Hiçbir şey konuşmadı. Annesinin sorularına, babasının hal hatır sormasına üstün körü cevaplar vererek, iç dünyasında yaşadı.

İşsizlik çekilir gibi değildi. Her eve geldiğinde biraz daha küçülüyor, eziliyor, bunalıyordu.

Bu nedenle zaman zaman geç saatlere kadar dışarıda turluyor, yorulunca eve dönüyordu.

O saatte herkes uyusa da annesi bekliyordu Baran’ı.Gece de olsa önüne bir sofra seriyor, oğlunun aç yatmasına gönlü razı olmuyordu.

Sofralarında bir iki dilim peynir, yoğurt ve belki domates,salatalık olurdu.

Salama, sucuğa, ete yabancıydılar…

O gün de öyle oldu.

Birazcık yoğurdu sulandırıp, içine pişmiş pırpırım koyan annesi sofrayı serdiğinde yanına soğan ve bir tabak da bulgur koydu…

Baran uzun süre sofraya baktı.

Oturmadan önce anne ve babasının  duyabileceği bir sesle

“Sanırım iş buldum. Biraz uzak ama olsun, gideceğim.”

Annesi sevincini belli edercesine “Gözün aydın, inşallah iyi olur. Kısmet oğlum”

Babası “Ne kadar uzakta, nerede?”

“Kore”

Babası: “Kore neresi, neredeymiş? Dedi.

“Kore diye bir ülke. Uzak ama çok iş varmış.Öyle deniliyor. Bir çok Pirinli Kore’ye gitmiş.Ben de gideceğim.”

Herkes sustu, ağır bir hava ortalığı kapladı.

Annesi sessizliği bozarak “Kısmet neyse o olur, oğlum”

Baran karanlıkta, gözleri tavana dikmiş saatlerce düşündü. Bir düşünce belirdi, biri yok oldu. Ard arda uçuşan düşünceler gece boyunca zihnini meşgul etti. Uyuyamadı, yorgun düştü, içi acıdı ve hüzünlendi.

Ama gitmekten başka da bir umut ışığı belirmedi içinde…

Gün doğduğunda, Baran çoktan Pirin yolundaydı. Güneş bir insan boyu yükselmiş, etrafta insanlar belirmişti. Uyuyanlar uyanmış, köylüler erkenden işlerine gitmek için sokaklarda telaşlı telaşlı koşturmaktaydı. Tarlaya giden kadınlı, erkekli, çocuklu gruplar uyku mahmurluğunda yürüyorlar. En çok da tütün reşberleri dışarıdaydı. Çünkü tütün işleri sabah erkenden serinlikte görülür, sıcak bastırınca bırakılırdı.

Baran Pirin Mağaraların bulunduğu alanda durakladı. Ne çok mağara var diye düşündü. Neydi burası, niye yapılmıştı diye kendi kendine sordu.

Bu mağaralar 10 bin yıllıktı. Yer altında, yer üstünde kayalara oyulan bir koca bir kent gibiydi.

Kayalara oyulmuş mağaraların içinde mezar odaları, oturma yerleri ve yollar çok eski çağların izlerini taşıyordu. Yıllarca toprak altında olan Pirin Mağaraları, Komagenne Krallığıın derin izlerini taşıyor.

Baran kendi çevresinde dönerek Pirin Mağaralarına ve Pirin Köyüne baktı, baktı…

Başı dönene kadar çevresinde döndü.

Bu kayaları nasıl oymuşlar, neyle oymuşlar diye düşündü.

Bir grup turist  ise mağaralarda dolanıyor, inceliyor, fotoğraf çekiyordu. Baran turistlere bakıp, durdu, bir süre izledi. Aralarında Koreli var mı diye düşündü. Ayırt edemedi ama çekik gözlüler göze çarpıyordu.

Çevrede tütün ekimi başlamış, tarlalar insanlarla dolmuştu. Burada yaşayanlar Pirin Mağaralarıyla değil, tütünle ilgileniyorlardı.

Ne tuhaf dedi kendi kendine . “Onlar çok uzaklardan burayı görmeye, ben ise çalışmaya gideceğim. Pirin ayaklarımın altında, ama bir defa olsun merak edip, buraya gelmedim.”

Arkadaşının evine doğru yürümeye başladı. Gün başlamış, yaşam büyük bir telaşla sürmeye odaklanmıştı.

Yolda bir iki köpek dişini göstererek havladı ama Baran’ın üzerine yürümedi.

Zaten çok geçmeden arkadaşı köşeden belirdi…

Baran rahatladı. Köpeklerin saldırma ihtimali de ortadan kalktı böylelikle.

Kuytu bir yere çekilmek üzere ara sokaklardan yürüdüler. Pirin Mağaralarına yakın gölge veren ağaçların altında, uzun süre konuştular ve köyden ayrılarak, şehirde birisiyle buluştular.

Karşılarında oturan kişi kendinden emin

“1000 dolar masrafı var. Bilet, yol masrafları, yeme içme size ait. Sizi havaalanından alacaklar. Yapmanız gereken turist gibi uçağa binip, Kore’de inmeniz. Her yönüyle turist gibi olmalısınız.Gümrük Kapısında sizi Pirin’li Abuzer karşılayacak…1000 dolar peşin. Bir aksilik çıkmaz ama oldu ya işler ters giderse, 500 dolarınızı iade edeceğim.Hepsi bu.”

“Peki iş, iş var mı?” dedi Baran.

“Evet, işi kafana takma, iş hazır, siz yeter ki turist gibi davranın”

Baran sevindi, içinde ki umut büyüdü ama anne,babasına nasıl anlatacaktı bunca parayı.

İçini derin bir sessizlik kapladı. Hüzünlendi, bir an umudunu kaybetti.

Bu kadar parayı nasıl bulacaktı?

Arkadaşından ayrıldığının bile farkında değildi.

Yürüdü, uzun bir süre sokaklardan yürüdü ve eve ulaştı.

Önce bir şey söylemedi.

Kafasından her şeyi yeniden tasarlayarak anlatmak, eksiksiz ifade etmek istiyordu.

Yemeğe oturduklarında Baran konuşmaya başladı.

“Bu gün bizi gönderecek kişiyle konuştum. 1000 dolar istiyor. Yol ve masraflar bize ait. Bunun da 1500 dolar tutacağını söylüyor. Yani bütün masraf 2500 dolar. 1000 doları peşin vereceğiz. Ben, Sılêman ve üç kişi daha var. Gitmekten başka bir yol kalmadı. Günlerdir iş arıyorum, çalmadığım kapı kalmadı. İnşaatlar da bile işçi ihtiyacı yok, olan da akrabasını çalıştırıyor. Burada durup, ne yapacağım? Siz söyleyin, ne yapacağım? Kore’de çalışanlar evlerine çok para gönderiyor.”

Annesi bir şey demedi, babası iç çekerek “Dediğin çok para. Bakalım nasıl bulacağız. Bir inek var içerde. Satsak bu parayı çıkarmaz. Gitmen için çok ama çok borçlanacağız.”

Derken aslında Baran’ın fikrini de benimsemişti. Çevreden gidenler hakkında konuşulanları duymuş, Kore fikrini benimsemişti. Tek mesele paraydı.

Baran sessizce beklemeye devam etti.

Babası

“Yarın ineği satalım. Sonra diğer para için bakarız.”

Herkes  sustu.

Baran sofraya baktı. Yemekleri inek sayesinde biraz olsun çeşitleniyordu. İneği de satarlarsa ne yiyip, içeceklerdi diye düşündü.

Sustu, kimse de bir şey söylemedi.

Yemek öylece kaldı. Uzunca bir süre  sofra yerde kaldı, sonra annesi kimsenin daha yemek yemeyeceğini düşünerek, sofrayı alelacele topladı.

Gece boyunca kimsenin uykusu gelmedi. Evin damında, gökyüzünün altında öylece kalakaldılar. Yatar gibi yaptılar, ama kimse uyumadı, daha doğrusu uyuyamadı.

Gün ışıdığında gözler şiş, moraller bozuktu…

Annesi babasına  “ineği satma, ineği satarsan ne yeriz, ev de bir şey mi var?” diyordu sessizce.

Baran duyuyor ama hiç ses çıkarmıyordu.

Babası da annesinin söylediklerini sanki hiç duymuyor, dalgın dalgın eşinin yüzüne bakıyordu.

Babası erkenden para bulmak için yollara düştü, akşama kadar da eve dönmedi.

Akşam geldiğinde terlemiş, yorulmuş, yorgun düşmüş bir halde paranın bir kısmını temin ettiğini söyledi ve yarın diğer kısmı temin ederim. Bakalım artık. Temin etmesek bile inek var dedi…

Baran yine sustu, içi acıdı ama bir şey söyleyemedi.

Bahçede ki ineğe baktı, aile bireylerine. Çaresizliğin girdabında gidip, geldi.Gece boyunca düşündü, düşündü, bir çıkar bulamadı. Ne olursa olsun, gitmeliydi.

Ertesi gün, babası paranın büyük kısmını akrabalarından borçlanarak buldu ve ineklerini satmaktan kurtardı.

Paranın bulunması Baran’da bir heyecan fırtınası yarattı. Şimdi her zamankinden daha fazla Kore’ye yakındı. Önünde hiçbir engel kalmamıştı diye düşünüyordu.

Parayı bulmuş, evraklarını hazırlamıştı.

On beş gün zor geçti Baran için. Artık çay ocağına gitmiyor, daha çok sokak aralarında, cadde üzerinde ki mağazalarda dolanıp, duruyordu.

Bir turist nasıl giyinir, ne yapar öğrenmeye çalışıyordu.

Tatil için uygun elbiseler aldı, ellerini her gün kremle besledi ve gidiş günü gelip çattı.

Otogara annesi, babası ve bütün kardeşleri yolcu lamaya geldiler. Araç hareket etmeden herkesle vedalaştı. Herkes sus pus olmuş, içlerinde ağlıyordu. Annesi dayanamadı, boşaltı göz yaşlarını, sonra kardeşleri göz yaşlarını tutamadılar.

Babası metanetle yolculadı oğlunu, hiç konuşmadı.

Baran herkesle tek tek vedalaştıktan sonra geriye bakmadan otobüse kendini attı ve hemen koltuğuna oturdu. Hiçbir şey görmüyor, içi daralıyordu.

Otobüs hareket ettiğinde, zor bela elini salladı.

Derin bir sessizliğe gömüldü, arkadaşlarıyla yan yana olmasa, hüngür hüngür ağlayacaktı.

Otobüs gece boyunca zaman zaman otogarlara girerek yolcular aldı, yolcular indirdi. Geceyi yararak yolu almaya devam etti.

Baran hiç inmedi, mola yerlerinde bile koltuğundan kalkmadı. Zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak için kısa süreliğine bir iki kez inmenin dışında inmedi.

Arkadaşlarının bütün uyarılarına rağmen, koltuğa yapışık bir şekilde İstanbul Esenler Otogarına vardı.

Otobüsten indiğinde ayakları kütük gibi olmuş, idrardan böbrekleri şişmişti.

Kendisini zor bela tuvalette attı.

Yüzünü yıkadı, aynada kendisine baktı.

Yüzü sapsarıydı, bilinmezliğe yolculuğun derin ifadesi alnında, göz bebeklerinde birikmişti.

Beş arkadaş sıkı bir pazarlıkla aynı taksiye binerek, havalanın yolunu tuttular. Yol boyunca şoförün sorduğu hiçbir soruya cevap vermediler.

Havaalanın giriş kapsına geldiklerinde hepsinin heyecandan dili tutulmuştu bile.

Sağa sola baktıktan sonra, dış seferler kapısından girdiler içeriye.

Uçuş zamanına bayağı vardı, işlemlerini bitirdikten sonra uçağı beklemeye başladılar.

Kalabalıktan, havaalanın hareketliliğinden başları döndü, midelerine kramplar girdi. Çok yabancıydılar bu hareketliliğe, bu dünyaya.

Kore uçağının kalkış için anonsları yapıldığında, herkesten önce giriş kapısına yöneldiler ve uçağa herkesten önce bindiler.

Hiç biri daha önce uçağa binmemişti. Bir sürü yanlış davranıştan sonra yerlerini bularak, oturdular koltuklarına.

Uçak havalandığında Baran nefesini tuttu ve koltuğa gömüldü.

Yolculuk bitene kadar pencereden gökyüzüne, gecenin karanlığına baktı. Hiç böyle bir duygu yaşamamıştı. Çevresinde bir sürü yabancı, arkadaşlarının dışında tanıdığı hiç kimse yoktu. Gülenler, konuşanlar, keyifle içeceklerini yudumlayanlar ona çok yabancı ve uzak geliyordu.

İşte o an, geri dönülmez bir yolda, bilinmezliğe uçtuğunun farkına vardı, nefesi daraldı. Göksünü havalandırmak için, gömleğinin düğmesini açtı.

Hala nefes almada zorluk çekiyordu.

İçinde ki hüzün, derin bir acıya döndüğünde yolculuk bitmişti.

Uçaktan indiğinde, hayatın şokunu yaşadı Baran.

 Her şey o kadar yabancıydı ki, ne yapacağını karar veremedi. Hangi yöne, hengi kapıya yöneleceğini bilemedi.

Arkadaşlarıyla kala kaldı orta yerde.

Ne yazıları okuyabiliyorlar, ne de yönleri çıkarabiliyorlardı. Beş yabancı olarak orta yerde kaldılar. Çevrelerine baktılar, herkesin gittiği koridora yürümeleri gerektiğini kandi aralarında kararlaştırdılar. Yanlış kapılara yöneldiklerinde ise görevliler kontrol noktasına gitmeleri gerektiğini el kol hareketleriyle anlattılar.

İtiraz etmediler, kalabalığın içinde, koridorda ilerlediler.

Gece ilerliyor, Baran ve arkadaşlarının tedirginlikleri de artıyordu.

Sıraya girdiler kontrol için. Hava alanı bayağı büyüktü ve bin bir çeşit insan vardı en çok da kısa boylu, çekik gözlü Uzakdoğulular…

Polis pasaportlarına bakınca Baran ve arkadaşlarını kontrol odasına aldı. Onların dışında birkaç yabancı daha vardı.

Önce Korece konuştular, anlamadıklarını görünce, İngilizce konuştular, İngilizce’de bilmediklerini göründe hepsini, daha gerilerde bulunan nezaret tarzında dizayn edilen bir odaya kapattılar.

Ne kadar zaman geçti bilmediler. Saatlerine el koymamışlardı ama kimsenin saate bakacak gücü kalmamıştı. Her biri ayrı bir yere çekildiler,uzun tahta ranzalara oturdular.

Temiz bir yerdi ama dışarıdan yalıtılmıştı. Penceresiz, havalandırma sistemi olan bir odaydı,içerisi iyi aydınlıktı, ışıklar da sürekli yanıyordu. Duvarlarda Korece ve İngilizce panolar, uyarı levhaları vardı.

Öyle beklediler, içlerinde ki korku büyümüştü.

Baran kalbinin hızlıca attığını, gögüs kafesini zorladığını hissediyordu. Korkunç bir susuzluk çekiyor, beklemenin ne zaman biteceğini düşünüyordu.

Kapı açıldı. Baran ve odada bulunan herkes irkildi. Önce Baran, sonra yol arkadaşlarını işaret ederek, dışarıya buyur ettiler.

Başka bir odaya, penceresi olan bir ofise aldılar.

Ellerine baktılar, uzun uzun. Çantalarına, özel eşyalarına tek tek baktılar. Cüzdanlarında ki para miktarına, kimliklerini incelediler.

Elbiselerini, üzerlerinde ki notları bile kontrol ettiler.

Baran’ın cüzdanından çıkan, Amerikan Bankalarına ait kredi kartını uzun uzun incelediler. Bir yana bırakarak, yeni gelenlere gösterdiler. Ceplerinde ki para miktarını kayıt altında aldılar.

En çok da kredi kartlarına bakıyorlardı. Gelmeden herkes bir kredi kartı temin etmişti. Kimsenin hesabında tek kuruş yoktu ama kredi kartları vardı. Baran’ın iki kredi kartı vardı üstelik. Görevliler en çok Baran’ın cüzdanından çıkan ABD menşeli kredi kartını inceliyorlardı.

Baran’ın da dikkati çekti bu özel ilgi. Bir arkadaşı vermişti yolculuğa çıkmadan. ABD’de okuyan ilkokul arkadaşı yaz tatilinde Baran’la karşılaşmış, sohbet etmişlerdi. Kore’ye gideceğini söyleyince, arkadaşının söylediklerini hatırladı…

 “ İşiniz çok zor. Söylendiği gibi değil, her yerde sıkıntılar var. Turist olarak sizi kabul etmeye bilirler. Sana bir kart vereceğim. İçinde para yok ama sena prestij kazandırır. Bu kartı cüzdanında bulundur, belki sana faydası olur.”

Polisin iki de bir kartta bakması Baran’ı hem tedirgin ediyor, hem de sevindiriyordu. Çünkü arkadaşı boşuna vermiş olamazdı…

Gelmeden birkaç gün önce ellerine krem sürmesi saçma gelmişti Baran’a ama polislerin sık sık avuçlarını içlerini kontrol etmesi, ellerini incelemesi,  kendilerini gönderen kişiyi haklı çıkarmıştı.

“Elleriniz turist eli olmalı, nasır filan olmamalı” dediğini hatırladı Baran.

Bayağı bir zaman sonra bir tercüman getirdiler.

Koreliler tercüman vasıtasıyla sordu, Baran ve arkadaşları cevapladı, ailenin geçim kaynakları, kardeş sayısı ve mülkiyetleri, cüzdanlarında ki kredi kartları, öğrenim durumu, neden geldiklerini  ve yaptıkları işleri sordular.

Baran ve arkadaşları önceden belirlenen cevapları söylediler. Hepsi çiftçiydi, hayvancılıkla uğraşıyorlardı, aile çiftlikleri vardı…

Sorgulama bittikten sonra Baran ve arkadaşlarını iki gruba ayırdılar.  Her iki gruba birer görevli vererek, zıt iki yöne yürümeleri istendi.

İçleri burkuldu. Bir grup geriye gönderilecekti demek, ama geriye dönecek olan kimdi bilmiyorlardı. Yürürken içlerinden birisi yüksek sesle: “ Baran ikiye ayrıldık, yönümüz nereye bilmiyorum ama içimizden birileri Kore’ye ayak basacak. Hasça kalın”

Hepsi yürüyordu görevliler eşliğinde ama gidecek yönleri farklıydı.

Baran ve bir arkadaşı birazdan çıkış kapısına vardıklarında anladılar ki diğer arkadaşları Kore’ye kabul edilmemişlerdi. Onlar geldikleri yöne gönderildiler.

Üzüntü, sevinç, tasa iç içe geçti o an. Şimdi her şey yolunda görünüyordu. Ne de olsa turist idiler. Önlerine çıkan görevliler Uzakdoğu geleneklerine uygun eğilerek selamlıyor, hoş geldiniz anlamında yol gösteriyorlar..

Kapıdan çıktıklarında artık Kore ayaklarının altındaydı.

Hayatları üç öğün ekmek…

Bir yeri tanımak için,güneş doğmadan sokaklarda olmalı insan. Otogarlar,tren istasyonları, ibadet merkezleri, köprü altları ve otobüs durakları gerçekliğin aynasıdır.

Hakikat bu saatlerde abartısız, yalın ve çıplaktır. Ne makyaj, ne de maske vardır insan yüzlerinde.

Her şey çıplak, çırıl çıplaktır. İnsan yüzleri uykunun derin izinde daha yalındır,yalansız ve sahicidir.

Evsizler parklarda bulabildikleri bankalarda, köprü altlarında ve sığınabildikleri yerlerde uyurken, sokak köpekleri hemen yanlarındadır. Oysa gündüz evsizler belirsizdir. Orda burada görünseler de kimse onların sokakta uyuduğunu bilmez, bilmek istemez.

Yaz kış, durum aynıdır aslında. Evsizler güneş doğduğunda uyanmak, varsa bir iki öteberisini uygun zulalarına yerleştirmek ve herkesten önce yaşama akmak zorundadır.

Herkesin olduğu saatlerde parkta, kaldırımda, bankta, köprü altlarında uyumak mümkün olmadığına göre, erkenden katılmak gerekiyor yalana, dolana.

Keza evsizlerin yoldaşları olan mülteciler de açık alanda, eski battaniyelere sarılarak uyurlar, çoluk, çocuk. Evsizlerin çocukları yoktur genelde ama mülteciler dizi dizi bebelerle yaşamak, geceyi sabahlamak zorundalar.

Yatakları beton, yastıkları kartondur. Yanlarında yarım kalmış bir karpuz, artık ekmek ve yeryüzünün laneti olan tanınmış gazlı meşrubat şişeleri…

Her şey bu kadar olağan hale gelmiş bir fotoğraf karesi gibi.

Yoksunların saati, bu saattir. Varlıklarının en çıplak göründüğü saattir.

Sonrası kocaman bir karmaşadır.

Erkenden uyanan işçiler, gündelikçiler ve memurlar bir karmaşanın aktörleri ve figüranlarıdır.

Yönetmenler uykuda, sırça köşklerde sevişmelerdedir.

Bu saatlerde ekmek yiyenler sokaktadır. Hayatları üç öğün ekmek olanlar sokaktadır.

Gözlerinde uyku, bedenlerinde yorgunluk, yüreklerinde umut, yanı başlarında ise kurumuş bir ekmek ve belki bir dilim karpuz…

KALDIRIMDAKİ KİTAPLAR

Feyzi Çelik yazdı.

Kağıt-karton toplayıcısı karton kutularla dolu çöp bidonuna hızla yaklaştı. Kutuları tek tek birbirinden ayırdı. Arabasına takılı çuvala bastı. Bazen ayaklarıyla üstüne çıkıp sıkıştırıyordu. Zevkle yapıyordu. Bazen eline ıslak, kötü çöpler de geliyordu. Ellerini ustaca çöpten çıkan peçetelerle kurutuyordu. O hep kağıt ve karton arardı. Plastikleri, camları, tenekeleri de bir kenara koyardı. Az sonra başka bir arkadaş gelip alacaktı. O arkadaşı da karton ve kağıda karışmazdı. Aralarında bir iş bölümü vardı sanki.

Bidonun diplerine kadar inmişti nerdeyse. Bir poşet gördü. Poşeti çıkardı. Bir poşet daha vardı onu da açtı. İçinde kitaplar vardı. Kitapları tek tek çıkardı. Kapağına baktı. Dini kitaplardı. Arapça, Türkçe kitaplar, Kur’an tefsirleri… O kitapları çuvalına koymadı. Çöp bidonunun yanındaki kaldırıma kitapları üst üste yığdı. Biri gelir alsın diye düşündü. Bir an önce gitmek istiyordu. Birileri onu orda görse kitapları almayabileceğini düşündü. Arabasını çekmeye başladı. Arkasına baka baka arabayı çekiyordu. Kimse yoktu ortalıkta. Biraz uzaklaştıktan sonra, kitapların yanına birinin geldiğini gördü. Gelen kişi kitapları eline aldı, tek tek baktı kitaplara. Hay Allah dedi. Bu kitaplar atılır mı? Diye içinden geçirdi. Acaba kim atmıştı bunları. Ama atılmıştı. Yapılacak bir şey yoktu. Dini kitaplar olduğunu gördü. Evinde bu kitaplardan hiç olmadığını düşündü. Yüreği kaldıramadı. Onları orada bırakmazdı. Çöp bidonunun yanında bir poşet buldu. Tek tek bakarak kitapları poşete doldurdu. Sonra evine doğru gitti. Sabah erken bir saatti. Evdekiler henüz uyanmamışlardı. Kitapları çıkardı. Masanın üstüne koydu. Şimdiye kadar hiçbir dini kitap okumamıştı. Merak etti. Okumaya başladı. Dalıp gitti. Peygamber, Melekler, İman, Kıyamet ne varsa okudu. Okudukça merakı arttı. Çocukluğu ve gençliği aklına geldi. Ölmüş babasını hatırladı. Ne kadar da istemişti dini kitaplar okumasını. Çok çaba harcamıştı ancak birini dahi okumamıştı. O an aklına geldi. Keşke babamı dinleyip o kitapları okusaydı da babası görseydi. Kitaplardan başını kaldırdı. Acıkmıştı. Mutfakta bir şeyler vardı. Kitaplara daldığı sırada oğlu ve karısının kahvaltı yaptığını görmemişti bile. Daha önce de böyle olmuştu. Ama şimdi çok farklıydı. Acele ile bitirdi kahvaltısını. Sonra yine kitapların yanına gitti…

Bir başlama hikayesi…

Çok vasat bir ilkokul hayatım oldu. 3. Sınıfa kadar Türkçe’yi çok az biliyordum. Ard arda değişen öğretmenlerimiz de işin tuzu biberi olunca, iyi bir eğitim aldığımı söyleyemem.

Bir çok şeyi üstün körü öğrendik. Ya biz işi sıkı tutmadık, ya da öğretmenlerimiz önemsemedi, eğitim sistemi ise bizi bir kobay gibi gördüğü için işlerin nasıl yürüdüğünü çok esas almıyor, kağıt üzerinde işleyen sistem yeterli görünüyordu. Okullar açıktı, öğrenciler sınıftaydı. Gerisi önemli görünmüyordu yani kimsenin umurunda bile değildik. Okulda görünmemiz yeterliydi.

Öğrencilik yıllarımızın çoğu törendi, anma ve alkıştı. Bazen de bizi iki gün yataklara düşüren aşı.

Neyse ki ilkokulu bitirdim, bir çok arkadaş gibi. Takılmadan, sınıf tekrarı yapmadan bitirdim. Karnem de iyiydi. Uslu ve efendi bir öğrenciydim.

Sessizdim, içe kapanık ve donuktum.

Ama içim bir başka akıyordu.

Ortaokul acılarla ve büyük ayrılıklarla başladı.

Bir alt üst oluşun yaşandığı Siverek 78- 79-80’lı yıllar. Herkesin korkunç yaralar aldığı,hem ben de, hem de toplumsal düzeyde çözülmenin, yıkılmanın ve kırılmaların yaşandığı yıllar…

Tarihin kara lekeleri, kavgalar, çatışmalar,acılar ve giderek karmaşıklaşan hayatlar silsilesinin kaba hesabının yapıldığı yıllar.

İkili, hatta üçlü iktidarın hayatımıza girdiği sisli yıllar.

Üç koca yıl. Korku, kaygı ve zap u rapt altında geçen zamanlar.

Eğitim ile ilgili zihnimde az iz kalan,daha çok çalkantı, çelişki ve  içe dönük kıvılcımlarının çakıldığı yıllar olarak zihnimde kalan dönemler.

Güzel insanlar, güzel arkadaşlıklar ve kesintiye uğrayan bir zaman dilimi.

Darbe, 12 Eylül, Kenan Evren ve Siverek.

Askerler, panzer ve paletli tanklar. Delucan, Kör Mızo, Şeytan Küçesi, Halk Sinemalı yıllar.

Öncesi yangın yeri, sonrası yangın yerinin düm düz ediliş yılları.

İşte o yıllarda kitapla, yazıyla, fotoğrafla tanıştım. Biraz özenti, biraz öğretmenlerimizin yöneltmesi beni kitapların dünyasına çekti.

Sanırım ilk kitap üzerinde derinlikli düşünmem ilkokul 5. Sınıfta oldu. Ortadoğu çöllerinde kervan yolculuğunu anlatan, adını hatırlayamadığım bir çocuk kitabıydı.

Beynimde şimşekler çakan, içimde ki gezi potansiyelini ortaya çıkaran bir kitaptı.

Hemen o gün karar vermedim yazmaya. Ama içimden gezi ile ilgili bazı parçalar harekete geçti sanırım. Sonra ki yıllar içinde aslında yaşadıklarımı kayda geçirsem iyi olur diye düşündüm. Zaman zaman günlükler filan yazdım. Karalamalar, şiir dizeleri ve beğenmeyip yırttığım saçmalıklar dönemi.

Ne çok kağıt karalıyordun o dönemde. Öylesine karalıyordum ki, bittiğinde okunacak durumda değildi artık. Kalan bir iki boş yer olsa imza mı atıyordum durmadan.

Neler mi yazıyordum?

Basit, kişisel ve özel.

Kendimce içimde ki hisleri döküyordum kağıda. Yazı bittiğinde onlarca karalama ve onlarca imza…

Yani okunacak bir tarafı kalmıyordu artık.

Gülünç ama böyle sürüyordu yazı maceram…

Anlaşılmaz, karışık ve melankolik.

Ama bir gün ortaokul 3.sınıfta, yaz tatilinde annemle birlikte gittiğimiz palî  yani mercimek, nohut, arpa, buğday hasadı ile ilgili yazdığım anı türündeki yazımın Türkçe Öğretmenimiz ( Ali Şahin) tarafından beğenilip, okul duvarına(pano) asılmasıyla içindeki fay hatları harekete geçti. İçimdeki kıvılcımlar ateş olup, bedenimde kora döndü.

Artık bütün hayallerim yazı yazan, çizen bir insan olmaya dairdi. Yazım duvar panosuna asılmış, bir de ilk kez bir fotoğraf makinem olmuştu.

Ne hayaller kuruyordum, sormayın…

En çok da gazeteci olmayı; gezip, röportajlar,gözlemler yazmayı hayal ediyordum.

O yıllarda Siverek yığınca sorunla boğuşuyordu. Ben de güya bu sorunları yazacak, fotoğraflayacak ve herkese duyuracaktım. Bütün umudum bu hayal çerçevesinde dönüyordu.

Bir gün iyi bir toplumcu gazeteci olacağımı düşünüp, duruyordum.

Hatta bu konuda o kadar ileri gidecektim ki,

sınıf arkadaşım, ünlü avukat ve aynı zamanda yazar olan Feyzi Çelik’e toplumsal davranacağıma dair verdiğim sözü yazılı hale getirip, bir yerlerde saklayacaktık. Ben sorunları yazacak, toplumun fotoğrafını çekecektim. Onun o yıllarda yazar olma hayali yoktu ama sanırım benden önce bu işi sevdi ve başarılı bir şekilde devam ediyor. Hem iyi bir avukat ve iyi bir kalem sahibi olarak sürdürüyor iddiasını.

Ben ise çalkantılar, çelişkiler içinde yazmaya, fotoğraf çekmeye devam ettim…

Süreç içinde sorunları anlatıp, fotoğraflarsam bana makinemi koyacak güzel bir çanta alacaktı. İmansız çanta mı hala almadı. Sanırım toplumsal hakikati tam olarak anlatamadığı düşünmüş olacak ki çanta alma meselesini unuttu ya da rafa kaldırdı.

Kendisi hatırlar mı bilmiyorum ama aramızda yazılı bir sözleşme yapmıştık. Sözleşmeyi imzaladıktan sonra evlerin giriş kapısının bulunduğu taş duvarda ki aralıklardan birine saklamıştı.

Bir gün sözümüzü unutursak, çıkartıp okuyalım diye taşların arasına sıkıştırmıştık. Halen orda duruyor mu bilmiyorum. Belki Feyzi bilir.

O yıllarda çok hayal kurduk Feyzi’yle.

Lisede de aynı sırayı paylaştık. Doğrusunu yazmak gerekirse, Feyzi çok çalışkan, ben ise eh ortalama bir öğrenciydim. Ben hayal kurardım, Feyzi ise ders çalışırdı.

Ama sanırım yazı konusunda iyiydim…Merakım  giderek artıyordu.

Lisede okul duvar gazetesi benim için erken üniversite oldu. Yiğit mi yiğit bir edebiyat hocamız vardı. Sağolsun, uzun ve sağlıklı yaşasın. Nedret Özbek. Şimdi ne yapıyor, nerede bilmiyorum. Uzun süre izini sürmeme rağmen haber alamadım. Bir ara İstanbul’da yaşadığını duydum ama haberleşecek bir kanal bulamadım.

Onun sayesinde hem Maksim Gorki, hem de Yaşar Kemal’ın bütün kitaplarını lisenin ilk yıllarında okudum. Fyodor Mihayloviç Dostoyevski , Lev Nikolayeviç Tolstoy ve başka yazarlarla tanıştım…

Öyle ki Yaşar Kemal’ın İnce Memed’i rüyalarıma girdi, geceler boyunca. Çukurova’yı hiç görmediğim halde, gidip gelen ırgattan dinlediklerimden öyküler çıkardım. Saydam Caddesini, Büyük Saati anlattım.

O yıllarda her hafta çarşamba günü son ders, sosyal etkinlikler vardı.Ben Edebiyat Kolunda sorumluluk alarak, okul duvar gazetesinin düzenli  bir şekilde düzenlenip, geliştirilmesinde aktif görevler aldım. Yazı artık benim için bir tutkuya, okumak bir önceliğe dönmüş,  merakım da iyice artmıştı.

Merakla birlikte, çelişkiler zihnimi kaplamış,  zaman zaman beni huzursuz etme derecesine gelmişti. Merakım artıkça, kafamdaki çelişkiler de büyümüştü sanırım.

Daha  ortada kendime ait bir yol filan yokken, ilk badire çıktı karşıma. O yıllarda, Siverek lisesi birinci sınıfta hayatı sorgulamanın bedeli olarak ilk kırmızı kartı yedim. Duvar gazetesine yapıştırdığımız merhum Çetin Altan’ın YÖK ile ilgili yazısında cuntaya eleştiri yapıldığı gerekçesiyle, Milli Güvenlik Dersine giren ve hatırlayabildiğim kadarıyla adı Arif Dolmuş olan Binbaşı, yazıları tek tel kırmızı kalemle yuvarlak içine alarak, hakkımızda soruşturma başlatmış,bir grup askeri de okula çağırarak, duvar gazetesinde bulunan yazı ve kupürlerin fotoğrafını çektirmiş,  sorumluluk alan ben ve birkaç arkadaşımızı adeta gözaltına aldırmıştı.

Bizi müdür odasının arka kısımlarında bulunan arşiv odasına kapatıp, sorguya almıştı.

Bunu duyan Nedret Hoca okul müdürün odasına gelerek, “Sorumlu benim, ne diye çocukları rahatsız ediyorsunuz.Edebiyat Kolu benim sorumluluğumda, duvar gazetesinin de sorumlusu benim.” diyerek, adeta meydan okumuş, bizim arşiv odasında ki sorgulamamıza son vererek, normal odaya alınmamızı sağlamıştı.

O olayda bayağı etkilenmiştim. Çok mu korkmuştum, bilmiyorum ama Nedret Hoca’nın duruşu hiç aklımdan çıkmadı. Saygınlığı, kişiliği bu davranışıyla ben de perçinlendi. Biz ifade vererek,sınıflarımıza döndük, Nedret Hoca ise daha uzun ifade verdi ve sanırım yaşanılanlar  nedeniyle  bir takım yaptırımlara maruz kaldı.

Duvar gazetemiz ise Nedret Hoca öncülüğünde düzeninden hiçbir şey kaybetmedi, o yıl on beş günde bir yeni yazılar ve gazete kupürleriyle öğrencilerin karşısına çıktık,değişik yazılar paylaştık. Benim için adeta bir staj görevi gördü. Duvar gazetesindeki yoğunluğum, ilçede yayın yapan tek yerel gazete olan İrfan Gazetesine yansıdı. Orada da zaman zaman yazdım…

Yıllar geçti böylelikle…

Yazko Edebiyat dergisi o yıllarda elime geçti. Düzenli takip ettiğim dergiler arasına girdi bir süre.

Bu gün halen öğretmenlik yapan sınıf arkadaşım Selhattin Aykar  o yıllarda, bu dergilerden birini bana hediye etmişti. Şiir,öykü ve düz yazılar yayınlayan derginin o günkü sayısı hala kitaplığımda duruyor.

 Çok şey yazdım, çizdim ve çoğunu kaybettim ama o dergi hala elimin altında…İlginç ama gerçek.

Yazı ve Yazko Edebiyat Dergisinin o sayısıı büyük bir inatla hayatımda varlığını sürdürüyor,sürdürmeye de devam edecek.